Kur’an’ı kerimde Allah’ın (cc) üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de kullarını farklı ve değişik konularda imtihan edeceği gerçeğidir. Küçük olsun, büyük olsun herkes için kaldırabileceği oranda Allah (cc) tarafından denenmeler söz konusu olacaktır. Bu kaçınılmazdır, tabiidir. İmtihanlar kişilerdeki iman boyutunun derecesini ortaya çıkarması, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmesi için Allah’ın (cc) takdir ettiği bir sünnetullahtır. İmtihan bilincinde olup Allah’a iman eden muttaki kullar imtihanların Allah’tan geldiğine iman ederler, teslimiyet içerisinde olarak imanları daha da artar. Ancak imtihan bilincinin farkında olmayanlar ise gelecek belalara, sıkıntılara katlanamayıp fitneye düşmeleri an meselesi olur.

İlk neslin mümtaz şahsiyetleri başlarına gelecek olan ağır imtihanların farkına vararak, bilinçli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı. Çünkü bu imtihanların Allah’tan geldiğine inanıyorlar, sabretmelerinin karşılığında kıyamet gününde eksiksiz bir şekilde mükâfatların verileceğine iman ediyorlardı.  Her nefsin, sonunda Allah’a döneceğini aynel yakin bir şekilde bildiklerinden dolayı dünya hayatındaki belaları ve sıkıntıları ahiret hayatını kaybettirecek bir amele dönüştürmekten son derece korkuyorlardı. Dertleri ve amaçları Allah’ı razı etmek, Allah’ın gazabından kaçmak idi.

Sahabe neslini bu hale sevk eden husus Allah’ın ve Rasulünün buyruklarıydı. Sahabelerin içlerinde olup okuma yazma bilmeyenler, yıllardır para ile satılıp köle olanlar bile bu hale evrilmeleri tam Kur’an-i bir müzicedir. Değişimi istediklerinden dolayı vahiy bu nesli baştan sona değiştirdi. Değişmek isteyen bütün insanlığa da birer örnek oldular.

Küfrün hâkim olduğu yerlerde Allah’ın isteği gibi imana sahip olabilmek ve bunu sürdürebilmek gerçekten büyük bir gayreti ve azmi gerektirir. İmtihanların dozu daha da artar. Küffar güçler, müminleri döndürebilmeleri ve sindirebilmeleri için birçok tuzak kurarlar. Kimi zaman sert tavırlarla kimi zaman yumuşak tavırlarla. Müminler uyanık olmalı Allah’tan yardım isteyerek imtihanların bir şekilde üstesinden gelmeleri gerekmektedir.

Müminlerin en zor ve en meşakkatli görevlerinden birisi de insanları Allah’ın dinine davet etmektir. Tarih boyunca tüm Resullerin hayatlarına Kuran’ın çerçevesinde baktığımızda o toplumun muhataplarına daveti sunduklarında daha önce sevilen, sayılan ve değer verilen Rasullere karşı hemen düşmanlıklarını ortaya koydular. Bundan dolayı da Allah (cc) Rasulüne, davet sahasına ineceği zaman ne gibi durumlarla karşı karşıya geleceğini haber etmekte ve indireceği vahyi taşıyabilmesi için onu eğitmekteydi. Nitekim ilk inen ayetlerin birisi şuydu:

“Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”[1]

Buna göre ayetin, daha önceki ayetlerle münasebeti şöyledir: Allah Teâlâ, Muhammed’e (sav), gece namaz kılmasını emredince sanki "Biz sana gece kıyamını (namazını) emrettik. Çünkü sana, büyük bir söz vahyediyoruz. Binâenaleyh kendini bu büyük sözü almaya müsait hale getirmek için mutlaka gayret göstermen gerekir. Kendini buna hazırlaman da ancak gece namazı kılmanla olur. Çünkü kapkaranlık gecede insan, Allah'a ibadetle meşgul olur, O'nun zikrine yönelir, O'na övgüde bulunur, huzurunda yalvarır-yakarır ve bütün bunları yaparken de orada maddî-manevî hiç başka bir engel yer almaz ise, insanın nefsi Allah'ın celalinin, kendisinde ışıldamasına müsait hale gelir. İnsan olarak taşıdığı güç nisbetinde, hem tam bir tecerrüde, hem de büyük bir inkişafa hazır hale gelir. Gece namazının, nefsin bu şeylere müsait hale gelmesinde bir tesiri bulunduğu için Allah (cc) "Ben sana gece namazını kılmanı emrettim. Çünkü sana ağır bir söz vahyediyoruz. O halde kendini bunu alacak hale getirmeye gayret et" demiştir.[2]

O zaman müminler kendileri her türlü imtihanlara hazırlamaları gerekir. Çünkü tevhid daveti haktan yüz çeviren kimselere çok ağır gelir. Akabinde ise onlardan birçok eziyet ve cefa gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Rabbimiz Teala şöyle buyurmaktadır:

“And olsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.”[3]

Âlimler bu denemenin ne ile olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "Bundan murad,  müslümanların başına gelen zorluk, fakirlik, kâfirler eliyle gelen ölüm, yaralama ve bozgundur” demişlerdir. Yine “Cihadda sabra yapışmaları emredilme ile de denenmişlerdir" demişlerdir.

Hasan el-Basri (ra) ise bundan maksadın, namaz, zekat, cihad gibi bedenî ve mâlî olan, meşakkatli ve güç mükellefiyetler olduğunu söylemiştir.

Allah (cc), "Sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan birçok eziyet duyacaksınız" buyruğundan maksat, yahudilerin, hristiyanların ve müşriklerin, müslümanlara karşı yaptıkları her türlü eziyettir. Çünkü ehl-i kitap "Üzeyir Allah'ın oğludur; “İsa, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsüdür" diyor ve ellerinden gelen her şey ile, Rasulullah’a (sav) eziyet ediyorlardı. Ka'b İbn Eşref, onu hicvetmiş ve insanları ona muhalefet etmeye teşvik etmiştir. Müşrikler de insanları Rasulullah’a (sav) inanmamaya teşvik etmiş, onunla savaşmak için ordular toplamış ve müslümanları ona yardım etmekten alıkoymaya uğraşmışlardır. [4]

Ayetin sonlarında Ehl-i Kitabın ve müşriklerin eziyetlerine karşı Müminlerin yapması gereken hususlara yer verilmiştir. Bu da Allah’a karşı takvalı olmak ve sabretmek…

Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.”

Tağutların egemen olduğu yerlerde müminlere çok büyük görevler düşmektedir. Düşman tektir, hasım bellidir. O da tağutlar ve onlara destek veren kimselerdir. Müminlerle olan lafzi ihtilaflarımızı kenara koyup bütün çabamızı, mücadelemizi, enerjimizi düşmanlarımıza karşı kullanmamız gerekmektedir. Her ne kadar birlikte hareket edemezsek bile. Ama maalesef bunda genel anlamda başarılı olamıyoruz. Yapılması gereken o kadar iş varken birbirimizle uğraşmaktan yol alamıyoruz. Bunları bırakıp kendimizi, ailemizi eğitmeli; toplumumuza olan sorumluluklarımızı belirleyip hemen işe koyulmamız gerekmektedir. Müslümanlara karşı hüsn-i zannımızı üst seviye tutmalı ve birbirimize karşı ahde vefalı olmalıyız.

Nitekim Nebi (as) şöyle buyurmaktadır:

“Emanete riayet etmeyenin imanı; Ahde vefası olmayanın da dini yoktur.”[5]
 
 


[1] (73/Müzzemmil 5)

[2] (Tefsiru’l-Kebir)

[3] (3/Al-i İmran 186)

[4] (Tefsiru’l-Kebir)

[5] (Müsned-i Ahmed)