Ne yazık ki birçok insan, hesap verme bilincini göz ardı ederek, kendi heva ve hevesleri doğrultusunda bir yaşam sürer. Kimileri ‘ahiret/hesap yok’ diyecek kadar cesurdur! Kimileri de hesabı unutmuştur.

Şehrin en iyi restoranında ziyafet çekip ardından hesabı ödemeden çıkıp giden birini düşünebiliyor musunuz? Bu dünyada rahat bir hayat sürüp nimetlerden faydalandıktan sonra "hesap yok" diyenler, inanın ki çok daha absürt bir yanılgı içindedirler.

Oysa Müslümanlar, rastgele bir hayat yaşayamazlar. Onlar, her bir amelinin ve sözünün karşılık bulacağı büyük günden sakınırlar. Müminler ise kendilerine yönelik uyarıları ciddiye alırlar. Çünkü onlar gaybda Rahman'dan korkan kullardır. Rasulullah (sav) hesap gününü şöyle tasvir etmiştir:

İbn Mes’ûd’dan nakledildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”[1]

Şerh:

Gençlik, Yüce Allah'ın bahşettiği sayısız nimetle dolu özel bir evre olup bu nimetlerin şükrünü eda etmek onları Allah'ın rızası doğrultusunda kullanmakla mümkündür. Zira gençlere lütfedilen güç, kuvvet, sağlık ve afiyet gibi değerler, daha fazla sevap kazanmanın bir aracı olmadığı takdirde hem bu dünyada hem de ahirette bir hesap konusu olacaktır. Bu nedenle, gençlik yıllarımızı nasıl değerlendirdiğimiz, tüm hayatımızı şekillendirecek kritik bir adımdır. Gençlik, kanın kaynadığı, heyecan ve enerjinin dorukta olduğu, zaman zaman "çılgınlık" olarak nitelendirilebilecek eylemlerin daha sık görüldüğü bir dönem olmasına rağmen, bu evrede Allah'tan hakkıyla korkarak vahiyler doğrultusunda bir yaşam sürenler ne yazık ki oldukça azdır; gençliğini bu bilinçle yaşayanlar, diğerlerinden ayrışarak çok daha büyük bir kazanç elde ederler.

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın.”[2]

"Gençliğini nerede yıprattın?" sorusu, hayatımızın her dönemini ilgilendiren bütün insanların muhatap olacağı bir sorgulamadır. Özellikle gençlerin, bu soruyu şimdiden kendilerine yöneltmeleri, gelecekteki yaşantıları adına büyük önem taşır. Zira gençlik, yalnızca keyifli vakit geçirmek veya eğlenmek için verilmiş bir dönem değildir.

Bu hadis “yaşlanınca ibadet ederiz” diyenlere de bir reddiye niteliği taşır. İbadete dair birkaç ameli, yaşlılığa erteleyenler; iman, ibadet ve ahlak adına çok şeyler kaçırır. ‘Ağaç yaşken eğilir’ düsturu gereği, gençlikte yapılmayan salih ameller ve öğrenilmeyen ilim, yaşlılıkta da kolay kolay yapıl(a)maz.

Müslüman Ebeveynlerin ve Tağutların Ortak Hedefi: Gençler!

Genç zihinler, adeta boş bir sayfa gibidir ne ekerseniz, gelecekte o filizlenir ve kalıcı hale gelir. Ancak ne yazık ki, günümüzde ne büyükler ne de genç nesiller bu paha biçilmez nimeti layıkıyla değerlendiremiyor. Taze beyinler, vahiyden uzak, sayısal ve sözel olarak ayrıştırılmış bir eğitim sisteminde en verimli yıllarını boşa harcıyor. Bu duruma karşı çıkanların azlığı ise düşündürücü. Çünkü insanlar, köklü geleneklerin ve toplumsal görüşlerin etkisi altında kalarak mevcut düzeni sorgulamıyor, değiştirmeye yanaşmıyorlar.

Halkın ne istediğini tam olarak bilemediği bir ortamda, sistem kendi hedeflerini çok iyi biliyor. Özellikle bu topraklarda laikliğin benimsenmesi ve gelecekte tek sistem olarak kalması için çocuklar, kasıtlı olarak kendi ideolojileri doğrultusunda yetiştiriliyor ve âdeta sisteme entegre ediliyor. Müslümanlar ise hem kendi çocuklarını hem de çevresindeki gençleri İslam’ın birer neferi olarak görmek istiyor. Peki, gençleri kazanmak kolay mıdır?

Sistem, şeriatın hâkim olmasını arzu edenlere göz açtırmaz ve onlara ağır bedeller ödetir. Allah'ın düzenini isteyen ve insanları aydınlatmaya çalışanlar tehdit, hapis ve sürgün gibi cezalarla karşılaşır. Bu durum, kimsenin bu davaya soyunmaması için caydırıcı bir etki yaratır. Sonuçta maalesef insanlar İslam’dan uzaklaşırlar. Böylece hem gençlere hem de ebeveynlere hesap gününde ağır bir yük kalır.

Bu tabloyu gören Müslümanların zorlu hesap günü gelmeden önce pes etmeden mücadelelerine devam etmesi gerekir. Bu mücadele sonucu kendi ayaklarımızın kaymamasını murad ederiz. Diğer taraftan gençlere de doğru yolu göstermeyi umarız. Muvaffakiyet Allah’tandır.

Ne olacak bu gençlerin hali?

Öncelikle hem gençler hem de onların ebeveynleri dünyalık yönden sakin olmalıdırlar. Yani hayata dair endişeler, gelecek kaygısı, kariyer planlaması konusunda telaşa gerek yoktur. Baskılar, zorlamalar yahut gevşek bırakmalar aleyhimize dönebilecek tavırlardır. Öncelikle her yaşa uygun olacak şekilde yapmanız gerekeni yapın, sonra da Allah’a güvenin. Allah’ın bir planının olduğunu hiçbir zaman unutmayın.

Mesela kendinizi tren bekleyen yolcu olarak hayal edin. Elinizde bilet falan yok, erken gitmelisiniz ve sıra beklemelisiniz. Yine tren geldiğinde arkaya kalmayıp bir an önce binip yer kapmalısınız. Bir de ikinci durum olarak şunu hayal edin; biletiniz cebinizde ve hangi dakika giderseniz gidin yerinize oturacak birileri olmayacak, yeriniz boş olacak ve dolayısıyla endişe de yaşamayacaksınız. Hangi durumda gönlünüz rahat olur, huzurunuz kaçmaz? Elbette ki ikincisinde değil mi! İşte yüce Allah’ın kaderi de yerimizin ayrılmış olduğu bir koltuk gibidir. Bizim rızkımız, kariyerimiz, eşimiz ve çocuklarımız mutlaka bizi bulacaktır. O yüzden fazla endişelenmeye gerek yoktur. Biraz gayret etmemiz yeterlidir.

Rabbe uzak her yaşam, derin ruhsal sıkıntılara yol açar. Toplumumuzda evi, işi veya eşi olmayan binlerce genç var. Büyük hayallerle yola çıksalar da, zar zor buldukları işlerde asgari ücretle çalışıp, bunun neticesinde ne ev sahibi olabilmenin ne de evlenebilmenin çok zor olduğunu anlarlar. Beklentilerinin karşılığında ellerine geçen azıcık parayı gördüklerinde büyük hayal kırıklıkları yaşarlar. Dışarıdan bakıldığında "nasıl olur da çözülmez" diyeceğimiz sorunları aşamayarak intiharın eşiğine gelmiş pek çok kişi bulunmakta. Peki, bu durumda kurtuluş nerede?

1) Bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu unutma! İbrahim’i (as) ateşe, Yûsuf’u (as) zindana atmış, Rasûlullah’ı (sav) taşa tutmuş insanlardan sen ne bekliyorsun! En güçsüz olduğun yer olan zindanda olsan da, yahut güç sahibi olup iktidara gelsen de Yûsuf (as) gibi izzetli davranmaktan ayrılma. Zira hepsi birer imtihan. “Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”[3] Yolda karşılaşacağı zorlukları önceden bilen bir kimse, musibetlere karşı daha dirençli olur. Ama yolunun güllerle kaplı olduğunu zanneden biri, ilk dikende bile yıkılabilir. Hayatın inişleri ve çıkışları olduğunu bilmek, bizi daha güçlü kılar.

2) “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin.”[4] Yüce Allah'ın her şeyin sahibi olduğunu asla unutmayın. O, aynı zamanda sebeplerin de Rabbidir. Bir şey ne kadar imkânsız gibi görünse de Allah sizin için onlarca sebep yaratır ve olması gereken mutlaka gerçekleşir.

Şuayb'ın (as) kızının Musa (as) ile evlendiği kıssayı bir düşünün: Musa (as) bir kavgaya karışacak, kazayla bir adam öldürecek, yönetim onu ölüme mahkûm edecek, Musa'nın (as) yolu Medyen'e düşecek, orada dinlenmekte olan iki kızın koyunlarını sulayacak ve bu sayede Şuayb (as) ile tanışacak... Yüce Allah, tüm bu sebepleri onlar için bir araya getirdi ve Musa (as), Şuayb'ın (as) yanında 8-10 yıl çalışarak kızıyla evlendi. O halde Allah, her şeye Kadir’dir.

3) Allah’tan korkarsanız, bir çıkış yolu ihsan edilir. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Kim Allah'tan korkarsa, O ona bir çıkış yolu gösterir ve onu beklemediği yerden rızıklandırır."[5] Bu ayetler bize, Allah'a karşı takva sahibi olmanın, yani O'nun emirlerine uyup yasaklarından sakınmanın, dünyevi ve uhrevi zorluklara karşı bir kalkan olduğunu gösterir. Allah'tan korkan bir kimse, sıkıntılarla karşılaştığında ümitsizliğe düşmez; aksine, Allah'ın kendisine bir kapı açacağına ve onu dara düşürmeyeceğine dair güçlü bir inanca sahip olur. Bu inanç, en zor anlarda bile kişiye direnme gücü verir ve çözüm yolları aramasına vesile olur.

4) Bir kere cennete daldırılıp çıkartılınca geçmişi unutacaksın! Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Cennet ehlinden, dünyada en çok sıkıntı çekmiş olan kişi getirilip cennete bir daldırılıp çıkarılır. Sonra ona: 'Ey Âdemoğlu! Hiç sıkıntı gördün mü? Hiç şiddet ve mihnet yaşadın mı?' diye sorulur. O da: 'Hayır, Rabbim! Vallahi ben hiç sıkıntı görmedim, hiç şiddet ve mihnet yaşamadım' der."[6] Bu, dünya hayatında çektiğimiz her türlü acı, keder ve hayal kırıklığının, cennetin bir anlık lezzeti karşısında tamamen önemsizleşeceğini ve unutulacağını ifade eder. Bu perspektif, zor zamanlarda bile sabretmek için büyük bir motivasyon kaynağıdır.

5) Allah’a tevekkül edin. Sıkıntılarınızı Rabbinize arz edin. Aciz kaldığınızı itiraf edip, yardım dileyin. Nûh (as) da yaptığı davette aciz kalmış ve Rabbine şöyle nida etmişti;
“O da Rabbine, “Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et” diye dua etti.”[7]

Boş Vakitlerin Hesabını Verebilir miyiz?

Boş vakitlerimizin hesabı da elbette sorulacak. Ne yazık ki günümüz Müslümanları zamanlarını genellikle faydasız şeylerle geçiriyor. Dinlerine ayırdıkları vakitlerde ise tartışmaları takip ediyor, çekişmeleri seviyorlar. "Kim kimden ayrılmış, kim kime reddiye vermiş" gibi konulara aşırı ilgi gösteriliyor. Reddiye videoları izlenme rekorları kırıyor. Tüm bunlar, gençliğin, zamanın ve ömrün kıymetini bilmeyişimizin açık bir göstergesi değil mi?

Şayet ümmet, imam Şafi’nin (rahimehullah) nasihatini tutsa ihtilafların çoğu azalırdı. “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

Kur’an-ı Kerim’i Arapçadan okuyan, mealine bakan, üzerine tefekkür eden ve sonra da tefsirine bakan bir kimse düşünün. Yahut hadis kitaplarını okuyan, şerhlerini anlamaya çalışan ve bunları müzakere eden Müslümanları... Böyle kimselerin batıla ayıracakları zamanları kalır mıydı?

Muâviye bin Kurre (ra) de; “Kıyâ­met günü en şiddetli hesap, boş vaktin hesabıdır” buyurmuştur.

Müslümanın işleri vaktinden çoktur! Komşunuza tebliğ yapın, hediye verin. Akraba ziyaretlerini unutmayın. Müslümanların arasını bulun. İnsanlara tatlı söz söyleyin. Ama vaktinizi zayi etmeyin.

İmam Gazâlî’nin vakit israfına karşı şu ikazı çok ibretlidir: “Oğul! Farz et ki bugün öldün. Hayatında geçirdiğin gaflet anlarına ne kadar üzüleceksin. Âh, keşke diyeceksin. Lâkin heyhât!”

Müslümanlar zor zamanlarda Allah’a daha çok yaklaşmalıdır. Dolayısıyla ibadeti ve secdeleri arttırın. Sağlıklı bedenlerinizin şükrü olarak kuşluk namazını unutmayın. Gece kıyamlarında Rabbinizle buluşun. İnsanlar yumuşak yataklarını tercih ederken, siz ellerinizi açıp yüce Allah’tan bağışlanma isteyin. Kendi nefsiyle cihadı kazanamamış kimseler, düşmanları nasıl yenebilir ki?

Boşa harcanan zaman, telafisi mümkün olmayan acı bir kayıptır. Zira geçmişe ait bütün dosyalar kapanmıştır. Ancak israf edilen zamanların nedametiyle (pişmanlığıyla) dua, tövbe ve istiğfara yönelerek Allah’a iltica etmek suretiyle, hiç olmazsa manen telafisi için gayret göstermeliyiz.

Cüneyd-i Bağdâdî şöyle dedi: “Dünyanın bir günü, âhiretin bin yılından hayırlıdır. Zira kazanç ve kayıp keyfiyetleri bu dünyaya aittir. Âhirette artık kazanmak veya kaybetmek yoktur.”

Evet, maalesef durum bundan da acı ki, dinimize hiç zaman ayırmıyoruz, namazı bile hızlıca kılıp geçiyoruz. Peki, ama sonuçta ne olacak? Bu bahanelerle kendimizi ve ailemizi kurtarabilecek miyiz? Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Size orada (dünyada iken), öğüt alabilecek olanın düşünüp ders çıkarabileceği kadar ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı (elçiler ve davetçiler de) gelmişti.”[8]

E. Hamdi Yazır der ki: “Yani ikamet yurdu, ikametgâh, ikamet vatanı, kalınacak yurt, düşünüp anlayacak kimsenin düşüneceği kadar bir süre size ömür vermedik mi? ‘Tecrübe zamanı’ olarak söylenen bu süreyi yaşayan bir kimse için yaratanını bilmemekte bir özür kalmamıştır. Bu süre hakkında çeşitli rivayetler gelmiştir. Altmış, kırk altı, kırk, büluğ yaşı, yirmi, yirmiden altmışa kadar denilmiş ise de gerçek yüzünü Allah bilir. Büluğdan sonra her ölen hakkında bu süre gerçekleşmiş demektir.”

Seyyid Kutub ise ayet hakkında şöyle der: “Belli ki pişmanlıklarını, yanlış yolda olduklarını ve tutumlarını değiştirmeye kararlı olduklarını dile getiriyorlar. Ama iş işten geçtikten sonra… Nitekim kendilerine verilen kesin cevap hemen kulaklarımızda yankılanıyor. Bu cevap sert bir azar içeriyor.”

Ömrünüzün size sağladığı geniş fırsattan yararlanamadınız. Oysa bu fırsat, düşünmek isteyenlerin düşünmeleri için yeterli idi. Üstelik "Ayrıca size uyarıcı da gelmişti."[9]

Bu uyarmayı ve sakındırmayı pekiştiren bir etkendi. Fakat aklınızı başınıza toplamadınız, çekinmeden sapıklığınızı sürdürdünüz. Öyleyse "Şimdi azabı tadın bakalım."

Nasıl Geçsin Hayatın

Yani, neler umuyorsun, ne ile karşılaşmak istiyorsun, vaktini nerede geçirmek istiyorsun, paranı nerede harcamak, neler konuşmak, kimlerle vakit geçirmek istiyorsun…?

Rabbimiz ise kalbimizi bilmektedir. Zikirle, Kur’an’la, sünnetle ne kadar birlikte olmak istediğimizi bilmektedir. Biz ise hâlâ oyalanmaktayız. Rabbim hepimize tertemiz sayfalar vermiş ve veriyor. Dün çok mu günah işledin, problem değil; bugün yeni temiz bir sayfan var. Rabbimiz bize, irade vermiş ve bu irade ile hayırlı amellere koşturmamızı istiyor. “Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Bu cennet, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmıştır.”[10]

Neden fitneler, polemikler, boş şeyler, dedikodular, iftiralar, laf getirip götürmeler üzerine konuşalım ki! Bunlar Müslümana yakışmaz. Bize yakışan, Allah’ın razı olduğu ameller arasında yorulup durmaktır. “O halde mühim bir işi bitirdiğinde hemen başka bir mühim işe sarıl.”[11]

Bir iş bittiğinde diğer bir işe geçmek mühimdir. Eğer hayırlı amellere alışmazsak ya boş şeylerle uğraşırız ya da günah işlere dalarız. İnsan alışan bir varlıktır ve her ne ile uğraşırsak zamanla alışkanlıklarımız kalıcı olabiliyor. Kötü alışkanlıklar ise malum olduğu üzere kolay kolay bırakılamıyor. Elbette ki bunun bir neticesi/hesabı olacaktır. Rabbimiz zamana yemin etmiştir. Hem onun değerine dikkat çekmek için, hem de sözünü daha iyi vurgulamak için.

Bir kum saati misali, ömür sermayemiz tersine çevrilmiş ve hızla akıp gitmektedir. Sorarım size, seneleri sayabilen var mı? Geçen 20 seneye baksanıza, nasılda hızlı geçti, sanki yaşanmamış gibi… O halde şu yaşınıza -varsa şayet- bir 20 sene daha koyun, yaşınız kaç olur, haliniz nice olur! “Andolsun zamana ki, insan kesinlikle hüsran içindedir.”[12]

Useyd bin Hudayr şöyle dedi: “Bütün arzum, ömrümü 3 hal üzere geçirmek ve bu hallerden hiçbir zaman ayrılmamaktır. Bunlar Kur'an okuduğum veya dinlediğim zamanki halim; Resulullah'ın konuşmasını dinlediğim zamanki halim ve bir cenazeyi gördüm zamanki halimdir.”

Bizlerin de sahabeleri örnek almamız gerekiyor. Allah’a dua edelim ve bir de programlı olalım. Unutmayalım ki, her anımız bize verilen bir fırsat ve her nefesimiz, kıyamet günündeki hesabımızın bir parçasıdır. Öyleyse, her günümüzü Rabbimizin rızasını kazanma yolunda bir adım daha atmak için değerlendirelim.

Nereden Kazandın Nereye Harcadın…

Hesap gününün en kritik sorularından ikisi, kazancımızın ve harcamalarımızın mahiyetine dair olacak: "Nereden kazandın?" ve "Nereye harcadın?" Miktarının azlığı ya da çokluğu fark etmeksizin, herkes eline geçen her kuruşun ve onu harcadığı her yerin hesabını verecektir. Para kazanırken yaptığımız iş; ister hizmet, ister işçilik, ister ticaret olsun, meşru yollardan elde edilmeli ve emeğimizin ya da ürünümüzün karşılığı adil bir şekilde belirlenmelidir. "Bu mal bu fiyata değer miydi?", "Yapılan işçilik hakkı mıydı?", "Kusurlu mal mı satıldı?", "Hizmet eksik mi oldu?" gibi sorulara herkes muhatap olacaktır. Zira Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin.”[13]

Haksız ve haram yollardan elde edilen kazançların sorgusunun olacağı gibi, haram ve boş şeylere harcamanın da sorgusu olacaktır. “Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.”[14]

Tüm eylemlerimizden hesaba çekileceğimiz o gün, hiç şüphesiz zorlu bir gün olacaktır. Zira sıkıntılar doruk noktasına ulaşacak, insanlar günahları ölçüsünde tere batacak, aç ve susuz, konuşamaz bir halde uzun sürecek bir bekleyiş ve hesapla yüzleşeceklerdir. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: "İnsanlar, işledikleri kötü amelleri kadar tere batarlar. Onlardan bir kısmı topuklarına, bir kısmı dizlerine, bazıları kuşak yerlerine kadar ter içinde kalır; bazılarının da ter âdeta ağızlarına gem vurur" buyurarak eliyle ağzına işaret etti."[15]

“Bugün, zor bir gündür!”[16] Hesap günü zorlu bir gündür ve müstekbirler de hesap verecektir. Dünyada gücüne güvenen, vahye muhalif kanunlar çıkaran, egemenlik iddia eden nicelerini gördük. Küçük bir işyerinde bile bu duygularını tatmin etmek isteyen insanlar vardır. İnsan haddini bilmeli ve tuğyana kaçmamalıdır. Kendini büyük görmenin cezası çetindir.

“İşte o gün, gerçek mülk ve hükümranlığın, (tek egemenlik hakkının) Rahman (olan Allah)ın (olduğunu herkes görüp bilecektir). İnkâr edenler için ise oldukça zorlu bir gün (gerçekleşecektir).”[17]

O gün mülk, egemenlik, hâkimiyet, hükümranlık ve söz hakkı, hak olarak Rahmân’a aittir. O gün Allah’tan başka mülk ve otorite sahibi, söz sahibi yoktur. Sanki bugün mülk O’na ait değil mi de o gün O’nun olacak? Yâni sanki bugün egemen O değil mi ki; o gün O olacak? Evet elbette bugün de mülk O’nundur, bugün de saltanat O’nundur, bugün de egemen O’dur.

“Evet, tüm insanların dirilip hesaba çekildikleri bir ortamda soruyor Rabbimiz: “Bugün mülk kimindir?” “Mülk kimin bugün?” “Mâlikiyet kimin bugün?” “Mallarınız, mülkleriniz, paralarınız, pullarınız, evleriniz dükkânlarınız kimin bugün?” “Egemenlik ve hüküm kimin bugün?”

Bugün gücü, yetkiyi elinde bulundurup da ‘Egemen biziz, bizim sözümüz geçer’ diyerek, Allah’a söz hakkı bırakmayanlar, Kur’an ve sünnetten bağımsız yönetimde bulunanlar, büyük bir mesuliyetin altındadır. Hem kendilerini hem de insanları ahirette zor bir hesabın içine sokuyorlar. Rabbim, onların fitnelerinden Müslümanları muhafaza buyursun.

Amel Etmeyecektin Neden Öğrendin!

İlim öğrenmekteki amacımız; kültürümüzü arttırmak, diploma almak, birilerine üstün gelmek, âlim dedirtmek olmamalıdır. İhlâs olmalı, amel etmek olmalı, Allah’ın –ama sadece Allah’ın- rızası olmalıdır. Nebi (sav) şöyle buyurdu: “Kim bildiği ile amel ederse, Allah Teâlâ ona bilmediklerini öğretir. Onu amelde muvaffak kılar. Sonuçta kul cenneti hak eder. Kim de bildiği ile amel etmezse, bildiğinde de şaşırır. Allah onu amelde muvaffak kılmaz. Sonuçta cehennemi hak eder.”[18]

Ölüm ve hesap günü gelmeden önce, Allah'ın dinini öğrenmeye gayret edelim. Atalarımızdan duyduğumuz eksik bilgilerle yetinmeyip, Kur'an ve sünnetin sağlam rehberliğinden faydalanalım. Tevhidin gerçek anlamını ve şirkin yıkıcı zararlarını iyice kavrayıp, hayatımızı bu doğrultuda şekillendirelim ki, akıbetimiz pişmanlık olmasın. Unutmayalım ki hadislerde de belirtildiği üzere hepimize, "İlminle ne amel ettin?" diye sorulacaktır. Şayet gaflet içinde olursak, bu soruya nasıl bir cevap verebiliriz ki?

Sonuç olarak; her bir insan ve bizler de gençliğimizin, ömrümüzün hesabını vereceğiz. Malı nereden kazandık nereye harcadık ve bildiklerimizle ne amel ettik. Bunların hesabıyla mutlaka karşılaşacağız.

Rabbim, ömrümüzü hayırla geçiren, gençliğin kıymetini bilen, nereden kazanıp nereye harcadığına dikkat eden, ilmiyle de Allah’ın rızası için amel eden kullarından eylesin. Âmin.
 


[1] (Tirmizi)

[2] 59/Haşr 18

[3] 21/Enbiyâ 35

[4] 2/Bakara 153

[5] 99/Talak 2-3

[6] (Müslim)

[7] 54/Kamer 10

[8] 35/Fâtır 37

[9] 35/Fâtır 37

[10] 3/Âl-i İmrân 133

[11] 94/İnşirah 7

[12] 103/Asr 1-2

[13] 2/Bakara 188

[14] 17/İsrâ 27

[15] Müslim ve Tirmizi.

[16] 11/Hûd 77

[17] 25/Furkân 26

[18] Ebu Nuaym