İnsanoğlunun her gün farkına varmadan şahit olduğu en büyük mucizelerden biri, gecenin ardından gündüzün, gündüzün ardından da gecenin gelmesidir. Çoğu zaman insan için sıradan bir olay gibi algılanan bu döngü, aslında Kur’an-ı Kerim’in sıkça hatırlattığı, Allah’ın kudretini ve azametini gözler önüne seren kevnî ayetlerden biridir.

Ne var ki bugün insanlar, Allah’ın (cc) hem vahyî ayetlerini (Kur’an hükümlerini) hem de kevnî ayetlerini (gökyüzü, yeryüzü, gece, gündüz, güneş, ay gibi) görmezden gelmektedir. Teknolojik buluşlar, elektrik veya ampul gibi icatlar gündeme getirilip takdir edilirken, kâinatı yoktan var eden ve tüm yeryüzünü güneşle aydınlatan Allah’tan söz edilmez. Bir geminin deniz üzerinde yüzmesindeki harikuladeliğe hayran kalınır; ancak o gemiyi suyun üzerinde tutan Rab hatırlanmaz. İnsan, icatlarla birbirini över ve yüceltirken; kevnî ayetleri, yani kâinatın eşsiz yaratılışını tefekkür etmez. Böylece kevnî ayetler gündeme taşınmaz, üzeri örtülür ve insanı Allah’a yakınlaştıracak hakikatler unutulur.

Rabbimiz, gece ve gündüzün kevnî ayetlerden olduğunu şöyle haber vermektedir:

Geceyi ve gündüzü (Allah’ın kudret ve azametine delalet eden) iki ayet kıldık. Gece ayetini silip gündüz ayetini aydınlık kıldık ki Rabbinizin ihsan ve lütfunu arayasınız; yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi böyle ayrıntılı şekilde açıkladık.[1]

Bu ayet, gece ve gündüzün yalnızca birer zaman dilimi olmadığını; insanın ibretle bakması gereken kevnî ayetlerden olduğunu göstermektedir.

Rabbimiz, gece ve gündüzü tıpkı gökyüzü, yeryüzü, güneşin doğup batışı ve yıldızlar gibi birer ayet olarak tanıtmıştır. “Ayet” kelimesi burada Allah’ın varlığını ve kudretini hatırlatan işaret anlamındadır. İnsan, gece ve gündüzü tefekkür ederek Allah’a yaklaşmalıdır; aksi hâlde bu işaretlerden fayda görmez. Nitekim Kur’an ayetleri okunup yaşanmadığında kişiyi Allah’a yaklaştırmadığı gibi kevnî ayetler de tefekkür edilmedikçe kişiyi Rabbine ulaştıran vesileler olamaz.

Gece ve gündüzün Allah’ın ayetlerinden olduğunu bilmek, insana hem varoluşunu hem de Rabbine karşı sorumluluklarını hatırlatır. Çünkü bu iki zaman dilimi bir yandan Allah’ın mutlak kudretini ilan ederken, diğer yandan insana hayatın dengesini, vakitlerin kıymetini ve şükrün gerekliliğini öğretir. Gecenin huzur veren sükûneti, gündüzün canlılık ve bereketi, kulun hem ruhunu hem bedenini terbiye eden iki büyük nimettir. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, her gün doğumu ve her gece çöküşü onun için sıradanlıktan çıkar; bir iman tazelemesi ve derin tefekkür vesilesi olur.

Bu gerçeği kavrayan kimse, gafletten uyanır ve hayatına derinlik katar. Çünkü gece ve gündüzün ilahî bir ayet olduğunu anlayan kişi, onların sadece zaman akışı olmadığını; Allah’ın kudretini, rahmetini ve yaratışındaki hikmetleri ilan ettiğini fark eder. Böylece gündüzü sadece çalışma, geceyi yalnızca uyku vakti olarak değil; her ikisini de Allah’a yaklaşmaya vesile kılacak fırsatlar olarak görür. İşte bu bakış açısı, insanı sıradanlığın dar çemberinden çıkarıp kulluğun hakikatine ulaştırır.

Allah (cc) bu âlemde her şeyi öyle düzenli, tertipli ve yerli yerinde yaratmıştır ki, O’nun yaratışındaki mükemmellik aklı olan herkesin kabul edeceği bir hakikattir. Yerin, göklerin, gecenin, gündüzün, mevsimlerin yaratılışı hep bu mükemmelliğin delilidir. Gece ile gündüzün ardı ardına gelmesi de Allah’ın varlığının ve kudretinin apaçık belgelerindendir. Bu hakikat Kur’an’da birçok kez vurgulanmış, üzerinde ibretle düşünülmesi istenmiştir. Nitekim Bakara Sûresi’nde şöyle buyrulur: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde... düşünen kimseler için ibretler vardır.[2]

Bir insan, aklını kullanıp gece ve gündüz üzerinde biraz tefekkür etse, hemen Allah Teâlâ’nın varlık ve birliğini idrak eder. Çünkü onları aralıksız ve aksatmadan peş peşe getiren, bu düzeni devam ettiren Allah’tan başka hiçbir güç yoktur.

Gece ve gündüzün oluşu, dünyanın kendi etrafında dönmesine bağlıdır. Mevsimlerin meydana gelişi ise dünyanın güneş etrafındaki dönüşüyle gerçekleşir. Geceler uyku ve dinlenme içindir; kış mevsiminde buna daha çok ihtiyaç duyulduğundan geceler uzun, gündüzler kısadır. Yaz aylarında ise çalışmaya daha fazla ihtiyaç duyulduğundan geceler kısa, gündüzler uzundur.

Gündüzün Geceye, Gecenin Gündüze Karışması

Birçok ayette, gece ve gündüzün Allah tarafından nasıl birbirine katıldığı ve insan ömrünün bu iki zaman diliminde nasıl şekillendiği haber verilmektedir. İnsanın ömrünün yarısı gecede, yarısı da gündüzde geçer.

Görmedin mi? Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye doğru akıp gitmektedir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.[3]

Işık kirliliğinin olmadığı veya çok az olduğu, dağların ufku kapatmadığı bir ortamda gökyüzünü seyredenler görürler ki; ortalık tamamen karanlıkken önce fecr-i kâzip (yalancı fecir, birinci fecir) denilen bir fenomen belirir. Bu, karanlığı adeta dikey olarak yaran bir ışık gibidir. Ancak kısa süreli bu aydınlanmadan sonra yeniden karanlık hâkim olur. Ardından ufukta yatay şekilde yayılan, giderek genişleyen fecr-i sâdık (doğru fecir, gerçek fecir, ikinci fecir) başlar. İkinci fecir aynı zamanda imsak vaktidir. Bu vakitle güneşin doğuşu arasında ortalama bir saatlik süre vardır. İşte bu süreçte gündüz, gecenin içine adeta yavaş yavaş dâhil edilir. Başka bir ifadeyle gündüz, geceye enjekte edilmektedir. Sonuç olarak “sabah” adını verdiğimiz zaman dilimi bir anda değil, adım adım gerçekleşen bir hadisedir.

Akşam da benzer şekilde oluşur. Güneş birden batmaz, karanlık bir anda çökmez. Gün batımının çıplak gözle rahatça izlenebildiği, ışık kirliliğinin az olduğu bir yerde gözlemlendiğinde, havanın renginin ve canlılığının yavaş yavaş kaybolduğu görülür. Böylece aydınlık aşama aşama azalırken, karanlık adım adım artar. Güneşin batışına 45 dakika kala hâlâ açık havada kitap okunabilirken, batışa 10 dakika kala bu mümkün olmayabilir. Bu süreç boyunca gece, gündüzün içine sokulmakta gibidir. Nihayet güneş tamamen kaybolunca karanlık hâkim olur; yatsı vaktinden sonra ise her yer bütünüyle geceye bürünür.

Gecenin siyah perdesi yeryüzünü kapladığında insanın gözleri etrafını seçemez olur, sessizlik çöker, her şey istirahate çekilir. Fakat Rabbimizin kudretiyle ufuklardan yavaş yavaş sökülüp gelen aydınlık, karanlığın bağrını yarar; siyahın yerini beyaz alır, gölgeler dağılır. Güneşin doğuşuyla birlikte kâinat yeniden dirilir, âdeta ölü toprağını üzerinden atar. İşte bu, her gün tekrar eden fakat her defasında yeniden yaratılan, insanın gözleri önünde cereyan eden en büyük mucizelerden biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

Allah geceyle gündüzü çevirip durmaktadır. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için ibretler vardır.” (Nûr, 24/44)

Ne müthiş bir tasvir! Gece ve gündüz bir çark gibi döndürülmekte, insanın gözleri önünde ibret levhaları sergilenmektedir.

Bir tarafta gündüz, bir tarafta gece. İkisinin arasında ise aydınlık ile karanlığın birbirine karıştığı alacakaranlık bölge vardır. Dünyayı ince bir kabuk gibi saran atmosfer, güneş ışığını aldığı yerde parlak görünür; geceye doğru ise giderek silikleşir. Alacakaranlık hattında güneş ışınları bulutlara kızıl yansımalar verir ve bu durum her akşam seyrine doyulmaz gurup manzaralarını ortaya çıkarır. Dünyanın dönüşüyle bu hat sürekli değişir ve Kur’ân’ın tasvirleri apaçık ortaya çıkar:

O, gecenin örtüsünü, peşi sıra kovalamakta olan gündüzün üzerine atar.[4]

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüze, gündüzü de geceye sarıp dolar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kıldı. Hepsi belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat edin, O, üstün kudret sahibi, her şeye galip olan El-Azîz’dir; günahları bağışlayan, kullarını koruyan El-Ğaffâr’dır.[5]

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, hiçbir gece gündüzün önüne geçmez. Her gök cisminin tâbi olduğu bir hareket, yani yaratılış yasası vardır. Hepsi bu kanunlar çerçevesinde düzenli şekilde varlıklarını sürdürürler. Gece sürekli gündüzü kovalar; demek ki arada gündüz olmadan iki gece gelmez, aynı şekilde arada gece olmadan iki gündüz de olmaz. Bu hakikat, birçok ayette gece ile gündüzün birbirini izlemesinin Allah’ın varlığının delillerinden biri olarak zikredildiğini gösterir.

Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.[6]

Ayın Işığının Silinmesi

 “Gece âyetini silip gündüz âyetini görünür kıldık...” ifadesi farklı şekillerde açıklanmıştır.

Bir yoruma göre; gecenin delili karanlık, gündüzün delili ise aydınlıktır. Buna göre kastedilen, sabaha doğru gecenin karanlığının yavaş yavaş silinmesi, yani dünyanın aydınlanmasıdır.

Başka bir yoruma göre; gecenin delili ay ışığıdır. Ayın ışığının hilâlden başlayıp dolunaya ulaşması, ardından gün geçtikçe azalması ve nihayet gökyüzünün karanlığa gömülmesi “gecenin âyetinin silinmesi”dir.

Bir diğer yoruma göre ise “Gecenin âyetini sileriz” ifadesinden, ayın ışığını güneşten aldığı veya ayın bir zamanlar ışıklı bir yıldız iken daha sonra ışığının sönüp karardığı anlaşılır. Çünkü âyette ayın ışığının söndürülmesinden, buna karşılık güneşin ışık verici kılınmasından bahsedilmektedir. Bu da ayın başlangıçta bir ateş kütlesi olduğunu, sonradan sönerek bugünkü hâlini aldığını göstermektedir.

Allah’ın ayı sildiğini bildirmesi üzerine müfessirler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Sahâbeden Ali (ra) ve Abdullah b. Abbas (ra), bugünkü ilmî bulgulara da uygun düşen bir yorumda bulunmuşlardır. Onlar, âyette geçen “gecenin alâmetini sildik” ifadesini açıklarken, ayın önceden güneş gibi olduğunu fakat Allah’ın onu silik hâle getirdiğini söylemişlerdir. Bazılarına göre ise ay, ilk yaratıldığında zaten bu şekilde silik yaratılmıştır Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî şöyle demiştir: “Gece için bir güneş, gündüz için de bir güneş vardı. Gece güneşi yok edildi; işte aydaki silinti odur.[7]

Şu hâlde, gerek ayın yüzeyindeki karanlık lekeler, gerek ışığının giderek büyüyüp küçülmesi ve nihayet kamerî ayın son günlerinde kaybolup yeniden hilâl olarak belirmesi, o silmenin bir neticesidir.

Ayın nurunun kendiliğinden olmayıp güneşten yansıdığı, astronomi bilginlerince öteden beri bilinmekteydi. Ancak ayın önceleri güneş gibi ışık verici iken sonradan sönmüş olduğu bilinmiyordu. Bu bilgi, Kur’ân-ı Kerîm vasıtasıyla öğrenilmiş, bilim insanları da düşüncelerini bu temelin üzerine inşa etmişlerdir.

Bilindiği üzere ay, yalnızca güneşten gelen ışığı yansıtır. Bu nedenle güneş, gönderdiği ışıkla karanlığı gündüze çevirip her şeyi apaçık gösterirken ay, yansıttığı ışıkla sınırlı bir aydınlık sağlar. Âyette de “...gecenin âyetini silip gündüzün âyetini aydınlatıcı yaptık” buyrulmaktadır. Bu ifade, ayın ışığının kendine ait olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bundan dolayı asırlar önce yaşamış müfessirler, âyeti bugün bizim anladığımız şekilde tefsir etmişlerdir.

Gece ve gündüz, her gün gözlerimizin önünde işlenen iki büyük mucizedir. Onlar yalnızca zamanın akışı değil; Allah’ın kudretini, rahmetini ve insanın kulluk sorumluluğunu hatırlatan ilahî işaretlerdir. Her gece karanlığın ardından doğan aydınlık, insana yeniden dirilişi; her gündüzün ardından gelen gece ise faniliği ve hesap gününü hatırlatır. İnsana düşen, bu işaretleri görüp gafletten uyanmak ve Rabbine yönelmesidir.  



[1] 17/İsrâ 12

[2] 2/Bakara 164

[3] 31/Lokmân 29  

[4] 7/A‘râf 54

[5] 39/Zümer 5

[6] 36/Yâsîn 40

[7] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5/248