Allah’a hamd, Rasulüne salât ve selam olsun.

İsrailoğullarının en belirgin özelliklerinden bir tanesi de hayata olan düşkünlükleri ve dünya sevdalısı olmalarıdır. Bu vasıfları kendilerini Allah’tan ve peygamberlerinden uzaklaştırmıştır. Bu düşkünlükleri onları isyana sürüklemiştir. Bu sebeple ölümü kerih görmüş ve Allah’ın kendilerinden istediklerini yerine getirmemişlerdir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır; 

“Andolsun sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan hatta Allah'a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.”[1]

Çok fazla yaşamak istemeleri onların bu dünyada kalıcı olmayı arzulamalarındandır. Dünyada elde ettikleri şeylerin kalıcı olduklarını zannetmelerindendir. Allah ile karşılaşmak istemezler. Bu isteksizlikleri hem hayat sevgilerinden hem de elleriyle işledikleri günahların neticesi ile karşılaşmak istememelerindendir.

Bu aşırı yaşama isteği onların dünya ve ahireti hakkı ile yerine koyamadıklarından, Allah’ın istediği şekilde takdir edemediklerindendir. Yahudilerin korkaklıktan ve yaşama hırsının aşırılığından dolayı alnı öne eğiktir. Hangi tür hayat olursa olsun, onun için farketmez! Dünya hayatından razı olmaları ve hayata olan bağlılıklarından dolayı bu dünyada ebedi bir hayat arzular ve asla Allah ile kavuşmayı istemezler. Yahudilerin peygamberlerine olan itaatsizlikleri, cihat kaçkını olmaları, emirlere boyun eğmemeleri onların bu hayata olan bağımlılıklarındandır.

Dünyevileşmek insanı konfora ve rahata düşkün hale getirir. Bu düşkünlük ise insanın yeterince fedakârlılık etmemesini beraberinde getirir. İnsan rahat etmek, rahatından olmamak ister. Ancak dinin ayakta tutulması ise cefa ve eziyet ile yoğrulmuştur.

Bu dinin en büyük temellerinden birisi sabırdır. Peki, sabır nerede olur? Sabır tahammül edilmesi gereken yerlerde söz konusudur. İmtihan yok ise sabredilecek bir şey de yoktur. İsrailoğullarının hayata düşkünlükleri onları cihaddan, itaatten uzaklaştırmıştır. 

İşte birkaç yazıdır yazmaya, izah etmeye çalıştığımız Yahudileşme vasıflarından birisi de budur. Ümmet-i Muhammed içinde benzeri tehlikeler söz konusudur. Hayata, yaşamaya ve dünyaya olan düşkünlük. Bu insanı itaatten, fedakârlıktan, dine hizmet etmekten alıkoyar.

Allah Rasulü (sav) şöyle buyurmaktadır;

Sevban'dan (ranh) rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”

Birisi: “Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sav) “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak” buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasulullah?" diye sorunca;

“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir” buyurdu.[2]

Dünyaya bağlanmak, ölümü istememek ve arzulamamak insanın iç dünyasındaki dengelerin tamamen değişmesi anlamına gelecektir. Çünkü böylesi bir durumda insan dünyaya bağlanacaktır. Geçici olan hayatın peşinden koşacak, tüm plan ve programını ona göre ayarlayacaktır.

Ölümü kerih görmek ve geçici olan hayata aşırı bağlanmak, bir kulun felaketidir. Kendi nefsine yapacağı zulümdür. Çünkü o eşyayı yerli yerince koyamamıştır. Geçici olana ebedi muamelesi yapmıştır. Ebedi olanı ise geçici olan ile değiştirmiştir. Bu durum ise Müslüman’ın dünyadaki halini etkiler olmuştur. Çünkü dünyaya bağlanmamak ve ölümü kerih görmemek insanı bu dünyada izzetli kılar. Tam tersi bir durum ise zillete duçar eder.  

Düşmanlarının Müslümanlara cesaretlenmesinin sebebi onların sayı bakımından azlıkları değil, dünyaya ve hayata düşkünlüklerindendir. Yardımsız kalmaları ise Allah’tan uzaklaşmalarındandır. Çünkü ölümden korkan ve hayata düşkün olan insanlar fedakârlıklara katlanamaz, can ve malları ile katkı sunmaları gereken davayı ve şiarlarını yüz üstü bırakırlar. Bu da düşmanların gözünden Müslümanların heybetlerini siler götürür. Düşman onlardan korkmaz ve çekinmez. Dolayısıyla da istedikleri gibi ümmeti Muhammed ile ilgili planlar yaparlar. 

Dünya, Müslüman için ahiretin tarlasıdır. Dünya geçici bir yerdir. Ahireti kazanmak için kullanılması gereken ve ahirete geçiş için kullanılan bir güzergahtır.

İnsanın dünyayı yerli yerine koyması, eşyaya ve kendisine zulmetmemesi için Rabbimizin dünyayı koyduğu yere koyması gerekir. Aksi takdirde zulüm olacaktır.

Allah dünya için ne demiştir? Onu nereye koymuştur?

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise ya çetin bir azap veya Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”[3]

Dünya hayatı bu sayılanlardan ibarettir. Başka da bir şey değildir. Eğer bu sayılan hususların zıddı olarak ya da paraleli olarak insanoğlu bir yere o dünyayı koyacak olursa bu başka hastalıklara yol açacaktır. Bu zarar ise hem kul olarak hem de Müslüman topluluklar açısında farklı farklı olabilir. Zaten bireylerin hastalanması toplumun da hastalanmasına bir sebeptir.

“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.”[4]

Kurtubi der ki: “Yararlanmadır” Yani onlar biraz yararlanır sonra bu yarar kesilir ve kaybolur. Ebedi kalma ve istikrar diyarı ahiret diyarıdır.

Ölümün kerih görülmesine gelince; bunun ne demek olduğunu efendimiz bizlere açıklamıştır.

Aişe (ranha)’dan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir; “Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez” buyurdu. Bunun üzerine ben, “Ey Allah’ın Rasulü! (Bu isteksizlik) ölümden hoşlanmamak anlamında mıdır? Zira hiçbirimiz ölümden hoşlanmayız” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Hayır, o anlamda değil. Mü’min, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak ister; o zaman Allah da ona kavuşmak ister. Kâfir ise Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak istemez. O zaman Allah da ona kavuşmak istemez.”[5]

Müminin ölümü kötü görmemesi bu dünyada kendisine Allah’ın nimetleri hatırlatılınca kavuşmayı istemesindendir. Kâfir ya da hayat düşkünü insan ise buradaki elde ettikleri ile ahireti arzulamaz. Dolayısıyla Rabbinin azabını kerih görür.

Dünyaya ve hayata düşkün olmamak, dünya ile bağlantıyı tamamen koparmak değildir. Dünyadan nasibi aramak ya da nasibini almak ile ona düşkün bir hale gelmek birbirlerinden farklı şeylerdir. Dünyevileşmek Yahudileşmektir. Elbette dünya sadece kâfirlerin yeri değildir. Ancak mümin ile kâfirlerin dünyaya bakışı arasında bir fark olmalıdır. Kâfirler ve hayat düşkünü insanlar sadece o hayat için çalışırlar. Ancak Müslümanlar için ise hayat ve dünya sadece geçici bir menfaat, ahiretin tarlası için kullanılan bir yurttur.

Ahiret için yaşama iddiası, dünya için yaşayan insanlara benzenildiğinde anlamını yitirir. O zaman bu iddia asılsız bir iddiadan ibaret olur. Dünyevileşmemenin ispatı insanın tavrı iledir. Dünyevileşen bir insanın dünyaya bakışı onun halini gösterir.

Fakir bir insan dünyevileşmiş, zengin bir insan ise dünyevileşmemiş olabilir. Çünkü dünyevileşmek insanın dünyaya düşkünlüğü ile ölçülür. Zengin bir insanın kalbinde dünyaya karşı bir rağbet yok ise dünyevileşmiş denilmez. Ancak insan fakirliğine rağmen dünya düşkünü olabilir.   

Hakîm b. Hizâm (ranh) anlatıyor; “Rasulullah’tan (Huneyn ganimetlerinden) istedim, bana ondan verdi. Sonra yine istedim, yine bana verdi. Sonra tekrar istedim bu defa da verdi. Sonra şöyle buyurdu: “Ey Hakîm! Bu dünya malı göz alıcı ve tatlıdır. Kim bu mala tamah etmeden gönül zenginliği ile sahip olursa kendisi için malı bereketlenir. Ama kim de hırs ve tamah dolu bir kalple bu malı isterse tıpkı yiyip de doymayan kimse gibi, onun için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.”[6]

Mutarrif (ranh), babasının şöyle anlattığını naklediyor;

“Peygamber’in yanına geldim. Bu sırada Tekasür (Çoklukla övünmek sizi oyaladı) suresini okuyordu. Ardından şöyle buyurdu; “Âdemoğlu ‘Malım, malım!’ der. Ey Âdemoğlu! Acaba yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip (âhirette karşılığını almak üzere) önden gönderdiğinden başkası senin malın mıdır?”[7]

Dünyevileşmenin Sebepleri

1) Mübahlarda aşırı gitmek.

Çok uyumak, çok yemek, çok gezmek, mübah olan her şeyin fazlasını tatmak, insanı dünyalıklara alıştırır. Sonrasında ise nefis, sürekli bunları arzu etmeye başlar. Her bir mübah daha da fazlasını isteme ile sonuçlanır. Bu da aldığı tatlardan ötürü insanı dünyaya bağlı hale getirir.

2) Arkadaş çevresinden etkilenmek.

Allah’ı ve ahireti hatırlatmayan bir arkadaş insanın dünyaya dalmasına sebep olur. Çünkü yanı başındaki dostunun gezip dolaşması ve dünyaya düşkünlüğü insanı etkiler. Kişinin arkadaşının dünya ehli olması, sürekli alıp satması, kâr elde etmesi insanı cezbeder. Kendisi de o kimseye imrenip neticesinde dünyaya dalabilir. Mecliste sürekli ticaret, alışveriş, kâr ve zarar konuşuluyorsa insan da kazanmak isteyecektir. Sürekli mal biriktirme ve kolay kazanılan ticaretler konuşuluyor ise insan bunlara karşı elbette istekli hale gelecektir.

Avn bin Abdullah[8] der ki; “Zenginler ile arkadaşlık ettim ve benden daha sıkıntılı birini görmedim. Sürekli benim bineğimden daha hayırlı bir binek ve benim elbisemden daha hayırlı bir elbise görüyordum. Fakirler ile arkadaşlık yaptım ve rahatladım.”

3) Tatma arzusu ile nefsin baş edememesi.

Kişi her şeyin lezzetine ve tadına varmak istediğinde nefsi onu lezzetler ve şehvetlerin peşinde sürükler durur. İnsan her bir yeri görmek, her bir yemeği tatmak, her meşru, gayri meşru şeyin tadına varmak istediğinde artık onun ahiret ile alakalı bir nasibi kalmamış olur.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Kâfirler ateşe sunuldukları gün (onlara şöyle denir:) “Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.”[9]

Günahların temeli dünyevileşmektir.

İbni Kayyım şöyle der; “Dünyaya rağbet etmek, zahiri günahların asıl sebebidir. Yine kızma, haset etme, kibirlenme, övünme ve kendini büyük görme gibi kalp amellerinin de temelidir.

Özetle; Yahudilerin dünyaya ve hayata düşkün olmaları onların vasıflarındandır. Bu vasıfla vasıflandıklarından dolayı rahat ve konfor düşkünü olmuşlardır. Bu rahatlık ise onları izzetli bir toplum olmaktan alıkoymuştur. Biz Müslümanlar da eğer hayata ve dünyaya düşkünlük gösterir isek, bu geçici olan dünyada rahatlık ister isek bu düşkünlük neticesinde bizler de izzetimizi kaybederiz.

Hiç şüphesiz izzet isteyen bir toplum, dünyaya dalmayı terk edip rahatlığından feragat etmedikçe bu isteğine kavuşamayacaktır.  


[1] (2/ Bakara 96)

[2] (Ebu Davud)

[3] (57/Hadid 20)

[4] (40/ Mümin 39)

[5] (Müslim)

[6] (Buhari)

[7] (Müslim)

[8] Aslen Medineli olup Medine’nin yedi meşhur fakihinden Ubeydullah b. Abdullah’ın kardeşidir. Medine’den Kûfe’ye hicret ederek orada ibadet ve takvasıyla tanındı. Bir ara Mürcie mezhebinin görüşlerini benimsediyse de sonradan vazgeçti. Halife Ömer bin Abdülaziz’in ilgisine mazhar olarak onunla sohbetlerde bulundu. Kaynaklarda, zenginlerle düşüp kalmaktan çok fakirlere yakın olmayı tercih ettiği rivayet edilen Avn’ın 20.000 dirhemden fazla olan servetini fakirlere dağıttığı nakledilir. (TDV)

[9] (46/ Ahkaf 20)