Hamd, Âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir. Salât ve selam, O’nun kelamını bize ulaştıran, sözleriyle onu tefsir eden, yaşantısıyla onun en güzel uygulamasını bizlere gösteren Allah’ın resulü Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun.
İbni Mesûd  (ra)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav)  şöyle buyurdu:
“İsrail oğulları arasında dinden sapma ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve ‘Bana baksana! Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket. Çünkü bu sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten nehyetmediği gibi, onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Rasulullah (sav) şu ayeti okudu:
“İsrail oğullarından kâfir olanlar Davud’un ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, baş kaldırmaları ve aşırı gitmeleriydi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mani olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlara âhiret hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir, onlar azap içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah’a Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir” (Mâide, 77-81)

Rasulullah (sav) bu ayetleri okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâil oğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.”[1] 

Yukarıdaki hadis metni Ebû Dâvûd’un metnine aittir. Tirmizî’nin metninin tercümesi ise şöyledir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrâil oğulları günahlara daldıklarında, âlimleri onları nehyettiyse de onlar işledikleri günahları terk etmediler. Bu defa âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onların kalplerini birbirine benzetti. Davut ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyle idi.”

Bu rivayet, toplumun nasıl bozulmaya başladığını, niçin lânetlendiğini, Allah’ın rahmetinden nasıl mahrum bırakıldığını ve akıbetlerinin ne olduğunu gözler önüne sermektedir. Şayet halkta başlayan bozulmaya âlimler ve yöneticiler engel olmaz, hataları düzeltip ma’rûfu emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirmezler ve bunun aksine kötülüklere göz yumar, kötülerle beraber düşer kalkarlarsa, onlarla yiyip içerlerse Allah da onların kalplerini birbirlerine benzetir; günah işlemeyenlerin kalplerini, günah işleyenlerin kötülükleri yüzünden karartır. Çünkü onlar, günah işleyenleri günahlarından vazgeçirmemiş, aksine hoş görmüş olurlar. Böylece hepsinin kalpleri katılaşmış, hakkı ve hayrı kabulden uzaklaşmış, isyanları sebebiyle rahmetten de mahrum bırakılmışlardır.
Yine bir başka hadiste şöyle buyrulur: Nu’mân İbni Beşîr (rhuma)’dan rivayet edildiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu:

“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye binmek üzere kur’a çeken topluluğa benzerler. Onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar: Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet vermemiş oluruz, dediler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.”[2] 

Allah’ın hudutları, sınırları, bilindiği gibi helâller ve haramlardır. Sınırları koruyan, yani helâller ve haramlara riayet edenlerle, bu sınırları korumayan, helâl ve haramı gözetmeyenler, tabii ki birbirlerinden çok farklıdırlar. Haramlara dalanlar, gemiyi delip batmasına vesile olacak olanlara benzetilmişlerdir. Gemi batınca sadece gemiyi delme suçunu işleyen kişi batmaz, bütün yolcular batar. O halde gemide bulunanların vazifesi, böyle bir faaliyete izin vermemektir.

Bütün insanlar bu dünya gemisindedirler. Şayet biz Müslümanlar Allah’ın şeriatına aykırı hareket edenleri, Rablerine isyan edenleri, kulluklarını gereği gibi yerine getirmeyenleri uyarmaz ve hatalarını düzeltmez, elinden tutmaz ve onlara hakkı tavsiye etmezsek unutmayalım ki aynı geminin içinde hep birlikte batarız. Rabbimiz şöyle buyurur: “Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Suresi, 1-3)

Dolayısıyla bizlerin insanlara hakkı tavsiye etmesi, yaratılış gayelerini insanlara hatırlatması, yeryüzünde hiçbir fitne kalmayıncaya kadar kulluk görevimizi yerine getirerek Rab Teâlâ’ya kulluğumuzu göstermemiz gerekir. Kulluk görevimizde; İnsanların hayatlarında ve Müslümanların hayatlarında var olan hataların giderilmesi, hayatlarının Rab Tealanın istemiş olduğu şekle getirilmesinden ibarettir. Bütün insanların yaratılış gayesi budur. Rab Tealaya boyun eğerek, Ona itaat etmek, Allah’ın dışında ibadet edilenleri reddederek, uzaklaşmak ve bunlara düşman olarak, onlardan beri olmaktır.

Rasulullah (sav) birçok hadislerinde, insanların bir konuyu daha iyi anlamasını ve akıllarında tutmasını sağlamak için teşbihler, benzetmeler kullanmıştır. Bu hadis de onlardan biridir. Toplumda bir kısım insanların yaptıkları kötülüklere, işledikleri haramlara, uygunsuz davranışlara göz yumulur, engel olunmazsa toplu yıkım kaçınılmaz olur.

Müslümanların görevleri, sadece kendileri kötülük yapmamakla bitmez, aynı zamanda başkalarının kötülüklerine engel olmak gerekir. Bazıları dediği gibi; “Herkes özgürdür istediği gibi yaşar” anlayışı asla dinimizde yoktur. Böyle bir anlayış şeytanın fısıldadığı cahiliye anlayışının ta kendisidir…

Herkes Rabbimizin istediği gibi yaşamak zorundadır. Özgürlük Rabbimizin bizlere vermiş olduğu sınırlar dâhilindedir. Rabbimizin çizmiş olduğu sınırları aşanlar Rabbe isyan etmiş ve azgınlaşmış insanlardır. Bu sınırların aşılması ya küfür ya haram ya bunların altında kalan bir günah demektir. Bu nedenle müminlerin her ne kadar yeryüzünde münker var ise ki- bütün münkerler hata/günahtır- temizlemeleri gerekir. Bunu yaparken de peygamberin metodunu ve hataları düzeltmede kullanmış olduğu yolları takip etmesi gerekir. Zira Rasulullah (sav) her konuda bizler için en güzel örnektir.

Fertlerin işledikleri kötülüklere engel olunmazsa, bundan toplum da zarar görür. Kötülük yapanların kötülüklerine engel olmak, toplumun kurtuluşuna vesile olduğu kadar, kötülüğü işleyenlerin de kurtulmasını sağlar. Fertler hür olduklarını iddia ederek, istediklerini yapamazlar. Başkalarına zarar verici nitelikteki fiillere engel olunur, çünkü bunun hürriyetle bir alâkası yoktur. Bir kişinin hürriyeti, başkasının hürriyetine zarar veremez. Rabbe isyanın olduğu bir konuda özgürlükten bahsedilemez. Unutulmaması gerekir ki, ma’rufu emir ve münkeri nehiy vazifesi, toplumların çöküşünü önlediği kadar, fertlerin de kurtuluşuna vesiledir.

Rasulullah (sav)’in insanların hatalarını düzeltmesi ve düzeltirken de tamamen ilâhî vahyin kontrolünde olması sebebiyle genel olarak bütün Müslümanlar ve özellikle terbiye ve eğitimle meşgul olanların O’nun yolunu takip etmeleri zaruridir.  Çünkü peygamber insanlara elçi olarak gönderilme gayesi; insanlara örnek olması içindir dolayısıyla bir örnek en güzel ahlak ve örnekliğe sahip olması gerekir ki, diğer insanlara örnek olsun ve örnek gösterilsin.
“Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Allah Rasûlü (sav) Rabbinden bir nur üzere yürüyerek hataları tashih etmiş ve bu mevzuda asla ihmal göstermemiştir. Rasulullah (sav)’in bu vasfından âlimlerimiz şöyle bir kaide çıkarmışlardır: “İhtiyaç hâsıl olduğunda Peygamber (s.a.v)’in lüzumlu beyan ve ikazı geciktirmesi caiz değildir.”
Bütün müminlerin O’nun yolunu takip etmeleri zaruridir. O, bizim için Üsve-i Hasene’dir, en iyi örnek ve en güzel rehberdir. Gidilecek en doğru yol, O’nun yoludur. Alınacak en güzel örnek O’dur, peşinden gidilecek ve tabii olunacak da O’dur.

Rasulullah (s.a.v)’ın bu metot ve usullerini kullanabilmek için o terbiye ve eğitimi öğrenmek, kendimizi ona göre yetiştirmek icap etmektedir. Bu yüzden bir mümin mutlaka Peygamberin nasıl hata düzelttiğini öğrenmesi ve öğrendiğiyle de amel gerekir.

Rasulullah (sav)’in kendisine indirileni insanlara açıklıyor, insanların yapmış oldukları şayet indirilene uymuyorsa bu konuda onlara nasihat ediyor, Rabbinin kendisine öğrettiği şekilde de insanları bu konuda uyarıyordu. Aynı zamanda bunu yine insanlara emrediyordu. Bu konuda Rasulullah (sav)’in şöyle buyurduğunu görmekteyiz: “Sizden kim bir münkeri görür ise eli ile değiştirsin, buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmez ise, kalbi ile yapsın (yani bunu kalbi ile reddetsin). Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[3]

Rasulullah (sav)’in bu meseleye daha da açıklık getirdiğini başka bir hadiste şöylece görüyoruz. Abdullah bin Mes’ud’dan şöyle rivayet edilmektedir:
“Benden önce Allah'ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve ashabı olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler, emirlerini de yerine getirirlerdi. Sonra, bu peygamberlerin ardından öyle kötüler zuhur etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Onlara karşı eli ile cihad eden mümindir, dili ile cihad eden mümindir, kalbi ile cihad eden mümindir; bunun ötesinde ise hardal tanesi kadar iman yoktur.”[4]

Rabbim bizi iyiliği emreden kötülükten nehyeden kullarından eylesin..
Velhamdulillahi rabbil âlemin…

 
 


[1] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîru sûre 5, 6, 7.

[2] Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 12.

[3] Müslim, İman, 78; Timizi, Fıten, 11; İbn Mace, Fiten, 21; Nesai, İman, 17.

[4] Müslim.