Sehl bin Sa’d’dan (radiyallahu anh) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cibril (aleyhisselam) Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve şöyle dedi:
Ey Muhammed,
· Dilediğin gibi yaşa, sonunda öleceksin!
· Dilediğini sev, bir gün ondan ayrılacaksın.
· İstediğini yap, sonunda mutlaka karşılığını göreceksin.
Ey Muhammed,
· Bil ki mü'minin şerefi gece kıyamıdır.
· İzzeti ise, insanlardan istememesidir (müstağni olmasıdır).[1]
Ne kadar öz ve ne kadar güzel nasihatler. Bizim de ihtiyacımız var değil mi böyle nasihatlere, hatta daha fazlasına? Evet, bizler nasihate muhtacız aslında. Çünkü zayıfız, unutkanız, cahiliz, gafletteyiz. İşte, beşer olmanın verdiği bu eksiklikler sebebi ile hep bir nasihate ihtiyacımız var ve nasihatçilere de.
Nasihate ve nasihatçilere olan ihtiyacımıza rağmen, günümüzde bu konuya yeteri kadar önem verilmiyor. Ya nasihat edilmiyor ya da edilen nasihat alınmıyor. Bu problemin birçok sebebi var muhakkak. Ama bu yazımızda bir kaçına değinmekle yetineceğiz.
Nasihat almamanın en önemli sebeplerinden biri, kişinin kalbinde kibir barındırmasıdır. Çünkü Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) bizlere kibrin tanımını yaparken, hakkı kabul etmemek olduğunu söylüyor.
“ Kibir ise hakikati reddetmek ve insanları küçümsemektir.” [2]
Nasihat etmeme veya edememenin sebeplerine değinecek olursak ki hadisimizle alakalı olan kısımda burası; Kimi, nasihat ettiği zaman muhatabından alacağı tepkiyi düşünerek bundan geri duruyor. Kimi de nasihat edeceği meseleyi küçük görüyor, hafife alıyor veya nasihat edeceği kişinin kendisinden daha ilimli olduğunu düşünüyor ve nasihate gerek duymuyor.
Çok karşılaşıyoruz bu durumlarla. Mesela, ilim talebesi ya da hocalara nasihat edilememesi gibi. Günümüzde İslami/tevhidi hareketi temsil ettiğini söyleyen bazı gruplar, davet davet diyerek birçok sapmaya, hataya düşüyor, nasihat edildiği zaman kabul etmiyor, üstelik sizi cahil, hasetçi, fitneci ilan ediyorlar. Ama asıl dikkat çekilmesi gereken nokta ise “hocanın bir bildiği vardır” diyerek bu sapmalara susan, rahatsızlık duysa bile ses çıkarmayan, nasihat etmeyen tabileri veya sempatizanlarıdır. Belki onlar nasihat etse kardeşleri, abileri, hocaları yanlışlarını fark edecek ve düzelecekler. Evet, nasihat etmiyorlar, kendileri etmedikleri gibi edilmesinden de rahatsızlık duyuyorlar ve dahası nasihatçileri de sevmiyorlar. Bu düşünceye sahip olan kişilerin, bu söylediklerimize de verecekleri bir cevap mutlaka ki vardır. Ama nasihatçileri sevmemek Müslümanın özelliklerinden değildir.
Artık, Salih onlardan yüz çevirdi ve "Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasihatte bulundum. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz" dedi. [3]
Hocalardan örnek verdim. Çünkü hocaların yaptıkları, yalnız kendileriyle ilgili olmaktan çıkıp, onlarca, yüzlerce kişiyi etkiliyor. Örneğin, ümmetin içinde kolayca çözülebilecek küçücük bir mesele, hocaların hata yapmaları ve yanındakilerinde bu yapılan hataları düzeltmek için nasihat etmemeleri sebebiyle, Müslümanların gündemini meşgul eden kocaman bir mesele halini alabiliyor.
Nasihatçiler lazım, bir yanlışta, hatada, sapmada, nasihatin küçüğü büyüğü olmaz deyip, karşısındaki âlimmiş hocaymış önemsemeden (adap kuralları dâhilinde), sonrasında da alabileceği tepkiden korkmadan nasihat edecek nasihatçiler. Bazen bir tek kelime, bir yönlendirme, bir soru bile yeterli gelebilir. Bizlerde uzun uzun nasihat edemeyecek olsak da, karşımızdaki bizden ilimli olsa da, bir kelimeyle bile nasihat edebiliriz. Belki de nasihatimiz fayda verir, bir kardeşimizi gafletten uyandırabilir, bir hocamızın yanlışını düzeltebiliriz.
Senedi zayıf olsada, Ömer’in (radiyallahu anh) sürekli hatırda tutulması gereken bir sözü var bu konuda. Derki: Yanlış yaptığımızda bizi uyarmazsanız sizde, uyardığınız halde sizi dinlemezsek bizde hayır yoktur.
Dikkat çekmek isterim ki, bu illa kişinin bilmediği bir mesele olması gerekmez. Bazen insanlar bildikleri hususlarda da hata yapar, gaflete düşebilirler. Bizim yapmamız gereken ise, rabbimizin şu ayetini düşünerek nasihat edip, fayda vermesini ummaktır.
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir. [4]
Kapak yazımızda geçen, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatıyla birlikte Ömer’in (radiyallahu anh) düştüğü durum sonrası, Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), ona nasihat etmesi, uyarması, bu konuya çok iyi bir örnektir. Bunun yanında sahabe ve seleften çok fazla örnek verilebilir ama ben burada sözü çok fazla uzatmadan hadise geçmek adına ve detayları ilerdeki yazılara erteleyerek, sadece İmam Ahmed’in (rahimehullah) Ebu Heysem ile olan kıssasını aktarmak istiyorum.
Biliyorsunuz İmam Ahmed döneminde Abbasi halifesinin Müslümanlara zorla benimsetmek istediği bir akide vardı, kuran mahlûktur akidesi. Bu akide öyle bir fitne oldu ki, kırbaçlarla, hapsetmeyle kabul ettirilmek istenen bir fitne. Bazı âlimler bu fitnenin içine düştü. İşte o günlerde İmam Ahmed sebat edenlerden oldu. Bütün zorluklara dayandı. Gelin, o işkencelere nasıl sabretmiş oğlundan dinleyelim;
Abdullah bin Ahmed bin Hanbel (rahimehullah) anlatır:
Babamı birçok kez, “Allah'ım! Ebu Heysem'i bağışla, Allah'ım! Ebu Heysem'e rahmet et” diye dua ederken işittim.
Dedim ki: Ebu Heysem de kimdir Ey Babacığım?
Dedi ki: Bedevilerden, yüzünü görmediğim biriydi. Celd (kırbaçlanma) günümden bir önceki gece beni karanlık bir zindana koydular. Bir adam beni dürttü ve “Sen Ahmed bin Hanbel misin?” dedi. Ben de “Evet” dedim. Adam “Beni tanıyor musun?” dedi. Ben “Hayır” dedim. Dedi ki: “Ben; Hırsız, içkici ve yol kesen Ebu Heysem'im. Müminlerin Emirinin divanında yazılı olana göre; toplam on sekiz bin kırbaç yedim. Ben bunların hepsine şeytanın yolunda sabrettim. Sen de Allah yolunda (kırbaç yemeye) sabret Ey Ahmed!”
Beni bağladıkları ve kırbaçlamaya başladıkları zaman, sırtıma inen her bir kırbaçta Ebu Heysem'in sözünü hatırladım ve kendi kendime “Allah yolunda sabret Ey Ahmed” dedim.[5]
Görüldüğü gibi İmam Ahmed (rahimehullah) gibi büyük bir âlim bile sabrı ve sabretmenin gerekliliğini bilmesine rağmen, bir hırsızın, içkicinin nasihati ona nasıl fayda verdi.
Hadise gelecek olursak, "Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim."[6] diyen ve dünya hayatını, kulağı kesik, dirisi bile 1 dirhem etmeyecek bir oğlak ölüsünden daha değersiz gören[7], kendisine gelen vahiyle her daim ölüm aklında olan ve bizlere ölümü çokça hatırlatan bir peygambere Cibril (aleyhisselam) ölümü hatırlatıyor. Sadece buda değil! Cibril‘den (aleyhisselam) Allah Rasulu’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), her birinin üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken çok önemli beş nasihat. Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün bu hususlardan gafil olmadığını hepimiz biliyoruz. Peki ya bizler? Bildiğimiz halde gafletteyiz değil mi? Dedik ya bilsek de nasihate muhtacız diye. Ebu Bekir’de olsak Ömer’de olsak herkes gibi nasihate ihtiyacımız var.
Her ne kadar burada nasihat edilen Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) olsa da, onun zatında hepimize yapılan bir nasihat aslında. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın (celle celeluhu) ona verdiği nasihat etme, uyarma görevini yerine getirerek bu nasihatleri bize yöneltiyor.
Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. [8]
Allah Rasulun’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bize yönelttiği bu nasihatleri anlamaya geçmeden önce, şunu belirtmek istiyorum; nasihat etme/alma ve hadisteki bu hususların her biri uzun uzun dersler yapılacak ve yazılar yazılacak hususlar. Benim buradaki amacım ise kısa ve öz bir şekilde, nasihat etmeyi ve hadisteki nasihatleri hatırlatmaktır. Allah’ın (celle celeluhu) yardımıyla ilerleyen yazılarımızda Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerini anlayama çalışırken, bunların her birine uzun uzun yer vereceğiz.
1- Dilediğin gibi yaşa, öleceksin. Ne kadar yaşarsan yaşa, nasıl yaşarsan yaşa, nerede yaşarsan yaşa öleceksin. Hepimiz çok iyi biliyoruz öleceğimizi ama bir o kadarda unutuyoruz. Hipermetrop[9] rahatsızlığı var sanırım bizde, yalnız bu defa gözlerde değil kalplerde. Yani uzak olanı iyi görüp yakını göremiyoruz. Uzun vadede yapacaklarımızı iyi hesaplıyor, iyi düşünüyor, iyi planlar yapıyoruz ama birkaç dakika sonra gelebilecek kadar yakın olan ölüm gerçeğini düşünmüyoruz. Bu öyle bir gerçek ki kimsenin inkâr edemediği, yokmuş gibi yaşasa da mutlaka başına geleceğini bildiği bir gerçek. Kur’an’da ve sünnette sürekli hatırlatılıp uyarıldığımız bir gerçek.
Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.[10]
De ki: "Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız."[11]
De ki: "Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah'a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir."[12]
Bu ayetler Allah’ın bizi uyardığı ayetlerden sadece bir kaçı, daha birçok ayet sayabiliriz. Hatta direk ölüm olmayıp, ahiretle, cennet ve cehennemle, hesapla, sorguyla ölüme işaret eden, ölümü hatırlatan ayetleri de düşünecek olursak, unutmak aslında pek mümkün olmaz.
Hipermetrop demiştik bu hastalığın adına. Peki, bu hastalığı nasıl tedavi edeceğiz? Onu da Allah Rasulu’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrenelim.
Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.[13]
Bir yakınımız öldüğünde hatırlıyoruz ölümü ve düşünmeye başlıyoruz kabirdeki durumumuzu, sonrasındaki sorguyu, hesabı. Amellerimiz aklımıza geliyor ve ölümle amel defterinin kapandığını, amellerin son bulduğunu[14] hatırlıyoruz ve ağzımızın tadı kaçıyor, tıpkı Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) dediği gibi. Oysa bu tavsiyesini yerine getirsek, çokça ansak ölümü, salih amel için çalışır, günah işlemekten sakınırdık.
Şimdilik amacıma ulaştığımı düşünerek bu bölümü bir hadisle sonlandırmak istiyorum. Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “mü’minlerin en akıllısı kimdir?” denildiği zaman, şöyle cevap vermiştir:
Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.[15]
2- Dilediğini sev, bir gün mutlaka ondan ayrılacaksın. Kimi seversen sev ne kadar seversen sev ayrılacaksın. Seni büyüten anandan, babandan; sana destek olan kardeşlerinden; aile kurduğun, sana göz aydınlığı olan eşinden; kıyamadığın, çok sevdiğin çocuklarından; sohbet etmekten hoşlandığın dostlarından… Sadece sevdiğin insanlardan değil bu ayrılık, aynı zamanda maldan, mülkten, makamdan, mevkiden, neyi seviyorsan ondan. Tabi bu ayrılık ölümle gerçekleşiyor. Ya senin ölümünle ya da sevdiklerinin. Allah Rasulu’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) düşünelim o çok sevdiği eşi Hatice’den ayrılmadı mı? Çocuklarının, torunlarının ölümünü yaşamadı mı? Ya sahabeler, imanlarının gereği olarak çok sevdikleri, “anam babam sana feda olsun” dedikleri Allah Rasulu’nunden (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrılmadılar mı?
Ölümle gerçekleşen bu ayrılıkların bir istisnası var. Öldüğümüzde bizden ayrılmayan, bizimle birlikte kabre gelen, bizi bırakmayan tek bir şey var o da amellerimiz.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri (onunla) kalır; ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır.[16]
Bizi terk etmeyecek olan amellerimizi gözden geçirmeli değil miyiz? Eğer, amellerimizi düzeltmemiş, İslam üzere bir hayat yaşamamışsak, bizim ve sevdiklerimizin arasında olan bu ayrılık ahirette de devam edecek, hatta bu sevgi düşmanlığa dönüşecektir.
Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. [17]
Birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın. [18]
Ne kadar korkutucu değil mi? Akıl sahipleri için ne kadar düşündürücü? Sevdiklerinden kaçmak bir tarafa onları fidye vermek… Peki, ne yapmalıyız bu duruma düşmemek ve dünyada ki sevgiyi ve birlikteliği ahirete taşımak için?
Allah’a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır. Ey kullarım, ayetlerimize iman edenler ve emirlerimize boyun eğenler! O gün size korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz, muhteşem bir şekilde karşılanıp ağırlanmak üzere cennete girin. [19]
3- Dilediğini yap, mutlaka karşılığını göreceksin. Günümüzde dilediğini yapmada özgür! insanoğlu, haramları işlemede, emirleri terk etmede, Allah’a karşı haddi aşmada, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık etmede, hatta kendine göre haram helal belirliyerek tağutlaşmada. Ama onların bu özgürlüğü, sistemlerine, putlarına bir laf etmek söz konusu olduğunda ortadan kalkıveriyor.
Muvahhidler ise özgür değillerdir. Onlar kulluk iplerini Allah’a vermiş, Allah’ın istediği şekilde yaşamaya çalışan kullardır. Onların bütün yaşantılarını Allah belirlemiştir. Her kafasına esen şeyi yapmazlar, çünkü bilirler ki her yapılan şeyin bir karşılığı var, zerre miktarda olsa.
Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.[20]
4- Bil ki mü’minin şerefi gece kıyamıdır. Daha ilk inen ayetlerde geldi gece namazı ve Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) terk etmediği bir amel oldu. Çünkü Allah’ın (celle celeluhu) bize bildirdiği gibi bu yük çok ağır bir yük. Dağların bile yüklenemediği bir yük, böylesine bir yükü kaldırabilmemiz için mutlaka ki hazırlıklı olmamız gerekli. Bu hazırlık ise gece namazıyla mümkün olabilir. Çünkü gece namazıyla güçlenir kalbimiz, gece namazıyla yönelir ve yakınlaşır Rabbimize.
Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin. Kur’an’ı tane tane, hakkını vererek oku. Doğrusu biz sana, taşınması zor bir söz vahyedeceğiz. [21]
Rasullullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Gece namazını kılın; çünkü bu sizden önceki salih kulların devam ettiği, Allah'a yaklaşmaya vesile olan, günahları örten ve engelleyen bir ibadettir.[22]
Aişe (radıyallahu anha) validemizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Gece namazını terk etme. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu terk etmezdi. Hasta ve yorgun olduğu zaman oturarak kılardı.[23]
5- Mü’minin izzeti ise insanlardan müstağni olmasıdır.
Bu son madde bir öncekiyle aynı sonuca varıyor aslında. Gece namazıyla rabbine yönelen bir kimse izzeti bulacağı yeri iyi bilir. İzzetin sahibine yönelmiştir zaten, başka yerlerde aramaz.
Her kim izzet istiyorsa bilsin ki, izzet bütünüyle Allah'a aittir.[24]
Dünya ve ahirette şerefi ve izzeti istiyorsan izzetin sahibine itaat et!
[1] Hâkim, Müstedrek, 4/360 no: 7921
[2] Müslim
[3] (7/Araf,79)
[4] (51/Zariyat,55)
[5] Menâkibu'l İmam Ahmed 450,451 - İbnu'l Cevzi
[6] Tirmizi
[7] Müslim
[8] (88/Gâşiye,21)
[9] Hipermetropi: Uzağı görüp, yakını görememe.
[10] (3/Ali İmran, 185)
[11] (33/Ahzab,16)
[12] (62/Cuma,8)
[13] Tirmizi
[14] Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan)."(Tirmizi)
[15] İbn Mace
[16] Muttefekun aleyh
[17] (80/Abese, 33-37)
[18](70/Mearic, 11-14)
[19] (43/Zuhruf,67-70)
[20] ( 99/Zilzal,7-8)
[21] (73/Muzzemmil,1-5)
[22] (Tirmizî, el-Beyhakī)
[23] (Ebû Davûd)
[24] (35/Fatır,10)