İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi: 

“Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.”[1] 

Şerh:

Allah Rasûlü (sav) bize dünyalık istemeyi, malın çoğalması için dua etmeyi değil; kalbi düzeltecek, insanı hem dünyada hem âhirette yüceltecek bu dört büyük nimet için dua etmeyi öğretmiştir. Çünkü tüm iyiliklerin ve güzelliklerin merkezi kalptir. Kalp selim oldukça dünya da âhiret de selamete erer.

Kısaca bu dua, “Ya Rabbi! Bana senden başka hiçbir şeye muhtaç olmayacak bir kalp ver” demenin en güzel ifadesidir.

1) Hidayet: Öncelikle hidayet ki, beş vakit dua ederiz, işin sonunda cennet ve cehennem vardır ki hidayetten de ayrılmamayı her daim isteriz.

Fatiha’da her gün, her vakit, her rekâtta istememiz gereken bir şey; (اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ) “Bizi Sırât-ı Mustakîme (dosdoğru Dine ve istikamet çizgisine) hidayet eyle (Hakka ve hayra ulaştır)”

Rabbimiz isteyeceğimiz şeyi bize bıraksaydı kim bilir neler isterdik; ev, araba, eş, iş, diploma, mobilya, ayakkabı derken liste uzayıp giderdi! Ama bizi bizden iyi tanıyan Rabbimiz, bizi kendi halimize bırakmamış; en çok ihtiyacımız olan şeyi kendisinden zorunlu bir şekilde her vakitte istemeyi emretmiştir. Gerçekten de böyledir, ayakların kayması şu ahir zamanda iyice kolaylaşmış, sabretmek ise zorlaşmıştır. Âhir zaman için bu durumu Nebi (sav) şöyle dile getirir; “O zamanda insan, mümin olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mümin olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”[2]

Kendini hidayet üzere sananlar ne de çoktur! 

“Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar.”[3]

Seyyid Kutub der ki: “Bir arkadaşın arkadaşa yapabileceği en büyük kötülük budur. Arkadaşın, hedefe ulaştıran biricik yoldan alıkoymasıdır, sonra da ayılmasına veya sapıklığının farkına varıp tevbe etmesine fırsat vermemesidir. Tersine, hedefe ulaştıran, doğru ve düz yolda yürüdüğünü telkin etmesi, böylece can yakıcı akıbete yuvarlatmasıdır en büyük kötülük.”

Ey kardeşim! Müslüman olmak zor olduğu gibi, Müslüman kalmak da zordur. İman bir bahçe gibidir; ekilir, sulanır, korunmazsa kuruyuverir. Öncelikle geceleri secdede, gündüzleri kalbinle Rabbine yalvar: “Ey Kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” Bu duayı dilinden, gönlünden hiç düşürme. Zira hidayeti veren de sabit kılan da O’dur.

İlmini artır ve muhakkak ilminle amel et. İlim Kur’ân ve sünnetle başlar, onlarla biter. Bu iki nuru elinden bırakma. Onlar senin iki gözün, iki kanadın olsun. Birini kaybedersen yolunu şaşırırsın, ikisini kaybedersen uçamazsın.

Allah’ın dinine yardım et ki, Allah da sana yardım etsin, ayaklarını sabit kılsın. Bir ayet öğret, bir hadis paylaş, bir yetimin başını okşa, bir mazlumun yanında dur… Her bir iyilik, senin imanına atılan bir çividir; seni yere daha sağlam bağlar.

Salih dostlara sımsıkı sarıl, kötülerden de uzak dur. İnsan, arkadaşının dini üzeredir. İyi arkadaş seni namaza kaldırır, kötü arkadaş seni namazdan alıkoyar. Kötü arkadaşın zararı bazen yavaş yavaş olur; fark etmezsin, bir de bakarsın ki kalbin kararmış, yolun şaşmış.

En büyük tehlike şudur: Kişi kendini hâlâ “mü’min” sanır, “cennete gidiyorum” zanneder; ama amel defteri kapanınca kıyamet gününde gerçek ortaya çıkar. O gün “Keşke” demenin kime ne faydası var.

2) Takva: Takva, Allah korkusudur. Zaten Allah’tan gereği gibi ancak âlimler korkar. Çok bilgiye sahip olmak, tek başına âlim olmak demek değildir. Allah korkusu olmadan artan ilim, kişiyi ancak kibre ve riyaya sürükler. Âlim, Allah’tan en çok korkan kişidir; üstünlük de işte buradadır.

“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örten giysi ve giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.”[4]

Rabbimiz insanoğluna izzet ve şeref vermiştir. İnsandaki ilim bir üstünlük sebebidir; hatta bu ilim sebebiyle meleklere secde emri verilmiştir. Allah Teâlâ, Âdem’i kendi eliyle yaratmış, ruhundan üflemiş ve ona vahyetmiştir. Bütün bunlar insana verilen değeri ve izzeti gösterir.

Bunun yanında, küçük detaylar da bu değeri hissettirir. Mesela hayvanlar eğilip ağızlarıyla yerken, insanoğlu eliyle yer. Hayvanların çeşit çeşit kıyafeti yoktur; insanoğlunun ise çok güzel ve çeşitli kıyafetleri vardır. İşte bu ayette öncelikle buna vurgu yapılmaktadır. Kimileri açık saçık giyinmeyi özgürlük veya güzellik zannetse de, esas güzellik Allah’ın razı olduğu şekilde giyinmek ve edep yerlerini örtmektir. Güzel kıyafet insana gerçekten yakışır.

Şunu da unutmamak gerekir; insanlar kıyafetleri ile karşılanırlar, fikirleri/düşünceleri ile yolcu edilirler. O halde kıyafet Rabbimizin bize bir ikramıdır.

Takva elbisesi; imanı, salih ameli, iffet ve hayâyı temsil eder. Dış kıyafet bedeni korur, özellikle kötü bakışlardan; iç elbise takva ise fitneye karşı, şehvete, riya, kibir, kötü duygu ve düşünceye karşı bir koruma sağlar. İçteki takva ile Allah’tan hayâ eder ve günahlardan korunmaya çalışılır. Öncelikle kalbi bozmak için dış kıyafeti çıkarmak gerekir. Şeytan ve avaneleri de insanları bozma adına öncelikle dış kıyafeti bozdular, sonra kalpler bozuldu. En sonunda insanlar olmadık şeyler yapar oldular.

Allah korkusu nice ikramları önümüze getirir

Ömer’in (ra) halifeliği döneminde halkı teftiş etmek için Medine sokaklarında gezerken bir anne ve kızının konuşmasına kulak misafiri oldu. Anne süte su karıştırmak istiyordu ‘kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır’ dedi.

Ama kızı karşı çıkarak ‘Anneciğim, halife süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi? dedi. Elbetteki Ömer (ra) yanlarında değildi ve anne sert çıkarak ‘Kızım halife süte su kattığımızı nereden bilecek?! dedi.  Kızın cevabı ise çok manidar olacaktı.

‘Halife görmüyor ama Allah’ta mı görmüyor?!’

Bu konuşmayı ve cevabı duyan Ömer (ra) hemen oğullarını toplar karşısına ve bekâr olanı evlendirmek ister. Onun nezdinde böyle bir takvalı kız kaçırılmamalıydı. Gizli durumlarda, insanların görmediği anlarda takvalı olmak zordur. Ömer (ra) onu oğlu Asım ile evlendirecekti. Bu gelininden olacak torunu ise en meşhur ve en adaletli biri olan Ömer b. Abdülaziz’dir.

Sehl et-Tüsterî rahimehullâh der ki: "İyi amelleri takvalı insanlar da yapar, facir insanlar da... Ama günahlara gelince; onları sıddîk olanlardan başkası terk etmez."

Yaptığın iyiliklere sevin; ama terk ettiğin kötülüklere daha çok sevin! Zira bir kötülüğü Allah için terk ediyorsan bu senin "sâdık" bir insan olduğunu gösterir. İnsanı da hesap gününde kurtaracak şey ‘sadakatidir.’ O yüzden Allah için terk ettiğin ameller var mı yok mu bir bak!

Şeytan aldatmasın!

Bazen insan takvayı seçtiği takdirde zarar edeceğini, zora düşeceğini, çıkmaza gireceğini hissedebilir/düşünebilir. İmtihan içinde olduğunu unutmayıp Rabbine güvenen kimse elbette ki Rabbinin vaadine de güvenecektir. Yüce Rabbimiz Talak suresinin 2.ayetinde şöyle buyurur: Kim Allah'tan korkup sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.”

 Yani Allah’tan korkup haksızlık ve ahlaksızlıktan sakınırsa Rabbine güvenip sığınırsa, yolunu Allah’ın kitabı, Rasûlünün sünneti ile bulmaya çalışırsa işte Allah onlara çıkış yolu ihsan eder. Bu dünyanın dertlerinden çıkış yolumuz yine takvadan geçmektedir.

3) İffet: Hayâlı olmak, namuslu olmak ve insanların ellerindekine tamah etmemektir. Para-pul, makam ve mevki uğruna, başkalarının eşiğini aşındıranlar, sonuçta arzularına kavuşsalar da şeref ve haysiyetlerini iki paralık ederler. İnsanlardan bir şeyler istemek zillettir, Allah’tan istemek ise ibadettir. 

“Onlar iffetlerini ve harama karşı mahrem yerlerini titizlikle korurlar.”[5]

Mü’minler, iffet ve namus sahibidirler. Her türlü cinsi sapıklık ve aşırılıktan uzaktırlar. Allah’ın emrettiği gibi giyinir, edep yerlerini örterler. Bunun istisnasını yine Rabbimiz bildirmiştir; “Sadece kendi eşleri ve sahip oldukları cariyelerle yetinirler. Çünkü bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.”[6]

Temiz kalmak istenen kınanır mı?!

Lut (as) Sodom halkının içinde onlara davet yapıyordu. Kavmi ise çok ahlaksızdı. Bir zamanlar kadınlara kolayca ulaşınca bu sefer başka arayışlara girmişlerdi. Bir kısmı, kadınları bırakmış erkeklere yönelmişti. Lut (as) onları uyardı;

“Dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? dedi.”[7]

Onlar ise bildikleri azgınlıkta devam ettiler. Hatta Lut’un (as) misafirlerine bile el uzatmak istediler. Lut (as) onları defaatle uyardı.

“Kavminin cevabı, ‘Onları memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey ol­madı.”[8]

Temiz kalmak, namuslu ve iffetli yaşamak, böyle azgın ve ahlâksız bir kavme göre suçtu. Kendilerinin manevi gıdaları pislik olduğu için temiz insan­lardan rahatsızlık duyuyorlardı.

Maalesef bizim toplumumuzda da böyle! ‘Niye bu yaşta kapandın, çarşafta neymiş, neden kadın erkek beraber oturmuyorsunuz’ gibi İslam’a ters şeyleri söylüyorlar ve kendilerini haklı görüyorlar. Elbette ki bu, kalplerinin bozulmuş olması sebebiyle, haktan uzak kalmış olmaları sebebiyledir.

Allah iffetli olanları övmüştür

Öylesine övmüştür ki, kıyamete kadar okunacak Kitabında anmıştır. (وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَۢ) “Kitap’ta Meryem’i de an.”[9]

Konu iffet olup da Meryem (as) anmamak olmaz. Rabbimiz onu yüce Kitabında birçok yerde övmüş ve onun için öne çıkardığı özelliği genelde ‘iffet’ olmuştu. Ne gariptir ki, Yahudiler onun hakkında iftira atacak, kınama yağmuruna tutacaklardı; “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi; annen de iffetsiz bir kadın değildi!”[10]

Bir bebekle çıkagelince bunları söylemişlerdi. Bağışlanmaz bir rezaletin damgasını yediğini yüzüne vurdular.

Kendimize şunu sormamız lazım; peki şimdi onu kim savunacak, gökten melekler inmiyor, İslam ordusu da yok hatta kendisi de konuşamıyorken…

Bunun üzerine Meryem, kundaktaki çocuğa işaret etti. Onlar: “Daha beşikteki bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz ki” dediler.”[11]

Adamların şaşkınlığı iyice arttı ve öfkeden küplere bindiler. Alay ettiğini sandılar. “O sırada beşikteki çocuk dile gelerek dedi ki:

(Bebek) dedi ki: "Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı."[12]

Allah Teâlâ, mü’min kullarını dilediği şekilde korumakta, dilediği şekilde desteklemektedir. Hem onlara hem de sonraki gelecek olan Hıristiyan âlemine hem de bütün insanlara en büyük mesajı iletiyor.

Ayette ise büyük hikmetler vardır. Dedi ki, ben Allah’ın kuluyum. ‘İnnî Abdullah.’ İşte bu İsa’nın insanlara söylediği ilk sözüydü: Ben Allah’ın kuluyum. Ben Rab ve ilah falan değilim, Rabbin oğlu değilim veya ben Rabbin yetkilerine sahip birisi değilim. Ben başka değil, sadece Allah’ın kuluyum.

İsa (as) ilk sözünde yüce Rabbini evlât edinmekten tenzih ederek kendisinin O’nun bir kulu olduğunu ilân ederken sanki daha sonra biz İsa’nın (as) yoluna tabiyiz dedikleri halde, onu insanlıktan, kulluktan çıkarıp tanrılık ya da tanrının evlâtlığı makamına oturtarak küfre sapacak Hıristiyanlara en güzel mesajı sunuyordu.

Ben Allah’ın kuluyum. Rabbim bana bir kitap verdi ve beni peygamber kıldı. Gelecekte peygamber olmama hükmetti.

İffetini kaybeden takvasını kaybeder

Şeytanın bu hayattaki en önem verdiği işlerin başında çıplaklık gelir. Uygun olmayan kıyafetler ile insanların gözü önünde gezip dolaşmamızı hatta çalışmamızı ister. Bu husus insanlığın en başından beri süregelmiştir.

Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.”[13]

İşte günümüzde insanların takvadan uzaklaşmasının başlıca sebeplerinden en önde geleni çıplaklıktır. Anne ve babamıza ilk uyguladığı fitne budur. Çünkü insan hayasızlaşırsa her şeyi/her günahı yapabilir.

Özgürlük diyerek, beğenilme arzusu ile insanların şehvetini kabartacak şekilde kadınların sokaklarda dolaşması ayetle ne kadar da yakından ilgilidir. Gerçekten bu tür giyinen insanların, ayet ve hadislere de bir o kadar uzak duran insanlar olduğunu görüyoruz. Yani mesele sadece bir kılık kıyafet üzerinden çıplaklıkla kalmıyor. Böyleleri bakıyorsunuz ki; ayetlere de inanmıyor, kaderi de inkâr ediyor, hadisi inkâr ediyor! Demek ki dış elbiseden soyutlanmak, takva elbisesinden de sıyrılmaya delalet ediyor.

4) Gönül Zenginliği

Çoğu insana “Gönül zenginliği mi, maddi zenginlik mi?” diye sorsak, hemen dünyalık olanı seçer. Oysa Rasulullah (sav) şöyle buyurur; “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.”[14]

Ne kadar anlamlı! Midenin bir sınırı var, ama gözün yok; hep daha fazlasını ister. İnsan, ömrü yetmeyecek kadar mal biriktirdiğini bilse bile neden hâlâ çoğaltmaya çalışır? Hem de ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek…

Bu hırs insanı çalmaya, rekabete, sömürüye sürükler. Böyle birinin gönlü zengin olabilir mi? Oysa gönlü tok olan, ahireti unutmayan, yetinen, kimseye el açmayan kişidir. Onun huzuru, dünyalık peşinde koşanlardan kat kat fazladır.

Şimdi dürüstçe soralım: Hangisi olmayı tercih ederdiniz; gözü doymayan mı, gönlü tok olan mı?

Elbette “Zenginlik kapınıza geldiyse almayın” demiyoruz. Helâl yoldan gelen malı alın ama gönlünüzü ona kaptırmayın. Onu şükür, infak ve hayır için kullanın ki hem dünyanız hem ahiretiniz mamur olsun..

Gönlü Zengin Ebûbekir (ra)

Ümmetin en hayırlısı, malının tamamını Allah için, Rasulullah’a (sav) iki defa verdi. Mekke’de servetini Müslüman köleleri eziyetlerden, zulümlerden kurtarmak için harcadı. Babası Ebû Kuhâfe ona zayıf kölelerin yerine güçlü köleleri alıp azat etmesini, bunun daha faydalı olacağını tavsiye etti. Ebûbekir ise ‘Babacığım ben onlardan yararlanmayı düşünmüyorum. Allah’ın rızasını kazanmayı umuyorum’ diyordu.

O Mekke’de Allah’ın rızasına erişmek için başladığı mali infaka hiç ara vermeden Medine’de de aynen devam etmiştir. Süreklilik onu cömertlik gibi bir üstün ahlaka götürmüştür. Çünkü o (ra) Rasûlullah’tan (sav) böyle görmüştü.

Cerir b. Abdullah (ra) şöyle anlatmaktadır: “Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah (sav) huzurunda idik. O esnada Mudar kabilesinden, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise ve abalarını delerek başlarından geçirmiş, neredeyse çıplak vaziyette olan, kılıçlarını kuşanmış bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce Efendimizin yüzünün rengi değişti. Hemen eve girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kamet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe irâd ederek şu ayet-i kerimeyi okudu:

 ‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.’[15]

Sonra da Haşr sûresinin sonundaki şu ayeti okudu: ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!’[16] Daha sonra: ‘Her bir ferd, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin!’ buyurdu.

Bunun üzerine Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahali birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Resûl-i Ekrem Efendimizin yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu.”

Onlar ‘zaten az var bana ancak yeter’ demedi, gönül zenginliğiyle çorbada tuzumuz olsun diyerek kardeşleriyle paylaştılar.

Ey kardeşlerim! Bu dört hususa dikkat edin: Hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği. Son olarak duamız: Allah’ım! Sen’den, katından vereceğin öyle bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidâyet‎ ver. Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver.‎ Allahumme âmin.

 

 

 


[1] (Müslim)

[2] (Müslim)

[3] 43/Zuhruf 37

[4] 7/A’râf 26

[5] 23/Mü’minun 5

[6] 23/Mü’minun 6

[7] 7/A’râf 80

[8] 7/A’râf 82

[9] 19/Meryem 16

[10] 19/Meryem 28

[11] 19/Meryem 29

[12] 19/Meryem 30

[13] 7/A’râf 27

[14] (Buhari

[15] 4/Nisâ 1

[16] 59/Haşr 18