Apaçık İki Yol…
Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle sarılmış, cennet de nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” [1]
Allah’a hamd, Rasulü ’ne de salat ve selam olsun.
Allah (cc) yarattığı kullarını imtihan için dünyaya göndermiş ve bu imtihan gereği bütün kullarına takvayı da fücuru da ilham etmiştir. Bununla birlikte kullarına rahmet edip telkinsiz bırakmamış bu imtihan yurdunda yapılması gereken ve sakınılması gerekenleri, iyiyi ve kötüyü, hayrı ve şerri, faydayı ve zararı, gönderdiği ayetlerle ve bu ayetlerin açıklayıcısı olan peygamberiyle bildirmiş ve biz kullarına öğretmiştir.
“Nefse ve onu düzenleyene; Ona hem kötülüğü hem de takvayı ilham edene (andolsun ki).”[2]
Rabbimiz kullarına bunları ilham edip bildirmiş ve bunların uygulanması ve yaşanabilmesi için birtakım ölçüler koymuş, helaller ve haramlar belirlemiştir. İşte ilham etme, bildirme ve ölçülerden sonra, imtihan etmek için insana bu hayır ve şer yollarından birini seçme hakkını vermiştir.
“Biz ona … iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?”[3]
Fakat nefis, bu apaçık iki yoldan şer yolunu tercih eder, ister. Şeytanın da insanlara her yönden yaklaşıp saptırmasıyla, helallerden daha çok haramlara yönelir. Haramlar ve çirkinlikler ona daha güzel ve cazip gelir. Dünya şehvetlerini ve geçici olan dünya zevklerini arzular. Nefis, ibadetlerin, iyiliklerin, ahirette alacağı karşılıkların meşakkatine, zorluklarına ve bedeline katlanmaktan hoşlanmaz. Kolay olan, peşin olan ve hoşuna giden zevk, eğlence, menfaat gibi şeylere yönelir.
“Asla! Bilakis siz, acil olan (dünya hayatını) seviyorsunuz. Ahireti bırakıyorsunuz.”
Bu durum insanın hevâsına uyması, onu dinlemesi demektir. Sözlükte “istek, heves, meyil, sevme, düşme” gibi anlamlara gelen hevâ kelimesi terim olarak “nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı olan eğilimi” yahut “doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen nefis” manasında kullanılmıştır.[4] Dolayısıyla hevâyı terk etmek, hevâya uymamak bir Müslümanın en önemli vasıflarından biridir.
Âdemoğlu bu dünyaya kulluk imtihanı için geldiğinden, ölüm anına kadar nefsin hevâ ve hevesleriyle mücadele etmek ve onu ibadet ve hayırlara sevk etmekle vazifelidir. Ama dedik ya insan acelecidir, peşin olanı ister, bundan dolaylıda dünya ona hoş gelir. Allah’ın (cc) imtihan için cehennemin etrafını çevirdiği şehvetleri, zevkleri ister. Ahiretini heba etme pahasına da olsa ister. Oysaki bu kısa, geçici, sınırlı dünya hayatında cennetin çevrildiği zorluklara katlansa kişi, asıl hayat olan ahiret hayatında rahat edecektir. Çünkü gerçek hayat ahiret hayatıdır.
Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”[5]
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ım! Gerçek hayat sadece ahiret hayatıdır.”[6]
Ancak nefis ve hevâ ile mücadele o kadar kolay bir mesele değildir. Bu sebeple Rasulullah (sav) tarafından “Büyük Cihad” olarak isimlendirilmiş ve nefisle cihad eden Müslümanında gerçek mücahit olduğu söylenmiştir.
“(Hakiki) mücahit, nefsine karşı cihad eden kimsedir.” [7]
Çünkü cephedeki cihattan önce kişinin nefsiyle, hevasıyla cihadı başlar. Kendi nefsiyle cihad edip onu hidayete, hayra yönlendiremeyen kimse cephedeki cihada da katılamaz. Cihadın ilk mertebesi de budur, nefisle cihad. Bu meseleyi inşallah başka bir yazımızda başka bir hadisi anlamaya çalışırken daha detaylı ele almaya gayret edeceğiz.
Allah (cc) nefislere fücuru ve takvayı ilham ettiğini beyandan sonra, nefislerini tezkiye ederek günahlardan temizleyen, takva ile terbiye ederek geliştiren kimselerin, gerçek kurtuluşa ereceklerini üst üste ettiği yeminlerle haber vermiş, nefsini korumayıp günahlarla alçaltan, karanlıklara gömen, dünyada ve ahirette darlığı tercih eden kimselerin ise, gerçekten zarar ve hüsrana uğradıklarını bildirmiştir.
“Onu (nefsini) arındıran, kesinlikle kurtuluşa ermiştir. Onu (küfür ve masiyetle) örtüp gizleyen de, kesinlikle zarar etmiştir.”[8]
Tezkiye edilmeyen ve kendi başına serbest bırakılan nefis, sınır tanımaz şehvet ve arzulara gömülerek sahibini saptırır ve onu hem dünyada, hem de ahirette felaketlere sürükler.
Hevâsına tabi olan kimse akılsız ve aciz bir insandır. Nefsi ona hem yanlışlar yaptırır, hem de dünyada ve ahirette kurtulabileceğine dair ümitler verir. Şirkin, küfrün, günahların içinde de olsa böyle zanneder ve böyle olmasını ister. Bir türlü şunu anlamaz veya anlamak istemez; Allah’a karşı gelirken, onun sınırlarını aşarken bir yandan da cennete girilemez, istenemez. Ama o kalbinin temiz olduğu, Allah’ın merhametle muamele edeceği gibi kendi kuruntularıyla kendini avutup durur.
“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsine hevâsına tabi olan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dır.” [9]
İmtihanın bir gereği olarak cehennemin yollarına nefse hoş gelen şeyler serilmiştir. Onların peşinde koşanlar, yolun sonunda cehennem çukurlarını, ateşlerini ve bekçilerini göreceklerdir. Cennetin yolları ise nefse hoş gelmeyen şeylerle, sıkıntılar dertler, zorluklarla doludur. Cennete ulaşabilmek için bu zorluklarla dolu yolu aşmak gerekir. Bunun için de nefsin hoşlanmadığı itaat, ibadet ve fedakârlıklarda bulunmak gerekir. Bunu ise herkes başaramaz, zorlukları atlatamaz, sıkıntılara katlanamaz. Bu durumun zorluğunu şimdi aktaracağımız rivayette Cibril’in (as) korkusundan endişesinden de anlayabiliriz.
Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ cenneti yarattığı vakit Cibril’e:
“Git ona bir bak!” buyurdu. O da gidip cennete baktı ve: “Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, cennetin bu güzelliğini işitip de ona girmeyen kimse kalmayacaktır.” dedi.
Allah Teâlâ cennetin etrafını nefsin hoşlanmayacağı şeylerle kuşattı. Sonra:
“Ey Cibril! Şimdi git ona bir daha bak!” buyurdu.
Cibril (as) gidip bir daha baktı. Sonra da: “Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, ona hiç kimsenin giremeyeceğinden korkarım.” dedi.
Allah Teâlâ, cehennemi yaratınca yine:
“Ey Cibril! Git, bir de şuna bak!” buyurdu. O da gidip baktı ve: “Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!” dedi.
Allah Teâlâ onun etrafını nefsin hoşlandığı şeylerle kuşattı. Sonra da: “Ey Cibril! Git ona bir kere daha bak!” dedi.
O da gidip baktı. Sonra geldi ve: “Ey Rabbim, izzetine yemin olsun, tek bir kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum.” dedi.” [10]
Allah Teâlâ hevâsını terk ederek takva üzere yaşayan kullarına şu müjdeyi verir:
“Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.” [11]
[1] (Buhârî, Müslim)
[2] (91/Şems 7,8)
[3] (90/Beled 10)
[4] (İslam Ansiklopedisi, Hevâ)
[5] (29/Ankebut 64)
[6] (Buhari, Müslim)
[7] (Timizi, Ahmed)
[8] (91/Şems 9,10)
[9] (Tirmizi)
[10] (Ebu Davud, Tirmizi)
[11] (79/Naziat 40,41)