Aişe (ra) dedi ki; Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Bu ümmetin ahirinde hasf, mesh ve kazf meydana gelecektir.” Ben “İçimizde salih kimseler varken bizler helâk mı edileceğiz?” dedim. Allah Rasulü (sav) “Evet, hubs ortaya çıktığı zaman.” dedi.[1]
Son yıllarda Dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı farklı afetler, musibetler ortaya çıkmakta olduğunu hepimiz görüyoruz. Özellikle Türkiye’de son günlerde ortaya çıkan afetler insanları şaşırtır oldu. Türkiye’nin hemen hemen yarısında yangınlar ormanları, köyleri yakıp yok ederken bir kısmında da seller evleri yıkıp insanları alıp götürüyor, birçok kişi ölüyor, birçoğu da bulunamıyor bile. Tabi bu afetler ve musibetlerin ortaya çıktığı yer sadece Türkiye değil.
Yangınlar, seller, depremler, fırtınalar vs. bütün afetler insanı etkiliyor. Mesela, yangınlarda ormanların ve canlıların yok olması, vicdan taşıyan her insanı üzer. Özelliklede Müslümanları. Çünkü Müslümanlar merhametlidir ve çevresindeki yaşanan hadiselere karşı duyarlıdır. İnsanların ekseriyeti, ateşte yanan çocuklara, mazlumlara üzülmeseler, önemsemeseler de bizler ormanın yanmasına bile üzülür aynı zamanda bunların Allah’tan (cc) geldiğini bilir ve basiretle anlamaya çalışırız.
Evet, toplumların başına böyle afetler, musibetler gelebilir. Önemli olan bunlara basiretle bakabilmek ve anlayabilmektir. İşte bende son dönemlerdeki bu hadiselere baktığımda bu konu hakkında yazmam gerektiğini anladım. Çünkü toplumun dilinde, yaşanan olayların sebepleri hakkında çeşitli senaryolar kuruluyor ve bunlarla insanların bu olaylara ibretle bakıp, dersler çıkararak hayatlarına çeki düzen vermelerine engel olunuyor. “İklim krizi” , “küresel ısınma” , “süper güçlerin insanlık üzerinde bir oyunu.” Vb. sözlerle bu musibetlerin Allah’ın (cc) toplumlara bir azabı ve uyarısı olduğu gölgelenmektedir. Oysaki sebepleri ne olursa olsun, ister “doğa” ister “büyük güçler”, yaşanan hadiselerin tamamının Allah’ın (cc) müsaade etmesiyle gerçekleştiğini, onların eliyle de olsa insanlığa bir uyarı olduğunu unutmamak gerekir.
Bu bahsettiğimiz meseleye ne yazık ki Müslümanlarda istemeyerek te olsa dâhil oluyor. Fakat Müslümanların her meseleye olduğu gibi bu musibetlere de basiretle bakması gerekmektedir. Burada basiretin tanımını yapmak zannediyorum yerinde olacaktır. Çünkü Rabbimiz, biz Müslümanların olaylara basiretle bakmasını ister.
“Görme, idrak etme, bir şeyin iç yüzüne vâkıf olma, sezgi” gibi anlamlara gelen basiret kelimesi, Kur’an-ı Kerîm’de genel olarak “görme” anlamı yanında özellikle “hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yanlıştan ayırma yeteneği” manalarında kullanılmış ve bu bakımdan manevi körlük veya dalâletin zıddı olarak gösterilmiştir (bk. el-En‘âm 6/50, 104; Hûd 11/24; el-İsrâ 17/72; en-Neml 27/81). Aslında basiret, ilâhî sıfatlardan biri olan basarın kullardaki tecellisidir. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır (el-Bakara 2/7) ve bu sebeple gerçekleri göremezler (Yâsîn 36/9). İnsanların gerçekleri görmelerine ışık tuttuğu için Kur’an ayetlerine de besâir (basîretler) denilmiştir (bk. el-A‘râf 7/203; el-Kasas 28/43). Kur’an küfür, nifak, hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden kalp gözü körleşmiş ve basîreti bağlanmış kimseler hakkında “körler” (el-Bakara 2/18), “kalpleri olup da bununla idrak edemeyenler” (bk. el-Araf 7/179), “bakar körler” (bk. el-A‘râf 7/197) gibi tabirler kullanır, inananları basîretli, inkârcıları kör sayar.[2]
İşte Müslüman kalbi açık, zihni açık, gözü açık olmalı, olaylara basiretle bakabilmelidir. Arka planını görmeli, Allah’ın (cc) dini ve rızası doğrultusunda yorumlamalıdır.
Hadisimize geçecek olursak: Allah Rasulu (sav) bu ümmetin ahirinde bazı musibetlerin onları bulacağını söylüyor. Hadiste geçen bu musibetler; hasf (yere batmak), mesh (şekil değişikliğine uğrama) ve kazf (atılıp savrulma) tır. Rasulullah (sav) burada üç musibetten bahsetse de insanların başına gelecek musibetler bunlarla sınırlı değildir. Bu musibetler bazen bireylerin, bazen küçük grupların, bazen de büyük toplumların başına gelebilir.
Bu yazımdaki amacım ve asıl dikkat çekmek istediğim nokta ise hangi musibetlerin başa geleceğinden ziyade hadisin geri kalan kısmıdır.
Allah Rasulü (sav) bunları söylediğinde Aişe annemiz bu musibetlerin helak edici olduğunu bilmiş ve “İçimizde salih kimseler varken bizler helâk mı edileceğiz?” diye sormuştur. Bu cümleden çıkaracağımız en önemli derslerden biri Allah Rasulü’nün bu dehşetli sözü, her sahabe gibi Aişe annemizi de tedirgin etmiş bu tehdidi kendi üzerine alınmış ve belki de istemsizce bu soruyu sormuştur. Peki, onlardan asırlar sonra yaşamamıza rağmen ümmetin ahirinde oluşacak olan olayların anlatıldığı bu hadisler acaba bizlerde nasıl etkiler bırakıyor. Bizlerde sahabenin bu tavrını örnek alıp Allah’ın ayetleri ve Rasulün sünneti ile karşılaştığımızda dikkat kesilmeli, kendi üstümüze alınıp amel etmeliyiz.
Abdullah ibn Mes’ud (ra) der ki: “Yüce Allah’ın ‘Ey iman edenler’ çağrısını duyduğun zaman can kulağıyla dinle. Çünkü bu çağrıdan sonra O, ya hayırlı bir işi sana emrediyordur, ya da seni kötü bir şeyden sakındırıyordur.”[3]
“İçimizde salih kimseler varken bizler helâk mı edileceğiz?”
Helak, Arapçada belâ ve musibetlerle karşılaşmak, kendi eliyle kendini tehlikeye atmak, varken yok olmak, işe yaramaz hale gelmek, kırmak, düşmek anlamlarına gelir.
Kur’an’da ve hadislerde, Allah ve Rasulü bizlere, helak olan kişi ve kavimleri bunun yanında bireylerin ve toplumların helakına sebep olan amelleri defaatle zikretmişlerdir.
Helakın en büyük sebebi Allah’a şirk koşmak, peygamberlerini yalanlamak, ayetlerini inkâr etmektir. Sonrasında ise eşcinsellik, ölçü ve tartıda hile, faiz, sihir, yetim malı yemek, emri bil maruf ve nehyi anil münkeri terk etmek, haksız yere bir Müslümanı öldürmek, namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak gibi ameller gelir. Birkaçına örnek vermek gerekirse:
“Onlardan önce de Nûh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi[462] Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı. (O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.”[4]
“Medyen halkına da kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.”[5]
“Lût’u da Peygamber olarak gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti: “Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı çirkin işi mi yapıyorsunuz? Hakikaten siz kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir toplumsunuz.” [6]
"Yedi helak ediciden kaçının!" Sahabiler: “Ey Allah’ın Rasulü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Peygamber sav : "Allah'a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnad etmektir,” buyurdu. [7]
Allah Rasulü (sav) hadisinin son kısmında helak olan toplumların içerisinde, salihlerin olmasına rağmen, insanların helak olmasının, fenalıkların, kötülüklerin, yani helak edici amellerin artmasıyla olduğunu söylemiştir. Biraz önce bahsettiğimiz azap sebeplerinin tamamı ise içinde yaşamış olduğumuz bu çağda ortaya çıkmış haldedir. İnsanların çoğu Allah’a şirk koşar, Allah’ı inkâr eder hale gelmiş, faiz normalleşmiş, zulüm artmış, Müslümanların canlarına kıyılmış, sadece ölçü ve tartıda değil ticaretin her alanında hile artmış, eşcinsellik yasal bir hak olmuştur. Ve daha niceleri…
İşte son zamanlarda ortaya çıkan bu musibet ve azapların sebepleri günümüzdeki insanlığın durumudur. Çünkü Allah (cc) kullarına zulmetmez ancak kullar kendilerine zulmederler ve elleriyle yaptıklarının sonucu olarak bu azabı dünyada tadarlar.
“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” [8]
Allah’ın (cc) insanlığa dünyadayken azabı, gene Rabbimizin rahmetindendir. Çünkü bu musibetler Allah’ın bir uyarısıdır. İnsanların görüp tevbe etmeleri, hayatlarına çeki düzen verip yalnızca Allah’a kulluk etmeleri, kendisine dönmeleri için yaptığı bir uyarıdır.
“İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” [9]
Bunun bir diğer örneği de Kalem suresinde anlatılan bahçe sahiplerinin kıssasıdır. Onlar yoksullara yedirmemek istemiş ve inşallah dememişlerdir. Bunun sonucunda Allah (cc) onların bahçelerini helak etmiştir. Bahçe sahipleri bu musibetten sonra pişman olmuşlar ve Allah’ın onlara olan bu uyarısını anlayarak rablerine dönmüşlerdir. Rabbimiz Teâlâ onları uyarmak için gönderdiği bu musibeti azab olarak adlandırmıştır. Büyük olan azab ise ahretteki azabtır.
“İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!”[10]
Tüm bu anlattıklarımızdan sonra dünya ve ahiret azabından korunmak ve helak olanlarla benzer akıbete uğramamak için yapmamız gerekenler nelerdir?
· Tevhid.
· İstiğfar.
“Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.” [11]
· Azaptan emin olmamak.
Aişe’nin (ra) anlattığına göre Efendimiz (sav), rüzgar estiğinde ve gökyüzünde siyah bir bulut gördüğü zaman korkusundan yüzünün rengi değişir, bazen o buluta karşı durur bakar, bazen geri döner, eve girer çıkardı. Yağmur yağdığında ise rahatlardı. Bunlar bir endişe alâmeti idi. Aişe (ra) bunun sebebini öğrenmek isteyince Efendimiz (sav): “Ne bileyim, belki bu kara bulut Âd kavmine geldiği gibi bir azâb olur. Onlar gördükleri siyah bulutu yağmur yağdıracak bir bulut zannetmişlerdi; ama o elîm bir azâb getirdi.” [12]
· Dua.
Rasulullah (sav) şiddetli bir rüzgâr gördüğünde bu duayı yapardı:
“Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” [13]
· Helak edici günahlardan kaçınmak ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmak.
Rasulullah (sav) şöyle buyurur:
“Nefsim elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız, ya da Allah size katından bir azab gönderir de sonra O’na dua edersiniz, duanıza icabet edilmez!” [14]
VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN…
[1] (Tirmizi)
[2] (İslam ansiklopedisi, Basîret)
[3] (Suyutî, el-Itkan, II, 43; İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri)
[4] (38/Sad 12,13,14)
[5] (7/Araf 85)
[6] (7/Araf 80, 81)
[7] (Muttefekun aleyh)
[8] (42/Şura 30)
[9] (30/Rum 41)
[10] (68/ Kalem 33)
[11] (8/Enfal 33)
[12] (Muttefekun aleyh)
[13] (Müslim)
[14] (Tirmizi)