Enes b. Mâlik'den (ra) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: «Her âdemoğlu çokça hata eder. Çokça hata edenlerin en hayırlısı çokça tövbe edenlerdir.»
[Hasen Hadis]- [İbn Mâce- Tirmizî- Ahmed- Dârimî rivayet etmiştir]
Şüphesiz hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete ilettiğini kimse saptıramaz. Saptırdığını da kimse hidayete iletemez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.
Bundan sonra; hiç şüphesiz en doğru söz Allah’ın sözüdür. En hayırlı yol ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem-‘ın yoludur. En kötü ameller sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid’at, her bid’at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.”
Bizler zayıf, aciz kullarız. Bu acizlikle unutur, gaflete düşer, zayıf kalır ve hatalar yapabiliriz. Evet, hata yapmamak, günaha düşmemekle sorumluyuz ve bunun için, yani hata yapmamak için elimizden geleni yaparız. Ama şunu da biliriz ki biraz önce geçtiği gibi insan olmamızdan, güçsüzlüğümüzden, unutkanlığımızdan, gafletimizden ve buna benzer noksan sıfatlarımızdan ötürü bazen Allah’ın (cc) emirlerinde gevşeklik gösterebilir, bazen de yasaklarında haddi aşmakla ya da beşer işlerimizde yaptıklarımızla hataya düşebiliriz. Kuran’dan ve sünnetten birçok delille anlayabileceğimiz bu hata etme meselesini bu ayki yazımızda Allah Rasulünün (sav) o eşsiz hadislerinden biriyle anlamaya çalışacağız.
İçerisinde yaşadığımız bu toplumun en büyük hastalıklarında biri olan hatasızlık, hata kabul etmeme; ne yazık ki toplumun etkisi ile ya da yetiştirilişten kaynaklı olarak Müslümanlarda da ortaya çıkmakta ve birçok sorunun, problemin temelini oluşturmaktadır.
İnsanların en kâmili olan Rasûlullah (sav) hadise “كلُّ بني آدم” (kullu beni âdem) yani “her âdemoğlu” ifadesiyle başlıyor. Demek ki Peygamber’in (sav) şimdi söyleyeceği şeyden kimse istisna edilmemiştir. Erkek olsun kadın olsun, yaşlı olsun genç olsun, hoca olsun avam olsun, cemaat olsun tek bir birey olsun fark etmez herkes, her fert, her topluluk bu hadisin muhatabıdır.
Peki, nedir o kimsenin istisna edilmediği mesele? “Hata etmek”. Rasûlullah (sav) hadisin devamında “خَطَّاءٌ” (hattaun) “çokça hata eden” buyurmuştur. Burada bir noktanın altını çizmek gerekebilir; o da “خَطَّاءٌ” kelimesidir. Bu kelime “teksir” (çokluk) ifade eder. Yani hata eden değil, çokça hata eden anlamındadır. Hadisin buraya kadar olan kısmını toparlayacak olursak; Peygamber (sav) her âdemoğlunun istisnasız hata edeceğini ve bu hataların da öyle 1-2 tane değil defalarca, çokça olacağını bizlere bildiriyor.
Herkes hata edebilir, günaha düşebilir. Bu, bizim acizliğimizin bir göstergesidir. Ama asıl önemli olan mesele ise bu hatalardan dönüp Rabbimize yönelebilmektir. Yaptıklarımızdan dolayı tevbe edebilmektir. İşte o zaman hadisin devamında Rasûlullah’ın (sav) belirttiği gibi bu hata edenlerin en hayırlıları olabiliriz. Madem hata biz kullar içinse o zaman bu hatalardan nasıl dönülür, nasıl bağışlanabilirizin derdinde olmalıyız. Bir önemli nokta daha; burada Peygamber efendimiz “التوابون” (et-tevvebun) yani “çokça tevbe edenler” derken gene “teksir” yanı çokluk kalıbını kullanmıştır. Demek ki çokça hata edeceğiz ama hayırlı olmak için her hatadan sonra tevbe edip çokça tevbe edenlerden olacağız.
Değerli kardeşim, hadisimizi genel manada anlamaya çalıştığımızda görürüz ki istemesek de hata etmek her beşer için olağan bir şeydir. Ama önemli olan bu hatadan dönmek ve tevbe etmektir. Allah (cc) bana imkân verir ise bir başka yazıda tevbenin ne olduğunu, şartlarını ve kimlerin tevbe edebileceğini yani tevbeye muvaffak kılınacağını, tevbe edilmesinden sonra Allah’ın hoşnutluğunu yazmak, siz değerli okurlarımıza hatırlatmak isterim. Ama bu yazımızda aslında tevbenin ilk şartı olan bir meseleden bahsetmek istiyorum. Hatadan dönmek için yani tevbe edebilmek için ilk şart ise o yapılanın hata olduğunu kabul etmek, idrak edebilmektir. Hatanın hata olduğunu kabul edebilmektir.
Yapılanın hata olduğunu kabul etmeyen bir kimse ondan dönmek için tevbeye de başvurmaz. Çünkü o, yapan için hata değildir ve tevbeye ya da dönüp düzeltmeye gerekte yoktur. O yüzden tekrar etmek gerekirse hatayı kabul edebilmek tevbenin ilk adımıdır.
Allah (cc) hatasını kabul eden ve bunu itiraf edip Allah’a (cc) yönelen kullarını sever. Tekrar etmekte fayda var; evet bizler hata yapmamak için günah işlememek için elimizden geleni yapacağız ve bununla sorumluyuz ama hataya düşersek, işte o zaman hayırlı kullardan, Allah’ın (cc) sevip razı olduğu kullardan olmak için hatayı hata kabul edip Allah’a (cc) itiraf edip tevbe dileyeceğiz. Bu konuda Kuranda bize örnek olarak anlatılan bazı ayetlerden, özellikle de geçmiş peygamberlerden örnekler verebiliriz.
· Âdem’in (as) kıssasını hepimiz biliriz, defalarca okumuşuz veya dinlemişizdir. Yazıyı uzatmamak adına kıssayı detaylarıyla bahsetmeden, Âdem’in (as) yaptığı hatadan sonra ne yaptığına bakalım. Ne yaptı da Allah (cc) onu bağışladı? Tabi ki hatasını kabul edip Allah’a itiraf ederek tevbe etti ama dikkat edelim tevbeden önce hatasını kabul edip itiraf etti. İşte bu peygamberlerin ahlakıdır.
“Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” [1]
· Bir diğer örneğimiz Musa (as). O da Allah’ın (cc) imtihanı gereği hani birini öldürmüştü ve sonrasında bunun bir hata-yanlış olduğunu anlamıştı. Ve Oda aynı Âdem (as) gibi Allah’tan (cc) bağışlanma dilemeden önce hatasını kabullenip Allah’a (cc) itiraf etti. Allah da onu bağışladı.
“Mûsâ, “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet” dedi. Allah da onu affetti. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” [2]
· Yunus’a (as) değinmeden olmaz. O da Allah (cc) ona henüz müsaade etmeden kavmini bırakmış ve bunun neticesinde Allah (cc) onu imtihan etmişti. Suya atlamış ve Allah’ın (cc) gönderdiği bir balığın yutmasıyla balığın karnında kalmıştı. İşte O’da o anda hatasını kabul edip Allah’a (cc) itiraf etti ve o herkesin sürekli yapması gereken, Allah Rasulünün “…hangi Müslüman bu duayı yaparsa, Allah Teâlâ mutlaka onun duasını kabul buyurur."[3] dediği o duayı yaptı. O duaya Allah (cc) icabet etti.
“Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.”[4]
“Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”[5]
Bu ve buna benzer ayetlerden anlarız ki; hatayı hata bilmek ve onu kabul edip itiraf etmek peygamberlerin ahlakındandır. Bizlerin de bu dünyada, henüz imtihan bitmemişken, hala fırsatımız varken, itirafın işe yaradığı şu zamanlarda günahlarımızı, hatalarımızı bilip itiraf edip Allah’a (cc) yönelmeliyiz. Çünkü hatayı kabul edip itiraf etmenin fayda sağladığı yer bu dünya hayatıdır.
“Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[6]
Bakın bu ayette Rabbimiz Teâlâ günahlarını itiraf eden ve itirafları neticesinde bağışlanan bir zümreden bahsediyor. Her ne kadar meallerde “umulur ki ya da belki Allah bağışlar” diye mana verilse de bilinmelidir ki “عَسَى “ kelimesini Allah (cc) kendisi için kullandığında kesinlik ifade eder. O zaman mana şöyle olur: “Allah onların tevbelerini kabul etti”. Bu ayetin tefsirini okumanızı ve üzerine düşünmenizi sizlere tavsiye ediyorum. Tefsirinden, nüzulünden bahsetmeden bizim için buradaki önemli olan husus bu zümrenin hala hayatta iken itiraf etmesidir. Çünkü biraz öncede dediğimiz gibi ölümden sonra itiraf hiçbir işe yaramayacaktır. Mülk suresinde Rabbimizin bildirdiği gibi;
“İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah’ın rahmetinden uzak olsun!”[7]
Hatanın kabulünden ve tevbeden, kabul etmenin peygamber ahlakı olduğundan, Allah’ın (cc) böyle yapan kullarını sevdiğinden ve bağışladığından bahsetmeye çalıştık. Biraz da günlük hayatımızdaki ve beşerî ilişkilerimizdeki hatalardan daha doğru bir ifadeyle hatasızlıktan kısaca bahsetmeye çalışalım.
Başta kısada olsa değindik aslında, dedik ki bizim yaşamış olduğumuz toplum hatasız bir toplum. Her hatayı başkalarına yükleyen, iyi bir iş yapıldığında sahiplenip hata yapıldığında bunu çeşitli bahaneler ve tevillerle kabullenmeyen bir toplumda yaşıyoruz. Toplumun etkisiyle de biz Müslümanlarda bu hastalığın pençesindeyiz maalesef.
Birisinin hatasını söylemek suç addedilir olmuş, istisnalar mutlaka ki var ama genel olarak kimse kimsenin hatasını söyleyemez durumda. Çünkü kimsenin hatası yok, herkes kendini haklı çıkaracak bir şeylere tutunup karşıyı haksız çıkarma derdinde. Hatta öyle ki hatasını söylediğinde seninle alakası olmasa bile suçlandığını da görebilirsin.
Kardeşim senden daha hayırlı olan nesiller hata yapmış sen mi hata yapmayacaksın.
Bazen kişi kendi hatalarını kabul edebilir ama bununla birlikte başka birini ya da birilerini hatasız görebilir. Bunu samimi bir niyetle ya da sevgiyle yapabileceği gibi, gücün çekiciliğinden ya da güce karşı gelmek istemediğinden de yapabilir. Çünkü güç insanları çeker güçlü olana diş geçirmek zordur. Bu nedenle güç sahibi hatasız görülebilir. Belki parasal, belki konum, belki çevresinin geniş olması, belki hoca olması kişiye görünürde bir güç katabilir. Belki de bir grubun, bir cemaatin gücünü arkasına alarak güçlenebilir. O güç sahibi her ne ise fark etmez hatasızdır. O veya onlar yaptıysa bir sebebi, bir bildikleri vardır. Hep ihtilafın karşı tarafı hatalı oluverir. Dediğimiz gibi bu durum güce yönelmekle olabileceği gibi samimi duygularla da olabilir. Mesela kişi hocasını çok sever, bir akrabasını ya da bir arkadaşını ve duygusal davranarak ister ki hep onlar haklı olsun. Ama hangi duygularla olursa olsun bunun neticesi her halükarda ağır olabilir. O hatasız görülen grup veya bireyler bariz hatalar yanlışlar yapmaya başladığında artık ya onu hatasız görmeye devam edeceksin ki böyle yaparsan kendinden tavizler vermeye başlayacaksın ya da hatasını söyleyip ya sen daha çok düşmanlaşacaksın ya da düşman ilan edileceksin. Bunun için dikkatli olmalı ve ne kadar sevsek değer versek de herkese ya da her topluluğa hata payını vermeli hatalı olabileceğini unutmamalı ve bunu da dile getirmeliyiz.
Güç yalnız Allah’tandır. Hakkıyla korkulacak yalnız Allah’tır.
Peki, bizlerden sonra gelecek nesiller için neler yapabiliriz? Çocuklarımızı bu konularda nasıl eğitebiliriz? Aslında çok basit, hatalarımızı kabul ederek. Çocuğumuza karşı da olsa eşimize karşı da olsa hatamızı kabul edip ondan özür dilemeliyiz. Çocuğa hatanın insan için olduğunun ve her insanın hata yapabileceğini, hatayı kabul edip düzeltmenin de bir erdem, güzel bir ahlak olduğunun bilincini verebiliriz. Diğer uç bir nokta ise çocuklarımızı hatasız gibi yetiştirmektir. Yani “benim oğlum yapmaz” “benim kızım öyle demez” “o arkadaşından duymuştur” “arkadaşı ayartmıştır” diyerek onda hiç hata olmadığını hissettirmemek gerekir. Aksine “benim oğlum yaptıysa hatasını bilir kabul eder ve düzeltir” diyerek, bu bilinçle yetiştirmek gerekir. Yoksa büyüse de yaşlansa da sürekli hatasızlık onunla birlikte büyüyecek ve hep sırtı sıvazlansın, hep gaz verilsin isteyecek, hatasının söylenmesinden rahatsızlık duyacaktır.
Hata insan içindir. Bir düşünün hatanın yapılmasına mı yoksa kabul edilmemesine mi kızarsınız?
Allah (cc) bizleri peygamberlerin ahlakıyla ahlaklandırsın. Kalplerimizi ve hallerimizi düzeltsin. Kardeşlerimize karşı zandan, hasetten, gıybetten, kinden bizleri korusun ve kalplerimizi temizlesin. Allahumme âmin…
[1] (7/Araf 23)
[2] (28/Kasas 16)
[3] (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel)
[4] (21/Enbiya 87)
[5] (21/Enbiya 88)
[6] (9/Tevbe 102)
[7] (67/Mülk 11)