“O (Allah) ki; (her biri diğerinin üzerinde ve birbirine uyumlu) katmanlar hâlinde yedi gök yarattı. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk/tutarsızlık göremezsin. İşte (yarattıkları ortada) çevir gözünü, bir açık/gedik görebilecek misin? Sonra (kusur aramak için) iki defa daha göz at. Göz hiçbir şey elde edememiş ve yorulmuş olarak sana dönecektir.”    (67/Mülk 3-4)

Allah (cc), gökleri rahmet ve ihsanının eseri olarak; hepsinin üstünde, kendisinin birliğini, kudret ve izzetinin büyüklüğü ile merhametini tanıtmak üzere yaratmış ve o hikmetle onları tabaka tabaka, çeşitli boyut ve genişlikte halk etmekle beraber, hepsini hem birbirine uygun, hem de bize uygun bir nizam, bir görünüm ve değişmez bir uyum ve ahenk içinde yaratmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de yedi ayrı ayette, gökyüzünü Rabbimiz “yedi gök” olarak yarattığını bildirerek göklerin yaratılmasındaki niteliği açıklamaktadır.

Mülk Suresi 3. ayette ve Nûh Suresi 15. ayette kullanılmış olan “طِبَاقًا” kelimesi, “birbiri üzerine düzenli biçimde yerleştirilmiş, tabaka tabaka, uyumlu ve dengeli katmanlar” anlamına gelebileceği gibi “mutabık” anlamında da olabilir. Yani birbiriyle uyumlu, birbirinin düzenini ve dengesini bozmayan yedi gök olabilir. Buradaki “طِبَاقًا” ifadesi hem düzen hem de tam uyum anlamını taşır. Bu kullanım, mükemmel uyumu; hiçbir çakışma ve çelişkinin bulunmadığını ifade eder. Kozmik denge, düzen ve mimarî harika bir şekilde dile getirilmiştir.

Yedi gök, sadece üst üste konmuş rastgele tabakalardan ibaret değildir. Birbiriyle tam uyumlu katmanlar, ilahî bir mühendislik harikasıdır. Düşünün! Dünya’nın atmosferi yedi katmandan oluşur. Her biri farklı işlevde ama birbiriyle tam bir ahenk içindedir. Gökyüzünün bu katmanları, gece-gündüz döngüsünü, hava hareketlerini, yaşamı mümkün kılan dengeleri sağlar.

Yedi katman, sadece bizim gözle gördüğümüz değil; evrenin katmanları, galaksiler, atomlar... Hepsi birbiriyle örtüşür, birbirini tamamlar. İşte Allah’ın yarattığı bu tabakalar tıbâk halindedir; yani biri diğerine tam olarak uyar, biri olmadan diğeri eksik kalır.

Her katman farklı bir görevi üstlenir. Birinde yaşamı destekleyen oksijen bulunur, diğerinde zararlı ışınlar süzülür, başka birinde manyetik alan dünyayı korur. Bunlar bir araya geldiğinde hayatın devamını sağlar. Katmanların her biri, diğeriyle tam bir tıbâk ilişkisi içindedir. Bir başka sûrede de bu konu şöyle anlatılır:

Sonra o semaya yönelerek gökleri de yedi kat halinde nizama koydu. (2/Bakara 29)

Ayetlerde geçen semâ (السَّمَاءُ) kelimesi, Arapça’da esas itibariyle (sumuv) kökünden türemiştir. Bu kök; yükselmek, yücelmek, üstün olmak, yukarı çıkmak manalarına gelir. İbn Manzur’un Lisanü’l-Arab adlı eserinde “semâ” lafzını şöyle açıklamıştır ve demiştir ki: “Senin üstünde olan her şey semâdır.”

Yani “semâ” sadece modern anlamda astronomik gökyüzünü değil, mutlak anlamda yukarıda ve yüksek olan her şeyi ifade eder. Ancak semâ lafzı gökyüzü için kullanıldığında, gökyüzünün bütün katmanlarını içine alan ve yukarıda olan gökyüzü anlamında kullanılır.

Kur’ân-ı Kerîm’de “semâ” lafzı yaklaşık 120’den fazla yerde geçer ve çok katmanlı anlamlara işaret eder. İbn Abbas, Taberî ve Râzî gibi müfessirler, semânın tek boyutlu olmadığını, katmanlı bir sistem olduğunu belirtmişlerdir. Modern astronomide ise evren, milyarlarca galaksi ve galaksi kümelerinden oluşur. Bu bakımdan “semâ”, evrenin tümünü kuşatan bir kavram olarak değerlendirilebilir.

Şu Hâlde Bakıp İbret Alabiliyor muyuz?

Kardeşim! Bizlerin, Rabbimizin “bak ve ibret al”, “Rabbinin gücünü tanı ve O’nu yücelt” dediği yerlerde, O’nu tanıyıp yüceltmek için bakmamız O’na itaat ve ibadettir. Rabbimiz, Kur’ân’da da sık sık kevnî âyetlerine bakmamızı istiyor. Yarattıklarına ibret nazarıyla bakmayan kullarını ise Rabbimiz kınamaktadır.

Göklerde ve yerde (Allah’ın birliğine ve şanının yüceliğine delâlet eden) nice âyet vardır. O âyetlerin yanından ilgisizce/sırt dönerek geçip giderler.” (12/Yûsuf 105)

İşte bu âyette de belirtildiği gibi kişi, Rabbinin yarattıklarına bakarken O’nun yüceliğini anlamaya çalışmaz, bu bakışıyla O’nu aklında ve kalbinde en yüce konuma koymazsa yani yaratılmışları seyrederken Allah’ı hatırlamaz, O yokmuş gibi davranarak gaflet içinde olursa, zamanla gözünde Rabbini değil başkalarını yüceltmeye başlar. Artık yücelttiği bu şeyleri hayatında önceliklendirmeye başlar ve onları Rabbine ortak koşar. Böylece müşrik olur. Çünkü göklerde ve yerdeki kevnî âyetlere Allah’ı yücelterek bakmayan, O’nu hatırlamayan gafillerden bahsedilen bu âyetin devamında, insanların çoğunun bu şekilde davranarak şirk koştukları haber verilir.

Onların birçoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.” (12/Yûsuf 106)

Bunun için biz, Kur’an’a Allah’ın (cc) istediği gibi iman etmek istiyorsak Allah’ın indirdiği ile Allah’ın yarattıkları arasında bir bütünlük kurmamız gerekir.

İnsanoğlu, Allah’ın kudret ve yüceliğini idrak etmek ve O’nu yüceltmek istiyorsa zaman zaman başını kaldırarak gökyüzüne bakmalıdır. Rabbimiz, Kur’ân’da insanın başını kaldırıp semâya bakmasını ve bu bakışla O’nun ne kadar yüce olduğunu anlamasını ister. Rabbimiz, indirdiği vahiy olan Kur’an’ın âyetleriyle bize kendisini tanıttıktan ve kalbimize imanın temellerini attıktan sonra, bu imanı kevnî âyetleri tefekkürle beslememizi ve derinleştirmemizi tavsiye eder. Bu sebeple Kur’ân’da sıkça kâinata, göklere, yerlere ve bunların içinde yaratılmış nice varlıklara bakmamız emredilir.

Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda, içinde yaşadığımız dünyadan kat kat büyük olan yıldızlar, bizim küçücük göz bebeğimize sığacak şekilde ve hepsini aynı anda görebileceğimiz bir manzara hâline getirilerek bize sunulmuştur. Allah, küçük bir gözle koskoca gökyüzünü temaşa edebileceğimiz bir yetenek vermiştir. Böylece biz, büyük bir kevnî âyete şahitlik etmiş oluruz.

Maalesef, Allah’ın âyetlerinde bahsettiği “yedi gök” ifadeleri hakkında spekülasyon yapanlar vardır. Bazı müfessirler ve araştırmacı geçinen kimseler, İslâm hakkında şüphe oluşturabilmek için bu tür âyetleri dillerine dolayarak şöyle derler: “Biz araştırdık, yedi tane gök falan yoktur; tek bir gökyüzü vardır, onun da bazı tabakaları bulunur.” Sonra da kimine göre beş, kimine göre on bir, kimine göre on beş tabaka diyerek gökyüzünün Allah’ın bildirdiği gibi yedi kat olmadığını iddia etmeye çalışırlar.

Biz ise, bu kişilerin hem kendi acizlikleri hem de Allah’ın kendilerine bahşettiği imkânlarla, Allah’ın “yedi gök” sözüne aykırı keşifler yapmalarını hiçbir şekilde esas almıyor, onlara “haddinizi bilin!” diyerek şöyle sesleniyoruz: Sonradan gelen ve keşfeden, önceden var olanı ve Yaratan’ı asla sorgulayamaz. Bizler, her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi olan Allah’ın verdiği gözle, akılla, duyu ve düşünceyle; O’nun yarattığı şeyleri anlamaya çalışmakla yükümlüyüz. Eğer O’nun yarattıkları hakkında kusur aramaya, eleştirmeye kalkarsak bu Rabbimize karşı haddimizi aşmak olur ki, kulun Rabbine karşı haddini aşması, hem dünyada hem de âhirette hüsranla sonuçlanır.

Şunu unutmayalım: Bir şey hakkında asıl olan, Yaratan’ın söylediğidir. Sonradan yaratılmış olanlar, yani biz insanlar, Yaratan’ın sözünde şüphe oluşturamayız. Bizim görevimiz; Allah’ın yaratmış olduklarına bakarak, O’nun sanatını ve kudretini kavramaya çalışmaktır. Ancak bu kadarını konuşabiliriz. Haddimizi aşmadan –belki tam olarak anlayamıyor ve kavrayamıyor olsak da– yakînen inanıyoruz ki Allah, birbiriyle uyumlu ve tabakalar hâlinde yedi ayrı gök katmanı yaratmıştır.

Seyyid Kutub, Mülk Suresi’nin 3 ve 4. âyetlerini tefsir ederken şöyle açıklamıştır: “Âyet-i kerîmenin işaret ettiği yedi kat göklerin anlamını, astronomiyle ilgili teorilere dayanarak kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Çünkü bu teoriler, gözlem ve keşif araçları geliştikçe her zaman üzerinde değişiklik yapılmaya veya düzeltmeye açık teorilerdir. Bu yüzden âyetin anlamını, her zaman değişikliğe ve düzeltmeye açık bu tür keşiflerle yorumlamaya kalkışmak doğru değildir. Şu hâlde yedi tane gök olduğunu ve bunların farklı boyutlara sahip tabakalardan meydana geldiğini bilmemiz yeterlidir.

Kur’ân-ı Kerîm, dikkatleri özelde göklere, genelde de evrenin her alanına çekerek Yüce Allah’ın yaratmasını insanlara göstermeyi amaçlamaktadır. Allah, yaratılışın kusursuz olduğunu vurgulayarak âdeta meydan okumaktadır. Gözler bu kusursuz yaratılışa çaresiz, yorgun, şaşkın ve dehşete kapılmış şekilde bakakalır: ‘Rahmân’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın.’ Çünkü bu yaratmada bir boşluk, bir eksiklik, bir karışıklık yoktur. ‘Gözünü bir çevir bak.’ Bir kere daha bak, iyice araştırmak, kesin bir sonuç elde etmek için. ‘Bir çatlak görebilir misin?’ Gözün bir çatlağa, ya da bir yarığa veya bir bozukluğa ilişebilir mi? ‘Sonra gözünü iki kez daha döndür bak.’ Belki de birinci bakışta gözünden kaçan bir şey olur da bu sefer ortaya çıkarmış olursun. Bir daha bak, bir daha bak... ‘Göz aradığı kusuru bulmaktan umudu keserek yorgun ve bitkin bir hâlde sana döner.’

Bu meydan okuyucu üslup, hiç kuşkusuz göklere ve Allah’ın yarattığı tüm varlıklara bakışa bir ciddiyet ve önem kazandırmaktadır. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in harekete geçirmek, canlandırmak istediği; bu keskin, araştırıcı, düşündürücü ve irdeleyici bakıştır. Çünkü alışkanlığın neden olduğu uyuşukluk, bu ürpertici, hayret verici, güzel ve ince evrene yönelik bakışın dikkatini dağıtabilir. Oysa göz, bu evrenin güzelliğini ve görkemini seyretmeye doymaz. Kalp, bu evrenden gelen dolaysız mesajları ve işaretleri algılamaktan bıkmaz. Akıl, evrenin düzenini ve ince sistemini düşünmekten yorulmaz.

İşte evreni böylesine düşündürücü bir gözle seyredenler, göz alıcı, görkemli ilahî bir panayırda yaşarlar. Bu panayırın olağanüstülüğü yıpranmaz; çünkü sürekli gözün, aklın ve kalbin önünde yenilenip durur.

Çağdaş bilimin bazı yönlerini ortaya çıkardığı şekliyle bu evrenin özüne ve kusursuz nizamına dair bazı şeyler öğrenenler dehşete kapılmakta, kendilerinden geçmektedir. Fakat aslında bu evrenin görkemini ve göz alıcılığını algılamak için böyle bir bilgiye de gerek yoktur. Çünkü sadece çıplak bir bakış ve yalın bir düşünmeyle evrenle iletişim kurabilme yeteneğine sahip olmak, Yüce Allah’ın insana yönelik büyük nimetlerinden biridir. Kalp açık olup gelen sinyalleri karşılamaya hazır olduğunda, bu dehşet verici ve göz alıcı güzelliğe sahip olan evrenden gelen mesajlar doğrudan algılanır. Bu, dehşet verici ve şaşırtıcı evrenle ilgili düşünce ve gözlemle bir şeyler bilmeden önce, bir canlının bir başka canlıyla kurduğu iletişim gibi bir bağ kurar.

Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm, insanları yalnızca bu evrene bakmaya, evrensel sahneleri ve olağanüstülükleri düşünmeye çağırmakla yetinir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm her çağdaki tüm insanlara hitap eder. Hem ormanda yaşayanlara, hem çölde yaşayanlara, hem şehirlilere, hem de denizlerin üzerinde dolaşanlara... Okuma yazma bilmeyen halk kitlelerine hitap ettiği gibi astronomi bilginlerine, tabiat âlimlerine ve teorisyenlere de hitap eder. Bunların her biri, kendisi ile evren arasında bir iletişim kuracak, kalbinde evreni düşünme, algılama ve algıladıklarından haz alma duygularını harekete geçirecek mesajlar bulur Kur’ân’da.[1]

Andolsun, biz dünyaya en yakın göğü kandillerle donattık.” (67/Mülk 5)

Dünya göğü ile acaba ne kastediliyor? Belki de bununla, bu Kur’ân’a muhatap olan insanların yaşadığı yeryüzüne en yakın gök kastediliyor olabilir. Belki de burada işaret edilen kandiller, gözle görülen yıldızlar ve gezegenlerdir. Göğe baktığımızda bunları görebiliriz. Bu da, muhatapların göklere bakmalarına ilişkin az önceki direktifle örtüşmektedir. Zira o dönemde Kur’ân’a muhatap olanlar, göğü süsleyen parlak cisimleri ancak gözleriyle görebiliyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de Nuh Peygamber (as) de kavmini göklere bakmaya davet ederken, onların yalın gözlerle üzerlerindeki güneş, ay ve yıldızlarla süslenmiş olan dünya semasına bakmalarını kast etmişti.

Nûh Suresi’nde belirtildiği üzere Nûh (as), kavminin Allah’a imanı ısrarla reddetmeleri üzerine şöyle seslenmişti: “Size ne oluyor da Allah’a gerektiği şekilde saygı göstermiyorsunuz? Oysa O, sizi merhale merhale yaratmıştır...” (71/Nûh 13-14)

Bunun ardından Allah’ın mutlak kudretini anlamaları için onları açık, gözlemlenebilen evren kitabına yöneltmiştir: “Görmediniz mi? Allah yedi göğü nasıl da katman katman (birbirine uyumlu) yaratmıştır. Ay’ı bir nur, Güneş’i de aydınlatan bir kandil kılmıştır.” (71/Nûh 15-16)

Nûh (as),  kavmini göğe bakmaya yönlendirmiş ve Allah’ın kendisine öğrettiği şekliyle göğün yedi kat olduğunu bildirmiştir. Bu yedi kat gök içerisinde Ay aydınlatılmış, Güneş ise ışık kaynağı hâline getirilmiştir. Onlar Ay’ı ve Güneş’i görüyorlardı. Semâ, yani gök denilen bu masmavi örtüyü de görüyorlardı.

Göğün mahiyeti, insanların kavrayışının ötesindedir. Ondan bu bilgiyi bilmeleri istenmemiştir. Zaten bu konuda şimdiye kadar hiç kimse kesin bir şey söyleyebilmiş değildir. Bu işaretler, bu dehşet verici yaratılışların ve olağanüstü kudretin arka planını düşünmek ve o sonsuz güce yönelmek için yeterlidir. Bu davetin amacı da zaten budur.

Nûh (as),  burada kavmini Allah’ın kudretini düşünmeye, gökyüzüne ve yaratılışa bakarak tefekkür etmeye çağırmıştır. Onların inkâr ve inatlarını kırmak için Allah’ın kevnî ayetlerinden olan göklere yöneltmiştir.

Yine Muhammed (sav)’e Mekkeli müşrikler iman etmeyince Rabbimiz şöyle buyurur: “Üzerlerindeki gökyüzüne bakmadılar mı hiç? Onu nasıl bina edip süsledik! Onun hiçbir açığı da yoktur.” (50/Kâf 6)

Peygamberler, kavimlerinin doğal merakını ve hayranlığını kullanarak onları Allah’ın kevnî âyetlerine yöneltiyorlardı. Çünkü gökyüzü her zaman insanların dikkatini çekmiştir. Yıldızların ışıltısı, ayın parlaklığı, güneşin doğuşu ve batışı... Peygamberler bu doğal ilgiyi kullanıyor ve şöyle diyorlardı: “Bakın ve düşünün.” Zira insan, merak ettiği şey üzerinde daha derin düşünür.

Allah, gökyüzünü sadece başımızın üzerinde yükselen bir örtü olarak değil; bakıp düşüneceğimiz, kudretini ve birliğini hatırlayacağımız bir delil olarak yaratmıştır. Gözümüzle gördüğümüz her düzen, her denge ve her ahenk, O’nun varlığını ve büyüklüğünü açıkça gösterir.

Bizlere düşen ise, bu delilleri görmezden gelmeden; onları anlamaya çalışmak, kalbimizi ve aklımızı bu hakikate açmaktır. Gökyüzüne bakarken yalnızca mavi bir boşluğu değil, Allah’ın sonsuz kudretini fark edebilmeyi nasip etsin Rabbimiz.

   



[1] Seyyid Kutub, Fîzılâl-il Kur’an, c.15 s.91-93 (İstanbul, Beyan Yayıncılık)