HABİB-İ NECCAR’IN VASIFLARI

1) KOŞAN ADAM

Allah’ın arzından sahte ilahların yaygınlaştığı, kullara yapılan kullukların aşikar olduğu, şehevi arzuların tavan yaptığı, günahların kalpleri etkisiz hale getirdiği, izzeti ve medeniyeti İslam dininden başka dinlerde arandığı şu zamanda; Allah’ın kendisine rahmet ederek islamla şereflenmiş, kullara kulluğu reddedip Allah’a kul olma hakikatini idrak eden kimselere büyük sorumluluklar ve görevler düşmektedir.  Hidayet rehberimiz Kur’an Kerim, rasullerin başta olmak üzere hidayet kandillerin zifiri karanlık olduğu dönemlerde ne gibi bir mücadelenin içerisinde olduklarını bizlere bildirmektedir. Bazı yerlerde ise isim vermeyerek tarihte batıl ile mücadele eden kişilerin vasıflarını haber vererek onlar gibi olmamız istenmektedir. Bu yazımızda ise Yasin süresinde anlatılan bir kişinin mücadelesini anlatmaya ve bu kıssasının bizlere sunduğu mesajları hatırlamaya çalışacağız.

Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

“Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!" Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir. Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Hâlbuki hepiniz O'na döndürüleceksiniz. O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar. İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum. Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin. Ona: ‘Cennete gir’ denilince "Keşke, dedi, kavmim bilseydi!" Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını!"[1]

20. ayetten önce ayeti kerimede Allah (cc) Rasulüne hitaben kendi döneminde var olan arap müşriklerine kasaba halkının durumunu anlatmasını istemiştir. Ayette geçen kasabadan maksat müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre Antakya’dır. Bu kasabaya önce iki rasul gönderilmiş halk tarafından yalanlanınca ardından bir rasul daha gönderilmiştir. Rasuller kendilerine vahyedilen dinin asıllarını anlattıklarında halk, tekrardan onlarla batıl mücadelerini sürdürmeye devam etmişler ve daha ileriye giderek anlattıkları tevhid davetinden vazgeçmezlerse taşlanacaklarını ve şiddetli bir çatışmanın olacağını dile getirmişler hatta gönderilen elçileri öldürme planlarına bile girişmişlerdi. İşte bu esnada daha önceden tevhidin hakikatini anlayan bir kimse rasullere zarar gelmesinden endişe ederek şehrin bir ucundan şehrin merkezine koşarak halkına şöyle dedi;

“Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!" Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.”

Ayeti kerimede Allah (cc) adam diye tanımladığı kişinin ismini zikretmemiştir. Belirsiz bir kelime olan رجل/Adam şeklinde zikretmiştir. Bu sebeple Allah’ın ismini zikretmediği kişinin hali ve şekli bizim için önemli değildir. Önemli olan adamın yaptığı iştir, mücadelesidir.

Müfessirler ayette geçenin kim olduğuna dair ihtilaf etmiştir. İbn Abbas’a göre bu kişi Habib-i Neccar (Marangozluk işi yapan kişi), Sevri’ye göre Habib bin Mürri, Suddi’ye göre Kassar’dır. (Allahu Alem)

Vehb (ra) dedi ki: “Habib cüzzamlı[2] idi, evi de şehrin en uzak kapılarından bir kapının yakınında idi. Yetmiş yıldan beri putlara ibadet ediyor, onlara dua ediyordu. Belki bu putlar ona acırlar ve bu hastalığını giderirlerdi, fakat onun bu duası kabul olunmadı. Elçileri görünce, elçiler kendisini Allah'a ibadete çağırdılar. O: “Peki bir delil (mucize, belge)niz var mı?” deyince elçiler: “Evet” dediler. “Biz gücü her şeye yeten Rabbimize dua ederiz ve senin bu hastalığını iyileştirir.” Adam: “Bu gerçekten hayret edilecek bir iştir” dedi. Ben bu put­lara yetmiş yıldan beri benim bu hastalığımı gidermeleri için dua edip du­ruyorum, onlar buna güç yetiremediler. Sizin Rabbiniz bu işi bir sabah vak­tinde nasıl giderebilecek? Onlar: “Evet, bizim Rabbimiz dilediği her şeye güç yetirendir. Bu putların ise hiçbir fayda ve zararı yoktur” dediler. O da onla­ra iman etti, onlar da Rabblerine dua ettiler. Allah da onun hastalığını iyileş­tirdi. Daha önce onda sanki bu hastalık hiç yokmuş gibi… İşte o vakit para kazan­maya koyuldu. Akşam olunca kazancını sadaka olarak dağıttı. Yarısını ço­luk çocuğuna yedirdi, geri kalan yarısını da tasadduk etti. Kavmi elçileri öl­dürmek isteyince kavmine varıp "Ey kavmim! Elçilere tabi olun, dedi."[3]

Velhasıl bu kişi kendi toplumuna Allah tarafından gönderilen elçilere tabi olunmasını söylüyordu. Çünkü gönderilen bütün elçilerin din adına söyledikleri şeyler Allah’tan gelen bildirilerdi. Bir insanoğlunun hevası yada kendi fikri değildi. Allah katından gelen vahye tabi olmak aklın ve fıtratın bir gereğiydi. Yanlış ve eksik olması söz konusu değildi.

Kendilerine gönderilen elçilere uyan kimseler aslında Allah’a uymuş, tabi olmayanlar ise Allah’tan gayrılarına uymuş sayılırlar.

Bu elçilere uyulmasının gerekliliğinden bir tanesi de onların çabaları ve mücadeleleri herhangi bir çıkara ve menfaate binaen değildir. Ecirlerini ve mükâfatlarını yalnız Allah’tan beklemektedirler.  İşte bu davranış bütün rasullerde de görülmektedir. Bunlardan bazıları;

a) Nuh (as)

“Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir.” [4]

b) Hud (as)

“Ey kavmim! Ben, ona (peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâla aklınızı kullanmıyor musunuz?” [5]

c) Muhammed (as)

“De ki: Ben sizden bir ücret istemişsem, o sizin olsun. Ücretim yalnız Allah'a aittir. O, her şeye şahittir.”[6]

Allah’ın dini yüce bir dindir. Dinin hakikatleri ve gerçekleri para ile anlatılmaz. Ecir ve mükâfat alemlerin Rabbinden istenir. Günümüzde nice din adına konuşan kişiler vardır ki dinin gerçeklerini menfaatsiz olarak gizlemeden açıklaması gerekirken maalesef maaş uğruna bırakın gerçekleri anlatmayı hakkı gizleyip, batılı hak gibi anlatır hale geldiler. Allah (cc) ise bu vasıfta olan kimseleri şöyle tazir etmektedir;

“İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” [7]

Ayette zikredilen adamın koşarak kavminin huzuruna gelip “Ey Kavmim” şeklinde hitap etmesi mücadelesinin, samimiyetinin ve şefkatinin bir göstergesidir. Aynı kasabada yaşayan ailesine, uzak-yakın akrabalarına, dostlarına ve komşularına acıdığını, onlar hakkında üzüldüğünü ve onların da kendisi gibi hidayete erişmeleri için nasıl seferber olduğunu görmekteyiz.

Peki, biz bu işin neresindeyiz?

Anlamak, tefekkür etmek ve amel etmek ümidi ile…
 
 


[1] (36/Yasin 20-27)

[2] (Cilt hastası)

[3] (Kurtubi)

[4] (13/Hud 29)

[5] (13/Hud 51)

[6] (27/Sebe 47)

[7] (2/Bakara 159)