Allah (cc) yaratmış olduğu tüm kullarına ruh takdir etmeden başlarına gelecek olayları takdir etmiştir. Levh-i mahfuzda yazılı olan takdirler vakti ve saati gelince gerçekleşir. Hiçbir kimse bunu engellemeye çalışamaz gücü de yetmez. Hal böyle olunca Allah'a iman eden müminler Allah'ın kendilerine şer ya da hayır takdir ettiği tüm hususların Allah'tan geldiğine iman ederler. Çünkü kadere iman etmek imanın şartlarından bir tanesidir. Şartlardan bir tanesi olmazsa iman gerçekleşmez.
İnsanoğlu gaybı bilmediğinden ve aciz bir varlık olduğundan dolayı başına zahiren gelen hayrı ve şerri hayatının akışında kendisine ne gibi sonuç doğuracağını bilemez. Kendisinin hayır gördüğü şerre, şer gördüğü ise hayra dönüşebilir. Bizler bilemeyiz ancak Allah (cc) bilir.
"Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara 216)
Tevbe suresinin bir pasajında Allah (cc) tebük gazvesinden bahsetmektedir. Savaşın hazırlık aşamasında münafıkların kader konusundaki imanını müminlere göstermek ve kıyamete kadar yaşayacak insanlığa ibret kılmak istedi.
630 yılında Bizans'ın bazı Hristiyan kabilelerini de yanına alarak Medine'yi kuzeyden istila edeceği Rasulullah'a (sav) ulaşmıştı. Bunun üzerine Rasulullah (sav) sefer hazırlığına başladı. Bazı münafıklar ise halk arasında olumsuz propaganda yaparak hazırlıkları baltalamaya çalışıyordu. Müminlerden bazısı havanın sıcak olması ve münafıkların propagandasından etkilenerek savaş hazırlıklarına gevşeklik göstermeye başlayınca Allah'tan (cc) hemen ikaz ayetleri nazil oluyordu.
"Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size "Allah yolunda sefere çıkın" denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir." (Tevbe 38-39)
Bu ayetin devamında ise Mekke’den Medine'ye hicret eden Rasulullah (sav) ve yanında bulunan Ebubekir (ra) mağaradayken kafirlerden onları koruyan ve yardımını bildiren ayette sefere çıkmakta ağırlık gösteren müminlere göndermede bulunuyordu.
"Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe 40)
“Kolay da olsa zor da olsa sefere çıkın” ayeti, münafıkların tutumlarını ortaya çıkartarak, müminleri onlara karşı uyanık ve dikkatli olmaya davet etmeydi.
"(Sizin için) kolay da olsa zor da olsa, savaşa çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda yürekten çaba gösterin; (çünkü) eğer bilirseniz, bu sizin kendi iyiliğiniz içindir! Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar." (Tevbe 41-42)
Allah (cc) ayetin arkasında canlarıyla ve mallarıyla cihat eden müminlerin cihada çıkmamak için izin istemediklerini Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenlerin ise çıkmamak için izin istediklerini bildirerek müminlerin imanları met edilmektedir.
Münafıkların bu tutumları ilk değildi. Rasulullah (sav) Mekke’den Medine'ye hicret ettikten hemen sonra İslam'ın yayılmaması ve güçlü olmaması için ellerinden geleni yaptılar. Mallarını bu yolda sarf ettiler. Uhud savaşında da Müslümanları yarı yolda bırakmışlardı.
Tebük gazvesinde münafıklardan bazısı Rasulullah’a (sav) gelerek ayette de geçtiği gibi “Aman bana izin ver başımı derde sokma” diyerek sıyrılmanın peşine düştüler. Bu vasfa sahip olanlar, müminler iyi bir sonuçla seferden dönerlerse üzülürler ama başlarına mağlubiyet gelirse sevinirler güya kendilerini tehlikeye atmadıklarını, müminleri tedbirsizlikle suçlarlar.
"Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musibet gelirse, "Biz tedbirimizi önceden almıştık" derler ve sevinerek dönüp giderler." (Tevbe 50)
Münafıkların bu tutumu sergilemelerine binaen Allah (cc) Rasulüne hitaben münafıklara ve onların soyundan gelecek olanlara şu ayeti söylemeyi emretti.
"De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” De ki: “Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.” (Tevbe 51-52)
Evet bu ayetlerde, Allah (cc) kullarına münafıkların hasretlerinden bir tanesini açıklayarak münafıklara karşı dikkat edilmesini söylemektedir. Müminler, her zaman ve her mekânda ellerinden geleni yaptıktan sonra Allah'a tevekkül ederler ona dayanırlar. Başlarına gelecek duruma her daim şükrederler, ibret alırlar, ders çıkarırlar. Bu nazarda olayları değerlendirenler imanlarını güçlendirirler, Allah'a daha yakın olurlar. Çünkü bilirler ki Allah (cc) mutlaka müminleri izzetli, güçlü kılacak, kafirleri kahru perişan edecek ve müminlere karşı bozguna uğratacaktır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.
"Şüphesiz ki, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır." (Mümin 51-52)
Tevbe suresi 51. ayet minvalinde müminlerin çokça tefekkür etmeleri ve dersler çıkartmaları gerekmektedir. İki önemli meseleyi hatırlatarak yazımı bitirmek istiyorum.
1) Levh-i Mahvuz'da tüm kulların dünya hayatında ne durumla karşılaşacağı kayıtlıdır. Başa gelen musibete ve şerre karşı yapılacak şey günahları Allah'a itiraf ederek, tevbe etmektir. Beladan ve şerden dersler çıkartarak hayra dönüşmesi için Allah'a dua etmek gereklidir. Çünkü insanın kazandıkları ancak iki eliyle işlemiş olduğu amellerin neticesiyledir.
"Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder." (Şûra 30)
Eğer başa gelen hayır ise şükretmeli, şımarmamalı ve Allah'tan (c.c) zahiren başına gelen hayrın imanın artmasına vesile olmasına, ona daha yakın olmak için de dua edilmesi gerekir.
2) Adem’den (as) kıyamete kadar hak ile batıl amansız mücadelesini sürdürmektedir. Firdevs'in varisleri olan müminlerin Allah'ın dininin hâkim olması için büyük gayret göstermeleri gerekmektedir. Batıl ile mücadele ederken nebevi metodu takip ederek, Rasulullah’ın (sav) döneminde münafıkların olduğu gibi kendi döneminde de münafıkların olacağını düşünmesi gerekmektedir. Bunları iyi tespit edip, sözlerinden ve fiillerinden kaçınmak gerekir. Mücadelenin içerisinde iken başa gelebilecek bir musibette Tevbe suresi 51. ayeti şiar edinip, münafıkların yüzüne okumak gerekir. Şunu da unutmamak gerekir ki yenilgi ve galibiyet baki değildir. İmtihan gereği sürekli evrilip çevrilmektedir.
"Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Birde Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar."
(Ali İmran 140-141)
Dua eder, dua beklerim. Allah'a emanet olun.