KULLUK BİLİNCİNDEKİ SAMİMİYETİ VE HAYKIRIŞI
Bir önceki yazımızda Yasin süresinde bahsi geçip ismi zikredilmeyen fakat müfessirlerin ifadeleriyle ismi Habib-i Neccar olan bu kişinin hayat mücadelesindeki bir vasfını aktarmaya gayret etmiştim. Bu yazımda ise ayette geçen diğer vasfını ele almaya çalışıp yazı silsilesini bitirmeye gayret göstereceğim.
Allah yoluna davet eden Rasullerin çağrısını işitip yalanlayan ve öldürme planları yaptıklarından haberdar olan bu adam şehrin bir ucundan koşarak rasullerin çağrısına icabet edilmesini istemiş, rasullerin görevlerini yaparken bir ücret talep etmediklerini dile getirmişti. Kavmi ile aralarındaki bu diyalog devam ederken konuşmanın siyag ve sibakından da anlaşılacağı üzere kavmi ona “Sen de mi (Rasullerin) onların dinine girip atalarının dinini bıraktın” gibi cümleler sarf ettiler. Buna karşılık onlara açık ve net bir şekilde ayetin devamında geçen şu hususları hatırlattı;
“Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Ve ona döndürüleceksiniz.”
Ayetten de anlaşılacağı üzere bu adam, kavminin sorusuna cevap olarak kulluğun kime yapılacağını ve esaslarını ortaya koymaktadır. Yaratan kim ise ibadeti hak eden, helalleri ve haramları belirleyen, kâinatı düzenleyen o kişidir. Hiçbir aklı başında bir mahlûkun buna itiraz etmesi mümkün değildir. Yaratma vasfını başkasına, hükmetme/kanun koyma vasfını birbirinden ayıran kimseler İslamın özünü anlamamış, İslam dininden başka bir dine girmiş ve Allah’tan başka ilahlar edinmiş olur. Mekke’de inen ayetler analiz edildiği zaman bu hakikatler üzerinde durulduğu görülür. Bütün rasullerin, kavimleri ile aralarının bozulması ve düşmanlığın zuhur etmesi bu ilke üzerine anlaşılmadığı için olmuştur. Yoksa birçok kavim göklerin hâkimiyetinin ve insanları yaratanın Allah olduğu hususunda ihtilaf etmemiş, bilakis dilleri ile ikrar etmişlerdir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
“Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?’ diye sorsan mutlaka ‘Allah’ derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar? Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara ‘Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?’ diye sorsan mutlaka ‘Allah’ derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.”[1]
Bu ayette ve bu minvaldeki başka ayetlerde şirk toplumlarının ekseriyeti bu inanca sahipti. Allah’ın varlığını kabul ediyor, putlarına ibadet ederken (ibadet ettiklerini kabul etmeyip) Allah’a yakınlaşmak için vesile edindiklerini söylüyorlar. Ama bununla birlikte yeryüzünde emir ve yasak belirleme hakkının Âlemlerin Rabbi olan Allah’ta değil de kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. İbadetin tüm çeşitlerini Allah’a vermiyorlardı. Kendi hevalarına ve nefislerine göre inanç sistemi belirliyorlardı. İşte bu gibi inançların batıl olduğunu ve kişiyi doğru yola iletmeyeceğini bildirmesi için Allah, resullerini göndermiştir.
“Andolsun ki biz ‘Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”[2]
İşte Rabbimiz, Adem (as)’dan bu yana elçi gönderdiği tüm toplumlara bu yasasını ulaştırmıştır. Gönderdiği son elçisine de emrini veriyordu. Ey peygamberim, sen insanları sadece Bana kulluğa davet et. Sen ve senin davetini kabul edenler azgın tağutlardan uzak durun. Tağutlara hayatınızın hiçbir bölümüne karışma hakkı tanımayın. Benimle birlikte tağutların yasalarını da uygulamaya kalkışarak şirke düşmeyin.
Şimdi Rabbimiz tüm elçilerine böyle buyurmuşken, son elçisine de bunu emretmişken, tüm peygamberler tarih boyunca insanları yalnız Allah’ı dinlemeye, Allah karşıtı tağutları reddetmeye çağırıp dururlarken tağutlara itaat eden, putları Allah’a ortak koşan ve de “Eğer Allah istemeseydi biz bu suçları asla işleyemezdik” diyerek küfür ve şirklerinin faturasını Allah’a kesmeye çalışan bu müşriklere ne demek lazım? Bu durumda Allah’ı bırakarak, Allah’a kulluğu bırakarak, Allah’ın dinini terk ederek tağutların dinini uygulamaya çalışan bu insanlar kendilerini nasıl mazur gösterebilirler?[3]
Birçok toplum Allah’a ibadet etmekle birlikte başkalarını da Allah’a ortak edinerek amellerini boşa çıkarmıştır. Ayette geçen adamın kavmine ifade ettiği ve üzerinde durduğu hakikat ibadetin her çeşidinin yaratana ait olduğunu dile getirmesiydi. Çünkü İbadet çeşitlerin herhangi birinin yaratana değil de beşere verilmesi imanı iptal eden bir unsurdu. Nitekim Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:
“Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere ibadet ediyorlar ve Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir."[4]
Ayette bahsi geçen şahıs kavmine nasihat etmeye, onları hakka yönlendirmeye devam ediyordu. Allah’tan başkasına yapılacak herhangi bir ibadetin kendisine fayda vermeyeceği gibi ibadet edilen sahte ilahların kendisini kurtaramayacağını bu sebepten ötürü de yoldan sapanlardan olacağını ve kendisinin de Rabbine iman ettiğini, tüm batıl ilahları reddettiğini şö haykırıyordu:
"Ben, O'ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler."
"O durumda gerçekten ben, apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum."
"Şüphesiz ben, sizin Rabbinize iman ettim; işte beni işitin."
Şu anda bu inanmış adam, fıtratının doğru, bilinçli ve apaçık dili ile konuşmakta ve yalanlayan tehditler savuran ve korkutmaya çalışan bu insanların yüzüne son kararını haykırmaktadır. Çünkü onun kalbindeki sağduyunun sesi, her türlü tehdit ve yalanlamadan çok daha güçlüdür. "Şüphesiz ben Rabbinize inandım, beni dinleyin" Ve işte böylece, imanın içinde güven ve gönül huzuru taşıyan sözünü söylemiş ve onları da buna şahit tutmuştur. İnanmış adam bu sözü ile onlara "siz de benim gibi söyleyin" demiş oluyor veya onlar ne derlerse desinler hiç de önem vermemiş oluyordu.
Ayetlerde bu konuda her ne kadar bir açıklık yoksa da, kıssanın bundan sonrasından anlaşıldığına göre çok geçmeden bu adamcağızı öldürmüşlerdir. Yüce Allah dünyaya ve içinde olan her şeye, o topluma ve onların durumları üstüne bir perde çekmekte ve başka bir sahnenin perdesini açmaktadır. Fıtratının sesine uyup hak sözü haykıran ve bu sözü inkârcılarla işkencecilerin suratlarına bir şamar gibi çarpan bu şehidi görelim diye... Yüce Allah'ın kendisine hazırlamış olduğu ikramı görelim diye... Samimi, cesur ve şehid mü'minin makamına yakışır hizmeti görelim diye... Ona cennete gir denince:
"O'na "cennete gir" denilince "Keşke kavmim bilseydi. "
"Rabb'imin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını" dedi.
Dünya hayatı ile ahiret hayatı birbirine bitişiktir. Ölüm fani âlemden ebedi âleme geçiş ve mümini yeryüzünün darlığından kurtarıp cennetin genişliğine ulaştıran bir adımdır... Batılın küstahlığından hakkın huzur ve emniyetine, zulmün tehdidinden cennet nimetinin esenliğine, cahiliyetin karanlıklarından imanın nuruna kavuşturan bir adımdır ölüm...
İnanmış adamı görüyoruz. Yüce Allah'ın kendisine cennette bahşetmiş olduğu bağışlama ve ikramı görmüş ve kalbi hoş gönlü hoşnut olarak hemşerilerini hatırlamış ve onların kendisini görmesini Rabbinin kendisine bahşettiği hoşnutluk ve ikramı görmelerini, arzu etmiştir. Böylece hakkı tam anlasınlar istemiştir.
İşte imanın karşılığı böyle idi. İsyan ve azgınlığa gelince, yüce Allah'ın katında öylesine hafif, öylesine önemsiz ki, onları yok etmek için melek göndermeye bile değmez. Alabildiğine güçsüzdür onlar...[5]
Velhamdulillahi Rabbil alemin…
[1] (29/Ankebut 61-63)
[2] (17/Nahl 36)
[3] (Basairu’l-Kur’an)
[4] (10/Yunus 18)
[5] (Fi Zilali’l-Kur’an)