Ne mutlu fıkhedenlere!

Ebu’d-Derdâ (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) bize bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:

“Allah, bizden bir söz işitip, onu işittiği gibi (başkasına) ulaştıran kişinin yüzünü ak etsin. Kendisine (bilgi) ulaştırılan nice kimseler vardır ki onu işiten (ve kendisine aktaran) kimseden daha kavrayışlıdır.”[1]

Şerh:

Bu hadiste Nebî (sav) kendisinden hadis işitip, duyduğu gibi ziyade etmeden ve eksiltmeden onu aktaran kimsenin kıyamet günü Allah Teâlâ'nın yüzünü güzelleştirmesi için dua etmiştir. Sonra bunu şöyle açıklamıştır. "Nice tebliğ edilen kişi benden işiterek tebliğ edenden daha anlayışlı ve kavrayışlı olabilir." 

Çünkü insan hadisi duyup ulaştırdığında, ulaşan kimse ulaştırandan daha anlayışlı, daha iyi fıkh eden ve onunla daha iyi amel eden olabilir. Bu Nebî’nin (sav) haber verdiği gibi bazı âlimleri, hadisi rivayet ederken hıfzetmiş ve aktarmış olarak bulabilirsin. Ancak manasını bilmiyor olabilir ve manasını bilen, onu fıkh eden, Rasûlullah’tan (sav) rivayet edilen hadisten insanların faydalanacağı birçok hüküm çıkarabilecek başka bir âlime ulaştırır.

Bu sebeple, hayırlı insanların arasında yer almak için gayret edelim. Hadisleri öğrenip bilmeyenlere ulaştıralım; belki onlar bizden daha iyi fıkh ederler. İlim meclislerinde bulunalım, notlar alalım, hadisleri gündemimize taşıyalım. Böylece Rabbimiz, Bîiznillâh ilmimizi artırır ve başkalarının fark edemediği nice hikmetleri kavramamızı nasip eder.

İlim öğrenmek isteyen bir Müslüman, az ya da çok bu yola ilgi duymalı ve sabrı elden bırakmamalıdır. Dünyevî ve geçici şeylere ulaşmak için bile yıllarca sabrediyoruz; sonunda belki biraz rahatlıyoruz. Ancak ilim yolunda birçok insan sabrını yitiriyor, bu işi sadece âlimlere bırakıyor: “Onlar yapsın” diyor. Bu ise büyük bir kayıptır. Çünkü ayet ve hadislerle hemhâl olmak, dünyanın en tatlı ve en güzel işidir; paha biçilmez bir hazinedir.

Bu hazineye ulaşamayan kişi, öncelikle kendini mahrum bırakmış olur. Yüce Allah’ın bize lütfettiği akıl nimetini yalnızca dünya için harcamak, ayetleri düşünmek için kullanmamak ise büyük bir nankörlüktür.

Kur’an’ı ilk sefer duyup da bu hikmetin güzelliğini hissedip hemen yönelen cinleri bir tefekkür edin: “Hani cinlerden birkaçını, Kur'an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: 'Kulak verin;' sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.”[2]

Rasulullah (sav) Batnı Nahle’de Kur’an-ı Kerim okurken cinler dinlemek için toplandılar. Kur’an onların üzerinde öyle muazzam bir etki bıraktı ki bunu itiraf etmekten kendilerini alıkoyamadılar;  

“Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik.”[3]

Harikulade (eşi benzeri bulunmayan, bir benzeri olmayan) Kur’an dinledik dediler. Bununla da kalmayıp, tek bir sefer dinledikleri Kur’an onları harekete geçirdi, iman kalplerinde yeşerdi ve kavimlerine dönüp birer tebliğci oldular. Allah-u ekber!

Toplumumuzda ise nice Kur’an okuyanlar var ki, kalplerinde nasıl bir iman varsa harekete geçirmiyor, seneler ardı ardına geçiyor, lakin insanları uyarayım diye bir kaygı gütmüyor. İnsanın sorası geliyor; ‘Bu nasıl bir iman!’

Ahkâf suresi 30.ayet şöyle devam eder; “(Onlara) Dediler ki: "Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilmiş olan, kendinden öncekileri de doğrulayan bir Kitap dinledik; (Bu Kur’an) Hakka ve doğru olan yola yöneltip (ufkumuzu aydınlatmaktadır)."

O hâlde kardeşlerim! Kur’an okuyalım. Okuduklarımız üzerinde tefekkür edelim. Öğrendiğimiz hakikatleri başkalarına ulaştırmak için gayret gösterelim. Kitap aynı kitap… Ancak insanların yönelişleri farklı olduğu için ortaya çıkan sonuçlar da farklı oluyor. Yüce Allah’ın kitabına temiz bir kalple ve samimi bir ilgiyle yaklaşalım.

İlim öğrenmekteki amacın ne?

İlim ve davetteki asıl gaye ameldir, yani Allah’a kulluktur. İlim ve davetin afeti ise hocalarla rekabet, tartışmak ve insanların dikkatini çekip meşhur olma isteğidir. Bu hidayetten sonra açık bir şekilde sapmaktır.

Ka'b ibni Malik'ten (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Alimlerle tartışıp boy ölçüşmek veya avam (ayaktakımı) kimselerle mücadele etmek veya halkın dikkatini kendine çekmek için ilim tahsil eden kişiyi, Allah cehenneme atacaktır."[4]

Ebû Umame'den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur. (Sonra şu ayeti okudu:)

'Onu sana, ancak tartışmak için örnek verdiler. Bilakis onlar, (tartışmada haddi aşıp) düşmanlıkta ileri giden bir kavimdir.'[5] [6]

Bir ilim veya davet, öğretici ve amele sevk edici mahiyette olmalıdır. Niyetlerde sürekli kontrol edilmeli, Allah için yapılmalıdır. Zira Allah için yapılmayan her bir şey boştur. Kişinin yanına öncelikle yorgunluk, ileri de ise karşılaşacağı bir hesap bırakır.

İlim rütbesi, rütbelerin en yücesidir…

Allah katında derecemizin yükselmesini istiyorsak daha fazla ilim elde etmeli ve bu ilmimizle de amil olmalıyız. Yani kuru bir ilim değil, o ilimle amel etmemiz de gerekmektedir. Rasûlullah (sav.) şöyle buyurdu: “Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir.”[7]

Sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve denizlerdeki balıklar bile insanlara hayrı öğreten kimselere dua eder.”[8]

Rabbimiz bize ne kadar ilim verdi?

Bu, kulun iradesiyle, öğrenme azmiyle, duasıyla doğru orantılıdır. Her neye yönelirse insan, o konu da Rabbi onun yolunu açar. Kulun yönelimine uygun olarak Allah’ta yolunu açacaktır. Bu Allah’ın sünnetidir. İyiliklere yönelen kulun, iyiliklerde yolu kolaylaşıyor.

“Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa ve en güzel olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.”[9]

Medine’nin ilk muallimi; Musab bin Umeyr (ra)

Musab bin Umeyr, Mekke’de iman etmeden önce zengin bir hayat sürüyordu. Giyimi, kokusu ve yakışıklılığı dillere destandı. Ancak iman ettikten sonra annesi ona düşmanca bir tavır takındı; Musab dünyalık anlamda her şeyini kaybetti. Fakat Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ondaki cevheri gördü ve onu Medine’ye, yeni Müslüman olanları yetiştirmek ve davet sahasını genişletmek için gönderdi. Musab, yeni Müslüman olmuş Es’ad bin Zürâre’nin evinde kalacaktı. Öyle bir azim ve gayretle çalıştılar ki, kısa süre içinde Medine’de İslam’ın konuşulmadığı tek bir ev kalmadı.

Allah’ın izniyle bereketlenen bu daveti bir düşünelim… Eğer Musab, kendini geçim derdine kaptırsaydı, gezip tozmakla vakit geçirseydi, yeme içme peşinde koşsaydı ve tevhidi yalnızca boş zamanlarında anlatsaydı, bu neticeye ulaşabilir miydi? Elbette ki hayır!

Belki de bizim en büyük sorunumuz bu! İlk önceliğimiz geçimlik dünya işleri, ardından keyif ve eğlence, sonra belki din ve dava… Böyle olunca Musab’daki bereket bizde olmuyor. Ya da bizdeki istek zayıf, umut eksik… Oysa Musab’ın önceliği tebliğdi, davetti, tevhiddi, davasıydı. Ve bu yol kolay değildi. Davetinden rahatsız olanlar ona engel olmak için karşısına çıkacaktı. Ama o yılmadı, geri adım atmadı.

Evs kabilesinden Üseyd elinde bir mızrak olduğu halde hiddetli bir şekilde geldi. ‘Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayatınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhal ayrılın!’ dedi.

Musab ise sakinliğini korudu; “Hele biraz otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla, beğenirsen kabul edersin, yoksa engel olursun” diyerek nazik bir şekilde karşılık verdi. Ferasetiyle onun sert çıkışına aynı şekilde sert bir üslupla yaklaşmadı. Bize de burada benzer bir ders vardır.

Üseyd ise sakinleşip, mızrağı yere saplayarak oturdu. Musab (r.a) ona İslam’ı anlattı ve Kur’an-ı Kerim okudu. İşte davetçilere bir yol haritası! Sakin olmamız, muhatabı karşımıza almamız, ona İslam’ı anlatmamız ve Kur’an okumamız lazım. Bizler maalesef hem kendimize hem de muhatabımıza Kur’an okumayı da fazlasıyla unutan kimseleriz. Kıssaya devam edecek olursak;

Üseyd bin Hudayr, söylenenleri dinledi ve hayran kaldı. “Bu ne kadar güzel ne kadar iyi bir sözdür. Bu dine girmek için ne yapmalı” diye sordu. Musab ona yapması gerekenleri söyledi.

Üseyd’i dönerken görenler şaşırdı; “vallahi gittiği yüzle geri dönmüyor” dediler. İman böyleydi işte, insanın simasını bile değiştiriyordu. Sa’d bin Muaz ne olduğunu soruyor ama anında Üseyd’e bir tebliğci rolüne bürünüp, Müslüman olduğunu söylemeyip, bir de sen konuş, diyordu. “Bir de sen onunla konuşsan bence daha iyi olur!”

Sa’d’ın geleceğini haber alan Musab ise zor durumun farkındaydı, şöyle dua etti: “Rabbim! İhlâsımı ziyadeleştir; ihlâsımı artır…”

Neden böyle bir dua peki? Çünkü sözleri söyleyen insandır, ama tesiri veren Allah’tır. Kalpler O’nun elinde, iki parmağı arasındadır. O dilemedikçe hiçbir şey olmaz, hiçbir kimse hiçbir şeye güç yetiremez.

Sa’d bin Mu’âz ise daha çok kızmıştı. O da öfkeyle, hatta öldürmeyi kafasına koyarak geldi; “Ey Es'ad, aramızda akrabalık olmasaydı, sen bu adamı elimden kurtaramazdın. Sen memleketinden çıkarılmış şu yabancı adamı, zayıflarımızın inançlarını bozmak için mi çağırdın?”

Musab (ra) yine yumuşak bir eda ile nazikçe “Ey kavminin efendisi, Ey Sa'd! Hele biraz dur, oturup bizi dinle, anla, sözlerimiz hoşuna giderse ne âlâ, eğer sözlerimizi beğenmezsen, biz bunu sana tekliften vazgeçeriz. Bizi bırakır gidersin.”

Sa'd bin Mu'âz bu yumuşak ve tatlı sözler üzerine: “Yerinde bir söz söyledin,” dedi ve oturdu.

Musab bin Umeyr, Sa'd bin Mu'âz'a önce İslamiyet’i anlattı. İslamiyet’in esaslarını açıkladı. Sonra tatlı ve güzel sesiyle Kur'ân-ı Kerîm’den bir miktar okudu. O okudukça Sa'd bin Mu'âz'ın hâli değişiyor, kendinden geçiyordu. Kur'an’ın eşsiz belagatı karşısında kalbi yumuşadı ve büyük bir tesir altında kaldı. Kendini tutamayıp dedi ki: “Yemin ederim ki ben, şimdiye kadar, hiç bilmediğim bir şeyi dinledim. Siz bu dine girmek için ne yapıyorsunuz?” Musab bin Umeyr hemen ona Kelime-i şehâdeti öğretti.

O da “Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh”, diyerek Müslüman oldu.

Kur’an’a davet!

Nebi (sav) şöyle buyurmuştur; “Kim onunla amel ederse sevap kazanmış olur. Kim onunla hükmederse adaletle hükmeder. Kim ona davet ederse doğru yola hidayet etmiş olur.”[10]

Davetçiler sadece kendi görüşlerini söylememeli, uygun ayet ve hadislerle muhatabını bilgilendirmelidir. Çünkü bugün bizim görüşümüzü kabul eden bir kimse yarın daha güzel kendini ifade eden birini dinlese ona tabi olacaktır. Ama ayet ve hadis bilen, vahye tabi olan bir kimse hangi yaldızlı sözü duyarsa duysun haktan vazgeçmeyecektir. Bu sebeple Kur’an’dan bir parça, bir pasaj okumayı ihmal etmeyelim.

Bu yol kapalı mı? Sadece Musab mı başarılı oldu?

Sa’d bin Muâz Müslüman olur olmaz kavmini topladı; “beni nasıl bilirsiniz?” dedi. Onlarda hayırla yad ettiler; “sen bizim büyüğümüzsün, efendimizsin” dediler.

“Size bir şey söylesem bana inanır mısınız?” dedi. Onlar: “Evet kesinlikle inanırız” dediler. Sa’d devam etti: 

“Ben bugün Mekke’den gelen elçi Musab’ın sözlerini dinledim. Vallahi şu ana kadar böyle güzel bir söz dinlememiştim. Allah’a yemin olsun ki o sözler Allah’ın katındandır. Çünkü bir beşer o sözleri söyleyemez. Ben de o sözlere iman ettim ve Müslüman oldum. Şimdi sizin de o sözlere inanmanızı istiyorum. Eğer inanırsanız kardeşlerimsiniz; eğer inanmazsanız Allah’a yemin olsun ki kadın erkek hiçbiriniz ile konuşmayacak ve sizlerle konuşmayı kendime haram kılacak, yasaklayacağım.”

Bu sözler üzerine Evs kabilesinin büyük bir kısmı o gün Sa’d’ın vesilesi ile iman edecekti. İşte onlar İslam davetini işittiler ve Hakk’a teslim oldular. Teslim olmakla da kalmayıp bu güzel hayrın başka başka insanlara da ulaşması için gece gündüz birinci davaları tebliğ oldu. Musab bin Umeyr durumu şöyle anlatır;

“Allah’a yemin ederim ki o gün akşam olmadan önce Abdüleşheloğulları mahallesindeki erkek ve kadınların tamamı İslâm’a girdi. O gün, Abdüleşheloğulları mahallesi, halkı tamamen Müslümanlardan meydana gelen ilk mahalle olma şerefine nail oldu.”

Basiret üzere davet önemlidir!

Müşrikleri kınadığımız hususu kendimiz yapmamalıyız. Çünkü müşriklere sorulduğunda, neden bu putlara tapıyorsunuz, niçin Allah’ın indirdiğini uymuyorsunuz denildiğinde, onlar; biz atalarımızdan böyle gördük diyorlar.

Muhasebe yapmadan, ölçüp biçmeden, sonunu düşünmeden kör taklitçiliklerinin sebebini söylüyorlar. Yüce Allah, insan gibi bir değerli varlığı yaratmış ve akıl nimetiyle onu donatmış. Böylesi bir taklitçiliğin esiri olması, gerektiği gibi tefekkür etmemesi olacak iş değil. Aynı şekilde Müslümanlar da karşılarında kim olursa olsun, onları İslam’a çağırdıkları zaman “sen bana uy gerisini düşünme” diyemezler. Aklını benim cebime koy, diyerek davet edemezler. Bizler aklımızı kimsenin cebine koyamayız. Ve aynı şekilde kimseden de böyle bir şeyi yapmasını isteyemeyiz.

“De ki: 'Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.”[11]

Yani kör bir şekilde, taklit üzerine peşimden gelmeyin. Aynı gerçekleri hakikatleri sizlerde görün ve şüpheniz olmadan bu İslam’ın yoluna uyun. İşte bu yol benim dinimdir. Tercihini peygamberden yana kullananlar ile Allah’a basiret üzere, bilinen, görünen ve kimsenin yadırgamayacağı bir basiretle çağırıyorum. Bu hayatı yaratanda, kendisine uyulması en layık olan da yüce Allah’tır. Ben ancak O’nun kanunlarına uyar ve bu doğrultu da bir hayat sürerim. Bu fıtrata en uygun yoldur. İşte bütün insanlık bu yola basiret üzere davet edilmelidir.

Rabbim sözü güzelce anlamayı, sonra da insanlara anlatmayı hepimize kolaylaştırsın. Dilimizdeki bağı çözsün, sözümüzü anlaşılabilir kılsın. Şu insanları bizim elimizle kurtuluşlarını nasip etsin. Âmin.

 

 

 


[1] (Tirmizi)

[2] 46/Ahkâf 29

[3] 72/Cin 72

[4] (Tirmizi)

[5] 43/Zuhruf 58

[6] (Tirmizi)

[7] (Tirmizi)

[8] (Tirmizi)

[9] 92/Leyl 5-7

[10] (Tirmizi)

[11] 12/Yûsuf 108