Yüce Kur’an Allah’ın kelamı olduğundan dolayı ayetler içerisindeki belagatı ve üslubu son derece muciz olup, hakkıyla okuyanları hayretler içerisine bırakmakta, imani duyguları canlandırmakta ve lezzetin zirvesini yaşatmaktadır. Kur’an’ın dışında hiçbir kitap okuyucularını Kur’an gibi etkisinde bırakamaz, tesir edemez. Çünkü Kur’an, Allah’ın (cc) Rasulüne vahyettiği kelamdır; beşerî sözler değildir. Bu yüzden hiçbir kitapla ya da bir başkasının
sözüne denk tutulması dahi söz konusu olamaz.

Mekkeli müşrikler Allah’ın ayetlerini işittikleri zaman bu sözlerin birileri tarafından uydurulduğunu iddia ederek inanmıyorlardı. Çünkü onların inançlarında Allah (cc) hayata karışmaz, yeryüzünde egemenliğin ve hâkimiyetin kendilerinde olduklarına inanırlardı. Allah’ı (cc) ise sadece “gökleri, yeri yaratır; yağmuru ve karı yağdırır vs.” başka şeye karışmaz şeklinde tasavvur ediyorlardı. Allah (cc) onlara akıllarını alacak şekilde bir hitap buyurur:
     
"Eğer Kulumuza indirdiğimiz Kur’an konu­sunda bir reyb, bir şüphe içindeyseniz, haydi siz de onun benzeri bir sure getiriverin! Allah’tan başka şahitlerinizi de getirin! Eğer sa­mimi iseniz. Bunu yapamazsanız ki asla yapamayacaksı­nız. O Halde kâfirler için hazırlanan ve yakıtı insanlar ve taş­lar olan ateşten sakının!"[1]

Tarihte, Abdullah İbn-i Mukaffa diye bir adam vardı. Arap edebiyatının dâhilerinden kabul edilir. Gerçekten Arap edebiyatını iyi bilirdi. Kelile ve Dimne’yi Arapça’ya kazandıran kişidir. Günün birinde Kur’an’a benzer bir nazire yapmak istemiş. Çevresi ve şeytanı dürtüklemiş “sen bunu bece­rirsin, bu işi ancak içimizden sen kıvırırsın demişler”. Oda tamam demiş. Şöyle hazırlığını yapmış, enine bo­yuna bakmış, kendini toplamış ve Kur’an’ı bu gözle bir daha okumuş. Benzerini yapmak adına dikkatlice Kur’an’ı okurken Hûd suresine ge­lmiş. Hûd suresinde Rabbimiz anlatır: Tufandan önce Allah göğe em­retti: “Ey gök su indir!” buyurdu. Gök de bu emre imtisalen suyunu in­dirdi. Sonra yere emretti Allah; “Ey arz sen de su fışkırt!” Yer de su­yunu fışkırttı, tamam her taraf su. Helâk olacaklar helâk olmuşlar, ce­za­sını çekmesi gerekenler çekmişler cezalarını, artık iş bitmiş ve tu­fan da bitecekti. Allah birisi semaya, ötekisi de arza olmak üzere iki emir verdi.

"Ey sema artık suyunu tut! Ve ey arz sen de su­yunu yut!"[2]

Allah dedi ki göğe: “Ey gök artık suyunu tut! Ve ey yer sen de suyunu yut!” İki emir veriliyordu: Birisi göğe, ötekisi yeryüzüne. Birisi “tut!” Diğeri “yut!” Tamam hepsi bu kadar. Birisi tutmuş, ötekisi de yutmuştu suyunu ve artık yeryüzü kupkuruydu.

Kur’an’ın bu bölümüne gelince adam kara kara dü­şün­meye baş­lıyor. Sanki beynini ellerinin arasına alıyor, sıktıkça sıkı­yor, kafa­tasını eritiyor, beynini cıvık cıvık alıyor eline ve sonra di­yor ki: Eyvah! Bunu diyebilmek için semaya ve arza söz geçir­mek gücünde olmak gerekiyor. Bunu diyebilmek için, Kur’an gibi­sini meydana getirebilmek için ancak Allah olmak gerekiyor. Ben Allah olmadığıma göre ne mümkün öyleyse? Diyor ve sonunda vazge­çiyor.[3]

Bu ay yazımızda, toplumları ve kitleleri hak adı altında batıla davet eden, yön veren belamların hallerini ve durumlarını anlatan Araf suresinin 175-176. ayetleri olacaktır. Allah (cc), bizleri ayetlerden nasibi alanlardan ve amel edenlerden eylesin. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: 

“Onlara (Yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.”[4]

Allah (cc) bu ayetlerde farklı insan modeli ve tipi anlatmaktadır. Kendisine tüm hakikatler ulaşmış, bilgilere vakıf, ilimde derya olmuş bir kişiden bahsetmektedir. Vahyin hakikatini ve gerçeğini; insanlardan korkmadan, başına gelebilecek tüm tehlikelere aldırış etmeden anlatması ve tebliğ etmesi gerekirken; birtakım menfaatlerden, refahlıktan ve dünyanın çekiciliğinden ötürü nefsine ve şeytana uyarak hakikatleri örtbas eden, gizleyen, batıla hak elbisesi giydiren bir adam profili bizlere sunmaktadır.

Ayette “kendisine ayetlerimizden verdiğimiz” anlaşıldığı üzere gayb bir şahıstan haber verilerek, ismi zikredilmemiş. Eğer isminin zikredilmesi önemli ve gerekli olsaydı Allah (cc) zikrederdi. Nitekim ki bazı ayetlerde bazı isimler yer almaktadır. Hadislerde bu şahıs hakkında farklı rivayetler vardır.
Abdullah bin Mes'ud (ra) rivayetine göre; “Onlara; ayetlerimizi verdiğimiz halde on­lardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.” ayeti hakkında o, şöyle de­miştir:

“Bu, İsrâiloğullarından Bel'am bin Baur denilen birisidir. Şu'be ve birçokları da Mansur'dan bunu rivayet etmişlerdir.  Said İbn Ebu Arube'nin Katade'den, onun İbn Abbâs'tan rivayetine göre; bu kişi, Sayf bin er-Râhib'dir.

Katâde, Kâb'ın şöyle dediğini nakleder: Belkâ ahalisinden birisiydi. Allah'ın en yüce ismini bilirdi ve zorbalarla bir­likte Beyt-i Makdis'de otururdu.  Avfî ise İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: O, Yemen halkından birisidir. Ona Belam denilirdi. Allah Teâlâ ona ayetlerini vermişti de o bunları terk etmişti.

Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyye bin Ebi Salt olduğunu söylemişler. Bu adam da Rasulullah (sav) döneminde yaşamış bir adamdı. Bu adam da Rasulullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta Rasulullah’ın özellikleri konusunda şiirler yazarak, nerede kaldı? beklenen Nebî geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekke’de Kureyş içinden zuhur edince de Rasulullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak gurura, kibre kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse hakkında “Şiiri iman eden ama kendisi iman etmeyen adam” diye Rasulullah’a (sav) nispet edilen bir söz vardır.

Günümüzde kendilerini İslam’a nispet edenlerin ekseriyeti Kur’an’dan ve sünnetten uzak kalmaları, vurdumduymazlıkları sebebiyle kolaylarına gelecek tarzda dini meselelerini hocalara, imamlara ve ilim ehillerine sorarak öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden kendi zihinlerinde hocaların değeri ve kıymeti çok büyüktür.  Kaynak olarak gördükleri bu kimseler olunca her meselede onların sözlerine göre ibadetlerini ve fıkhı muamelatlarını gerçekleştirmektedirler.

Türkiye Cumhuriyetin Dini resmî kayıtlarda İslam olsa bile aslında İslam değildir. Yönetim biçiminin kaynağı Kur’an değil; bilakis vahiyden yoksun, beşerî sisteme dayanan demokrasinin öngördüğü şekliyle şekillenen bir dindir. İslam’a göre tek din İslam’dır. İslam dışı tüm dinleri reddeder, kabul etmez. Kendilerini İslam’a nispet edenleri de bu şekliyle kabul eder. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır .”[5]

“Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.”[6]

Türkiye’de din ekseninde fetvalar veren, toplumu yönlendiren Diyanet İşleri Teşkilatıdır. Çok garip ve şaşılacak bir durum ise Atatürk’ün inkılâbıyla gerçekleşen yeni devlet düzeninin ilk yaptığı hususlardan biri sözlerini dinlemeyen imamları ve hocaları darağacına asarak öldürmesi ve ardından 3 Mart 1924 yılında diyanet teşkilatının kurulmasına izin vermesidir. Buradan da anlaşılmaktadır ki Atatürk’ün kurduğu diyanet teşkilatının aslında dinin asıllarını millete duyurmak değil; kendi ideolojisini gerçekleştirirken kendilerini İslam’a nispet edenlerin gazını almak ve emniyet supabı olarak görüp, batıl dinini şirin göstermektir.

Hal böyle olduğundan dolayı devletin en çok bütçe olarak desteklediği yerlerden birisi diyanet teşkilatı olmuş ve gerçekten de kendi amaçlarını saman altından gerçekleştirmeye devam etmiş ve hala da devam etmektedir. Bunu bir tablo olarak açıklamak istiyorum:

2021 yılı Türkiye İstatistik Kurumunun (TUİK) açıkladığı verilere göre Türkiye’de cami sayısının 89. 445 olduğunu, en fazla caminin olduğu il 3530 ile İstanbul, en az caminin bulunduğu il ise 89 ile Tunceli olduğunu açıklamıştır.[7]

2021 yılında Diyanette görev yapan sözleşmeli personel sayısı 128. 469’dur. 2017 yılında Diyanet İşlerine bağlı olarak 22.758 tane Kur’an Kursu vardır.[8]

Yeni Şafak gazetesinin 04.01.2022 tarihli haberine göre en asgari müezzin ve imam maaşlarının 6.214 tl, vaizlerin ise 6. 545 tl olarak açıklamıştır.
Diyanet Teşkilatında Görev Yapan İmam Memurların Sadakat Yemini

Diyanette görev memur imamlar anayasanın 657. Maddesine imzalayarak görevlerine başlarlar. Bu madde de “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalınmasına, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetine alarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine uygulayacağına vs.” yer almaktadır. Bu maddeye imza atılmadan hiçbir memur göreve getirilemez.

Hutbelerde ve kürsülerde Türkiye anayasasına aykırı ters düşecek hiçbir ayet ve hadis anlatılamaz ve gündem edilemez. Kendilerine verilen ilim ve bilgiyi Allah’ın (cc) istediği gibi değil, amirlerin kontrolü dâhilinde aktarırlar ve bunları az para karşılığında yaparak, ahiret hayatını dünya hayatına tercih ederler. Tıpkı tefekkür etmekte olduğumuz ayette yapan kişi gibi.

“Onlara (Yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.”

Gerçekleri Gizleyenlerin Durumu

Allah (cc), Kur’an’da kendilerine ilim verip, hakikatleri gizleyen ya da batıla hak elbisesi giydirmeye çalışanların nasıl bir akıbet ile karşılaşacaklarını haber vermektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır. Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!”[9]

“Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara hem Allah lanet eder hem de (bütün) lanet ediciler.”[10]

Geçtiğimiz ramazan ayında iftar ve sahur programı yapmayan hemen hemen hiçbir kanal yoktu. Her gün farklı farklı hocaları, yazarları ve toplum içerisinde ün kazanmış kişileri televizyon ekranlarında ve sosyal medya da bulmak mümkündü. Ramazan ayı olması hasebiyle konular ağırlıklı dini hususlardı.  Zaman zaman bazılarına denk geldim ve toplumu gerçeklerden, hakikatlerden nasıl uzaklaştırdıklarına, batılı hak gibi sulandırdıklarına şahit oldum. Bu kimselerin Allah’tan başka kanunlar çıkartan kimselerin sahte ilahlar olduğunu ve bunlara tabi olanlarında Allah’a ortaklar koşup müşrikler olduğunu, kâinatı ve insanı yaratan varlığın yeryüzünde egemen olmasının gerekli olduğunu, hakimiyetin kayıtsız ve şartız milletin değil, âlemleri yaratan Allah olduğunu ağızlarından duyamayız, kalemlerinden de okuyamayız.

Televizyon programlarına ve farklı platformlara çıkan bu hocaların her geçen gün dini hassasiyetlerinden uzaklaştıklarını görmekteyiz. Konular içerisinde dinden, imandan, tevhitten ve güncel toplumu ilgilendiren şirkleri duymak, dediğimiz gibi mümkün değil. Ama çıktığı kanalın kimlere hizmet ettiğini ve mahremiyet sınırlarını az da olsa bile korumaları beklenirken, belki de yukarıda ki ayete muhatap olunarak Allah’ın ve tüm lanetçilerin lanetine maruz kalarak bataklık çukuruna saplandıkça saplandılar ve büyük gafletin içerisine girdiklerinden bile haberleri yok hale geldiler. Allah (cc) onları zillete musahhar kıldı. Bu dünya da ahirette de yerin dibine geçirecek.

Ama böyle olacaklarına hakkı haykırsalardı, hakikatleri dile getirselerdi, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayarak rabbani âlimlerden olsalardı, yüksek mertebelerde olacaklardı. Çünkü Allah’ın ayetleri kişileri yüksek makamları getirir. İzzetli kılar. Nitekim bir hadiste Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmaktadır:

“Her zaman Kur’an okuyan kimseye şöyle denecektir: ‘Oku ve yüksel, dünyada tertil ile okuduğun gibi burada da tertil ile oku. Şüphesiz senin merteben, okuduğun ayetin son noktasındadır.’[11]

Ayette de geçtiği gibi Allah’ın istediği gibi öğrendiklerini gizlemeden, insanlara hakikatleri anlatsaydı, ayetler sayesinde zirveye yükselecekti.

 “Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik.”

Ama bu vasfa sahip olan kimseler tercihlerini yüksek makama, izzete, ayetlere değil, dünyaya ve heveslerine tercih ettiler.    

“Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü.”

Allah’ın Ayetlerini Gizleyenlerin Misali

“Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur.”

Ayette, dünyalık uğruna dinlerini, imanlarını bir kenarı atan kimselerin misali aklı olmayan köpek misaline benzetilerek aşağılık halleri gözler önünü serilmiştir.

Bu kimselerin misali başka hayvanlar değil de köpeğe benzetilmesi oldukça manidardır. Çünkü özelikle soluyan köpek hiçbir zaman doymak nedir bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanıp kavrulan hayvandır. Boğazına ve şehvetine düşkün olduğundan dolayı başına gelmeyen kalmaz. Çıkarcıdır. Sahibine sadakatli olmaz. Kim daha fazla kemik atarsa onun sahibi, efendisi olur.

İşte bu kimselerde kim ne kadar fazla para verirse onun peşine takılır. Sahibinin istek ve arzularına tabi olur. Hem kendisini hem de kendisini seven ve takip eden toplumları helake gark ederek büyük vebalin içerisine kendisini dâhil eder.

Köpek haricinde diğer varlıklar bitkinken ya da açken solurlar. Ama köpek öyle değildir. Her halükârda solumaya, ağzından salya akmaya devam eder. Bu kişinin durumu da böyle soluyan köpek gibidir. Kendi haline bıraksan da solumaya –ağzından şerler akmaya- devam eder, nasihat ya da öğüt versen de aynı hali üzerine solumaya devam eder. Hiçbir faydası olmaz. Çünkü midesini doldurmanın peşindedir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:

“Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.”[12]

“İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.”

Ayetin son bölümünde; Allah’ın kendisine ilim vermiş ama bunu Allah’ın yolunda değil de dünyalık ve şehevi arzular için kullanan kimseleri ayetleri yalanlamakla eş tutmuştur. Allah’ın elçisine ve kıyamet gününe kadar yaşayacak kimselere bu olayı darb-ı mesel vererek, bu kişinin durumunun içler acısı olarak kullarına göstermiş, her yerde anlatılmasını ve gündem edilmesini istemiş. Belki de bu vasfa sahip olanlar bu kıssalardan dersler çıkartıp belamlıktan çıkıp, rabbani yolu seçerler.

Rabbim bizleri Rabbani âlimlerden kılsın. Sözlerin en doğrusuna uymayı bizlere kolay kılsın.

Âmin…

 
 


[1] (2/Bakara 23, 24)

[2] (11/Hûd 40)

[3] (Basairu’l-Kuran, 2/23, 24)

[4] (7/Araf 175, 176)

[5] (3/Al-i İmran 19)

[6] (3/Al-i İmran 85)

[7] (haber365)

[8] (DiyanetHaber)

[9]  (2/Bakara 174,175)

[10] (2/Bakara 159)  

[11] (Ebu Davud)

[12] (2/Bakara 6)