Ebu Hureyre'den (ra) rivayet edildiğine göre Nebî (sav) şöyle buyurdu: "Kul, Allah'ın hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyler de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah'ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyler de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.''[1]
Hamd, bizleri en güzel şekilde yaratan ve hidayet nimetini verip Müslümanlardan kılan Allah’a (cc), salat ve selam da bizler için en güzel örnek olan Peygamberine olsun.
Allah (cc) biz kullarını yaratmış ve bu yaratmasının gayesini de bizlere peygamberler ve kitaplar bildirmiştir:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[2]
Yaratılış gayemiz Allah’a (cc) kulluktan başka bir şey değildir. Allah’ın bize verdiği nimetlerde ancak Allah’a kulluk için yaratılmıştır ve bu amaç uğrunda kullanılmalıdır. Mesela; Allah (cc) bizlere iki göz vermiş ve bunu kulluk için bizlere bahşetmiştir. O halde Allah’ın (cc) verdiği gözleri hayırda kullanırsak o zaman bu organlar bizim için bir nimet olacaktır. Aksi halde Allah’ın (cc) bizim için çizdiği sınırların dışında ya da haddi aşmak için kullanırsak o zaman bunlar bizim için bir nimet değil bir ‘’nikmet’’(azap, şiddetli ceza) halini alacaktır. Çünkü hayırda kullanılan organlar bizi iyiliğe, Allah’a (cc) kulluğa ve sonuç olarak rızasına ulaştıran bir nimet olurken; hayırda kullanılmayan nimetlerde bizi O’nun gazabına götürebilecek bir vesileye dönüşür.
İşte bu organlardan biri ve hatta en önemlisi de dildir. Bu ay ki yazımızda Allah Rasulü’nün (sav) bir hadisinden yola çıkarak dilin öneminden bahsedeceğiz. Dilin önemi derken biz kullar için nasıl bir nimete ya da bir nikmete dönüşebildiğinden bahsedeceğiz. İnsanlar özellikle Allah’ın (cc) kendisine hidayet ettiği, seçilmiş Müslüman kullar; dillerinin durumunu, konuştuklarını ne anlama geldiğini, dilleri ile nasıl günahlara düştüklerini fark edemiyorlar.
Dil ile Allah zikredilir, Kuran okunur, nasihatleşilir, emri bil maruf nehy anil münker yapılır ve bunlar gibi daha birçok amel yapılır. Hatta hal hatır sormak, yemek yemek, içmek gibi ibadet olmayan amellerde yapılır ve bunlarda onun yaratılış gayesine uygun olan işlerdir. Ancak dile dikkat edilmez, umursanmazsa, yaratılış amacına uygun kullanılmazsa, farkına bile varmadan toplulukları dağıtan sessiz bir bombaya, kan dökmeden adam öldüren bir silaha dönüşüverir. Öyle olur ki söz ağızdan çıktımı artık çok geçtir. Dil konuştuğu zaman o söz yaydan fırlayan bir ok, tabancadan çıkan bir mermi gibi hedefini arar artık.
Öyle sözler çıkar ki ağızdan bilinmez kim yaralandı, kim öldü, kim kaldı. Bilinmez ortaya ne sonuçlar çıktı. Bilinemez Allah (cc) razı oldu mu yoksa gazaplandı mı? Herkesin gafil olduğu bu konuda Müslüman kimse Allah Rasulü’nün (sav) şu buyruğunu düşünür ve bu uyarı gereği hareket eder:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi mutlaka ya hayır söylesin ya da sussun…”[3]
İmam Nevevi (rh): “Bu hadis, söz yararlı ve hayırlı olmadıkça kişinin konuşmamasının gerektiğini açıkça belirtmektedir. Kişi ne zaman sözün yarar sağlamasından şüphe ederse konuşmamalıdır.”
Müslüman konuşmadan önce düşürür, haram varsa, gereksiz boş söz varsa, konuştuğu hayır değil şer ise susar, konuşmaz. Bilir ki ağzından çıkacak her şey görevli melekler tarafından yazılıyor:
‘’Onun sağında ve solunda oturmuş, kaydeden (iki melek vardır). Bir söz telaffuz ettiği an, yanında hazır bulunan bir gözetleyici vardır.’’ [4]
Kıymetli Kardeşim! Allah’ın (cc) biz kulları içi haram kıldığı şeyleri ve büyük günahları bir düşün. Görülecektir ki bunların büyük bir kısmı dille ilgilidir. Mesela yalan söylemek, iftira atmak, gıybet, dedikodu, lakap takmak gibi günahlar bunlardandır. Kişi eğer diline sahip olursa bu günahlara da düşmeyecektir.
Ama şu da bir gerçektir ki dille işlenen günahlar kişi için çok kolaydır. İslam alimleri bu konuda dilin en kolay günah işleyen organ olduğunu söylemişlerdir. Başka organlar ile işlenen günahlarda ise ayrı çaba harcayacak ve dolayısıyla zorlanacaktır. Ama bir Müslüman bir anlık söz ile çok kolay yalan söyleyebilir, iftira atabilir, lakap takabilir, gıybet edebilir. Bu yüzdendir ki diğer organlar, her sabah dile Allah’tan korkması konusunda uyarıda bulunurlar:
Ebu Saîd el-Hudrî’den (ra) merfu olarak rivayet edilen bir hadiste Nebî (sav):“İnsan sabahlayınca, bütün organları dile başvurur ve şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.”[5]
Bütün organlarımız dilden endişe ederken, Allah (cc) ve Rasulu (sav) bizleri bu kadar uyarırken bu konuya gereken önemi verip dilimize dikkat ediyor muyuz? Oturup kalktığımız ortamları, arkadaş meclislerimizi bu esas üzerine ayarlayıp, seçiyor muyuz? Dostluklarımızı bunlar üzerine kuruyor muyuz? Bir bakalım meclislerimize, dostluklarımıza, ilişkilerimize; neler konuşuluyor, neler işitiliyor, ne ameller işleniyor? Ey kardeşim! Bak ve düşün, düşün ki dersler çıkar.
Meclisinde gıybet mi var? İftira mı var? Dedikodu mu var? Hiç biri yok sadece ‘’duyduklarımızı aktarıyoruz bazen’’ diyorsan, meclisinde “şöyleymiş”, “duydum” “böyleymiş”, “bende duydum”, “diyorlar” gibi bilinmeyen, sadece kulaktan kulağa yayılan sözler konuşuyorsan ya da konuşuluyorsa kusura bakma kardeşim sen bir YALANCISIN. Kastın yalan söylemek değilse bile bu böyledir:
Ebu Hureyre (ra)’dan Rasulullah (sav): “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!”[6]
İmam Nevevî (rahimehullah): "Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter." sözünden maksat şudur: ‘İnsan genellikle doğruyu da yalanı da işitir. Bunları bir ayrım yapmadan her duyduğunu söyleyince ister istemez yalan haberleri de doğruymuş gibi nakletmiş olur. Dolayısıyla yalancı durumuna düşer. Çünkü yalan gerçeğe aykırı olan bir şeyi, gerçekmiş gibi haber vermekten ibarettir. Bunda, bu haberi veren kimsenin yalan söylemeyi kast edip etmemesi de neticeyi değiştirmez. Yani onu yalan söylemiş olmaktan kurtarmaz."
Müslüman bilgisizce konuşmaz, dinlemez, peşine düşmez. Çünkü bilgisi olmayan şeylerle ilgili göz, kulak ve kalbin sorumlu olduğunu bilir, bilmelidir de.
“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”[7]
Kardeşim! İstikamet bulmak, istikamet üzeri olmak istiyorsan diline sahip çık, dilini tut. Çünkü dili tutmak istikamet üzere olabilmenin sebebidir.
Muaz bin Cebel (ra) anlatıyor: “Ya Rasulullah! Beni cennete sokacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli söyler misin?” Şöyle dedi:
– Sen büyük bir şey hakkında soru sordun. Muhakkak ki bu ancak Allah’ın kolaylaştırdığı kişilere kolay gelir. Allah’a ibadet edersin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılar, zekatı verirsin, Ramazan orucunu tutar, beyti (Kabe’yi) hac edersin…”
Daha sonra şöyle dedi:
– Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç bir kalkandır, sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları (günahları) söndürür, bir de kişinin gecenin ortasında kalkıp namaz kılmasıdır. Daha sonra şu ayeti okudu: “…yanları yataklarından uzaklaşır… Yaptıklarından dolayı…” (Secde, 16-17)
Daha sonra şöyle dedi:
– Sana işin başını, temel direğini ve zirvesini haber vereyim mi?
– Evet, ey Allah’ın Rasulü!
– İşin başı İslam’dır, temel direği namazdır, zirvesi ise cihaddır.
Daha sonra şöyle dedi:
– Sana bütün bunların özünü haber vereyim mi?
– Evet ya Rasulullah!
Eliyle dilini tuttu ve “İşte buna hakim ol” dedi. Ben “Ey Allah’ın Peygamberi! Biz konuştuğumuz şeylerden dolayı da sorgulanacak mıyız?” dedim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Annen seni kaybetsin Ey Muaz! İnsanları yüzüstü yahut da burunları üzerine cehenneme sürükleyen dillerinin ekip biçtiklerinden başka bir şey midir?” dedi.[8]
Bu hadise baktığımızda hadisin başından sonuna kadar Peygamber (sav) İslam’dan, şartlarından, hayırlı amellerden, İslam’ın başının, direğinin ve zirvesinin ne olduğundan bahsediyor. Ama sonuna doğru geldiğinde bütün bu işlerin, baştan beri saydığı şeylerin temeli, esası olarak dili söylüyor.
Kardeşim! Bütün bu sayılan amelleri yapabilmek, istikamet bulmak ve neticesinde cehenneme yüzüstü atılmamak için dili tutmak gerekir.
Süfyan İbnu Abdillah (ra) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasulü, uyacağım bir amel tavsiye et bana!" dedim. Şöyle buyurdu:
"Rabbim Allah'tır de, sonra dosdoğru ol!" buyurdu.
"Ey Allah'ın Resulü, benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir?" Eliyle dilini tutarak: "İşte bu!" buyurdu."[9]
Elbette dille ilgili söylenecek, yazılacak birçok söz var, ama bütün bu hatırlatmaların ışığında İbn Kayyum’ın bir sözünü aktararak yazımı sonlandırmak istiyorum:
“Görürsün ki nice insan günah işlemekten, zulmetmekten, kötülük yapmaktan korkar ve uzak durur. Hatta misvakı bile bırakmaz, bazı mekruhlar onun gözünde haramdır. Bazı mubahları bırakır. Hakkında şüphe olan şeyleri terk eder. Halbuki dilleri bıçak gibi ölü ve yaşayanların namuslarını parçalamaktadır ama bu durum onun umurunda değildir.”
[1]Buhari
[2]Zariyat 56
[3]Muttefekun aleyh
[4]Kaf 17,18
[5]Tirmizi
[6]Müslim
[7]İsra 36
[8]Tirmizi, İbn Mace, Ahmed
[9]Tirmizi