Bir hadis rivayet ederken, duyduğunuz derin tesirle nutkunuzun tutulduğu, fenalaştığınız veya baygınlık geçirdiğiniz bir an oldu mu? Ya da kardeşlerinize aktarırken dilinizin düğümlendiği, cümlenizi tamamlayamadığınız bir hadis oldu mu?
Şimdi aktaracağımız hadisi rivayet eden sahabî üç defa baygınlık geçirip, ondan sonra hadisi aktarabilmiştir. Bu sahabî Ebu Hureyre’dir. (Allah kendisinden razı olsun)
Ebû Hureyre (ra) Rasûlullah (sav) şöyle buyururken dinledim;
“Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak:
- Peki, bunlara karşılık ne yaptın? buyurur.
- Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim!
- Yalan söylüyorsun! Sen, “babayiğit adam” desinler diye savaştın.
Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur’an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da:
- Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın?
- İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur’an okudum.
- Yalan söylüyorsun! Sen “âlim” desinler diye ilim öğrendin, “Ne güzel okuyor!” desinler diye Kur’an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi, buyurur.
Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır. (Daha sonra) Allah’ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.
-Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın?
-Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece senin rızanı kazanmak için verdim, harcadım.
- Yalan söylüyorsun! Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını “Ne cömert adam!” desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi, buyurur. Emrolunur bu da yüzüstü cehenneme atılır.”[1]
Şerh:
Niyet; kalbin bir şeye yönelmesi, kasıt, maksat, gaye ve hedef gibi manalara gelir. Bir şeyi yapmayı zihninden tasarlama, önceden isteyip düşünmedir. İş, ya kalple ya dille veya diğer organlarla yapılır. Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir. Niyet, bir işi Allah rızası için yapmayı kalben geçirmektir.
Allahu âlem Ebu Hureyre, kendisinin de bu sayılanlar içinde olmasından korkuyordu. Bu hadisi Muaviye (ra) da duyduğunda şiddetli bir şekilde ağlamıştır. Dolayısıyla şu sonuç çıkar;
Ebu Hureyre’nin (ra) bu hadisi aktarmadan önce üç kere baygınlık geçirmiş olması, bu meselenin ne kadar ağır bir mesele ve sorumluluk olduğunu göstermektedir. Aynı hassasiyeti Muaviye (ra) da göstermiş ve bu hadisi işittiği anda gözyaşlarını tutamamıştır. Çünkü ihlâsı kaybetmek çok kolaydır. Kaybedilen şeyi fark etmek ise çok zordur. Hesap verilecek zat, âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’dır. Süfyan-ı Sevri demiştir ki:
“Bana, niyetimi tedavi etmekten daha zor gelen bir şey olmadı.”
İslam nizamında niyet, amellerin değerini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Süfyan-ı Sevri'nin bu sözü, niyetin ne kadar hassas ve dikkat edilmesi gereken bir konu olduğunu vurgular. Niyeti düzeltmek, nefisle yapılan zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Nefsin gizli arzuları, gösteriş ve riya gibi tehlikeler, niyetin bozulmasına neden olabilir.
“O gün öyle yüzler vardır ki zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış fakat boşuna yorulmuştur.”[2]
İnsanların çoğu afiyette oluşuna, güzelliğine/yakışıklılığına bakarak aldanmıştır. Bu nimetlerin yok olmayacağını, öldükten sonra da devam edeceğini sanmıştır. “Şüphesiz Allah, kalıplarınıza ve suretlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar”[3] hadisiyle karşılaşmamış, okumamış, düşünmemiş nice insan sorgulamadan bu hayatı yaşamaya devam eder.
Genelde insanlarda iki tür sapma olduğunu söyleyebiliriz. Birinci grup ihlası koruyamamış ve yaptığı salih ameller boşa giden kimselerdir. İkinci grup ise amellerde ihlâslı olmuşlar fakat şeriata uygun amel yap(a)mamış kimselerdir.
Hadiste geçen helak olan kimseler; âlim, mücahit ve cömert kimseler olunca üzerinde durmamız gerekir. Bu üç kişinin hepsinin işledikleri ortak günahları, yaptıkları amele riyayı bulaştırıp amellerinde ihlâsı kaybetmeleridir. Amellerini Allah’a has kılmamaları, amelde ihlâsın olmaması, yapılan amellerin kabul olunmamasına götürür. Nitekim bir amelin kabulünün en önemli iki şartı vardır.
Birincisi; yapılan işin Kur’an ve sünnete uygun olması,
İkincisi; kişinin o ameli ihlâsla yapmasıdır. Yani sadece Allah rızası için yapmasıdır. Bu iki şart yerine getirilmediği takdirde amelin boşa gitmesiyle beraber, amel Allah’a has kılınmadığından dolayı bir de vebali söz konusudur.
Bu kıssa bize Abdullah b. Mübarek’in şu sözünü hatırlatmaktadır: “Nice küçük ameller vardır ki niyetler onu dağ gibi yapar ve nice büyük ameller vardır ki niyetler onu küçücük kılar.”
Nitekim bu şahısların amelleri dağdan daha büyük olmasına rağmen niyetleri amellerini yok etmiştir.
Allah için yaşa, Allah için öl!
Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: Rasulullah (sav) ile birlikte Hayber Gazvesinde idik. Müslüman olduğunu iddia eden bir kimse için, Efendimiz:
“O, Cehennem ehlindendir!” buyurdu. Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashaptan bazıları:
“Ey Allah’ın Resûlü! Az evvel cehennem ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse korkusuzca savaştı ve öldürüldü!” dediler. Resûlullah yine:
“Cehenneme (gitmiştir)” buyurdu.
Bu cevap üzerine Müslümanlardan bazıları nerdeyse şüpheye düşecekti. Tam o esnada Efendimize:
“O kimse henüz ölmemiş, ancak ağır şekilde yaralanmış!” diye haber geldi. Gece olunca adam yarasının acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihar etti. Durum kendisine haber verildiğinde Allah Resûlü:
“Allahu ekber! Şehâdet ederim ki ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm!” buyurdu. Daha sonra Bilâl’e insanlar içinde şöyle ilan etmesini emretti: “Cennete sadece Müslüman olan kimseler girecektir. Şurası muhakkak ki, Allah bu dini fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir.”[4]
Allah için malınızı verecek savaşa çıkacaksınız ama yine de niyetinize şeytanda musallat olacak, kalbinizdeki mal sevgisi orada yine açığa çıkacak. Böylesi bir durumdan Allah’a sığınırız ama hayatın gerçekliği de böyle işte. Müslüman, sürekli olarak kendisini muhasebeye çekmek zorundadır. İyi niyetle bir işe başladığınızda, işi tamamladığınızda niyetiniz farklı yönlere kaymış olabilir. Bazı insanlar cihad için çıkarlar, canlarını Allah yolunda vermeye niyetlenirler, ancak acılara dayanamayıp dünyevi çıkarlar için âhiretlerini heba ederler. Bu örneklerden ders alarak, iç muhasebemizi sık sık yapmalıyız. Niyetimiz her zaman Allah’ın rızasını kazanmak olmalı ve şeriata aykırı davranışlardan kaçınmalıyız. Rabbim ayaklarımızı sabit kılsın.
Cihad meydanında öldürürken bile Allah için olsun, nefsin için olmasın!
Hendek gazvesinde, azılı yenilmez bir müşrik Müslümanlara meydan okuyordu. ‘Hani cennete gitmek isteyeniniz yok mu’ diyerek alaycı tahrik edici sözler söylüyordu. Nebi (as) ashabına kim dövüşür onunla dese de kimseden ses çıkmıyordu. Çünkü karşı taraftaki savaşçı normal birisi değildi. Hiç yenilmeyen bir savaşçıydı. Adı Amr bin Abdud olup lakabı ise ‘bin askere bedel’ idi. Amr tepeden tırnağa zırhlıydı.
Nebi (as) sordu ve Ali (ra) her defasında el kaldırdı ‘ya Rasulullah onunla ben vuruşayım’ dedi. Rasulullah (sav) ise onu kaybetmek istemiyordu.
“Sen otur! O Amr’dır” buyurdu.
Amr ise meydan okumaya devam etti: Hani sizden öldürüldükleri takdirde Cennete gireceklerini iddia edenler nerede kaldılar? İçinizde meydana çıkıp benimle savaşacak olan yok mu?
Nebi (as) Ali’ye iki sefer otur dese de üçüncüsünde izin vermekten başka bir çare bulamadı. Hamza (ra)’dan sonra onu da şehit olarak katına almaması için Allah’a dua etti.
“Allah’ım! Ona yardımını ihsan et. Allah’ım, Bedir günü Ubeyde bin Haris’i, Uhud günü de Hamza’yı benden aldın. Bu Ali’dir, hem kardeşim ve amcamın oğludur. Beni yalnız bırakma!”
Sonra Ali (ra) büyük bir cesaretle hendeğin içine atladı.
Amr ‘Sen kimsin’ dedi. Ali ise ‘Ben Ali bin Ebu Talip’im’ dedi.
Ebu Talip ile Amr eskiden içki arkadaşlarıydı. Öyle olunca ‘Ben senin kanını akıtmak istemiyorum’ dedi. Ali (ra) ‘Ama ben Allah’a andolsun ki senin kanını akıtmak istiyorum’ diye karşılık verdi.
Ve Ali (ra) azılı kâfirle kapıştı. Toz dumandan bir an hiçbir şey göremedi kimse, sonra Ali tozun içinden çıkıp bir süre bekledi, sonra tozun içine tekrar girdi ve o kafiri öldürdü. Bunu görenler ona niçin böyle yaptığını sordular. Ali (ra) şöyle dedi:
“Ben bu harp meydanında Allah rızası için çarpışıyordum, o ise benim yüzüme tükürdü ve sinirlendim. Nefsim araya girince tozun dumanın içinden çıkıp bir nefis muhasebesi yaptım. Bu adamı ben niçin öldürecektim. Sonra Allah için olduğuna karar verip o kâfiri öldürdüm.”
Bir şeyi yaptığımız zaman Allah için yaparsak hem bu dünyada hem de ahirette yardım göreceğiz. Ali (ra) adamın yüzüne tükürmesi sebebiyle ihlası bozulmuş, intikam almak için kendi nefsi için adamı öldürmeye niyetlenmiştir. Sonra bunun muhasebesini yapıp, bu adamı Allah için öldüreceği niyetini tekrardan almıştır. Kimileri de hata eder. İhlasını kaybettiğini hisseder ve tekrardan niyetini düzeltmek yerine salih amelini terk eder. Halbuki Ali (ra) gibi yapsa, niyetini tazelese amelinin ecrinden mahrum kalmayacaktır.
Sonuç olarak bu olay bize kadar ulaşmıştır. Eğer İhlâssız olursak, bu dünyada karşılığını görmesek bile Allah muhafaza cehennem ateşi bizimle bile tutuşturulabilir/harlanabilir. Rabbim bizleri muhafaza buyursun, ihlaslı kılsın.
İlmi kimin için öğrendin, kimin için aktardın!
Kim, bir ilim yoluna girerse ona cennetin yolu kolaylaşır. Lakin ihlaslı olmak kaydı şartıyla! Birinci ve en öncelikli ilim, Kur’an ve sünnettir. Sonra beşerî ilimler gelir. İlim, iman ile bağlantılıdır. İlim, amelin imamıdır. İlim, ibadete ve Allah’ın rızasına götüren yoldur. İlim, cennete ulaştıran yoldur. İlim olmadan dünyayı da ahireti de inşa edemeyiz.
Allah için öğrenilmeyen ilim de boşunadır. Hatta kişi, hiç öğrenmese evde otursa kendisi için çok daha hayırlıdır. Çünkü Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim kendisiyle Allah’ın rızasının arandığı bir ilmi, sırf dünyalık bir menfaat elde etmek için öğrenirse, o kimse kıyamet günü cennetin kokusunu alamayacaktır.”[5]
O hâlde ilim talep eden, kim için öğrendiğini, kimin için amel edeceğini iyice muhasebe etmelidir… Böylece boşuna yorulmasın!
Bazı insanlar, yanlarında başkaları varken yapmış oldukları müstehap ibadetleri, göstermekten kaçınmak amacıyla terk ederler. Bu, riya yapmamak için bir yol olarak görülür. Örneğin, vitir namazını normalde 9 rekât kılan bir kişi, insanlar varken bu sayıyı 3 rekâta düşürebilir. Böylece, riyadan korunduklarını düşünürler. Fudayl bin Iyad şöyle demiştir:
“İnsanlar için ameli terk etmek riyadır. İnsanlar için amel işlemek şirktir. İhlas ise, Allah’ın seni o iki davranıştan da kurtarmasıdır.”[6]
Binaenaleyh gizlide ne yapıyorsak açıkta da onu yapmalıyız. İhlâs için ‘İnsanlar görürse ne düşünür’ sorusunu aklımızdan çıkarmalıyız.
İhlas berekettir!
Sahabîler, Ebu Hureyre’nin (ra) çok hadis rivayet etmesinden dolayı şikâyette bulunmuşlardır. O ise kendisini şöyle savunmuştur:
"Siz, ‘Ebu Hureyre Rasûlullah’dan (sav) çok hadis rivayet ediyor’ diyorsunuz. Yine ‘Ne oluyor da Muhacirler ve Ensar Ebu Hureyre kadar Rasûlullah’dan (sav) hadis rivayet etmiyorlar?’ diyorsunuz.”
“Muhacir kardeşlerimi çarşı pazarlarda ticaretleri meşgul ediyordu. Bense karın tokluğuna Rasûlullah’ın (sav) peşinden hiç ayrılmıyordum. Onların bulunmadığı yerde ben bulunuyor, onların unuttuklarını ben aklımda tutuyordum. Ensar kardeşlerimi de mallarıyla uğraşmak alıkoyuyordu. Bense Suffe yoksullarından yoksul bir adamdım.”
Ebu Hureyre (ra) hicretin 7.yılında Medine’ye gelmiştir. Yani Nebi (sav) ile birlikte 3 sene kadar kalmıştır. Buna rağmen ihlas ve gayreti ile 5 binden fazla hadis rivayet ederek en fazla hadis rivayet eden sahabe olmuştur. Onun bu başarısı, ihlasla yapılan her işin Allah'ın yardımıyla mümkün olup, bereketleneceğini göstermektedir.
Davet var, davet var!
Dünyanın birçok yerinde farklı zamanlarda sürekli davet çalışmaları yapılagelmektedir. Âlimler, İslam davetçileri insanları Allah’ın dinine davet ediyorlar. Ama çoğu, Mus’ab bin Umeyr’in (ra) başarısına yaklaşamıyor.
Mus’ab’ın (ra) Mekke’de iman etmeden önce zengin bir hayatı vardı. Kıyafetleri, kokuları ve yakışıklılığı dillere destandı. İman ettikten sonra annesi düşmanca bir tavır takındı ve dünyalık anlamında her şeyini kaybetti. Ama Rasulullah (sav) ondaki cevheri görüp onu Medine’ye yeni müslüman olanları yetiştirmeye, bir davet sahası açmaya yollayacaktı. Yeni müslüman olmuş Es’ad bin Zürâre’nin (ra) evinde kaldı. Beraber öyle istekli ve gayretliydiler ki, kısa zaman sonra İslam’ın konuşulmadığı bir ev kalmamıştı. Lakin bu davet işi öyle kolay olmayacaktı. Bu davetinden rahatsız olanlar ona engel olmak için karşılarına çıkacaktı.
Evs kabilesinden Üseyd elinde bir mızrak olduğu halde hiddetli bir şekilde geldi. ‘Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayatınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhal ayrılın!’ dedi.
Mus’ab ise sakinliğini korudu; ‘Hele biraz otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla, beğenirsen kabul edersin, yoksa engel olursun’ diyerek nazik bir şekilde karşılık verdi. Ferasetiyle onun sert çıkışına aynı şekilde sert bir üslupla yaklaşmadı. Bize de burada benzer bir ders vardır.
Üseyd ise sakinleşip, mızrağı yere saplayarak oturdu. Mus’ab (ra) ona İslam’ı anlattı ve Kur’an-ı Kerim okudu. İşte davetçilere bir yol haritası! Sakin olmamız, muhatabı karşımıza almamız, ona İslam’ı anlatmamız ve Kur’an okumamız lazım. Bizler Kur’an okumayı da fazlasıyla unutan kimseleriz.
Üseyd bin Hudayr, söylenenleri dinledi ve hayran kaldı. ‘Bu ne kadar güzel ne kadar iyi bir sözdür. Bu dine girmek için ne yapmalı’ diye sordu. Mus’ab ona yapması gerekenleri söyledi.
Üseyd’i dönerken görenler şaşırdı ve ‘Vallahi gittiği yüzle geri dönmüyor’ dediler. İman böyleydi işte, insanın simasını bile değiştiriyordu. Sa’d bin Muaz ne olduğunu soruyor ama anında Üseyd’e bir tebliğci rolüne bürünüp, müslüman olduğunu söylemeyip, şöyle diyordu. ‘Bir de sen onunla konuşsan bence daha iyi olur!’
Sa’d’ın geleceğini haber alan Mus’ab ise zor durumun farkındaydı, şöyle dua etti:
‘Rabbim! İhlâsımı ziyadeleştir; ihlâsımı artır…’
Peki, neden böyle bir dua…?
Çünkü sözleri söyleyen insandır, ama tesiri veren Allah’tır. Kalpler O’nun elinde iki parmağı arasındadır. O dilemedikçe hiçbir şey olmaz, hiçbir kimse hiçbir şeye güç yetiremez. Nitekim benzer bir üslupla davetini yaptı ve Sad bin Muaz’da Müslüman oldu. Böylece Medine’nin kapıları tamamıyla Müslümanlara açıldı. İşte kardeşlerim! Bu ihlasın bereketidir. Allah, ihlaslı sözleri ve amelleri bereketli kılar.
Riya batağı!
Nefis, yeri gelir bir düşman gibi olur. İlla yaptığı ameli göstermek, beğenilmesini ve duyulmasını ister. Sehl’e, nefse en ağır gelen şey nedir? diye soruldu. O:
“İhlas, çünkü nefsin ondan alacağı hiçbir pay yoktur” diye cevap verdi.[7]
İbn Abbas (ra) şöyle rivayet etmiştir: “Bir adam Rasûlullah’a (sav) gelerek; Ey Allah’ın Rasulü! Ben yaptığım işte öyle bir niyet taşıyorum ki, hem Allah’ın razısını kazanmak istiyorum hem de yaptığım işin başkaları tarafından görülerek takdir edilmesini istiyorum. Bu duruma ne dersiniz? diye sordu. Rasulullah (sav) sustu ve “Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmasın.”[8] ayeti ininceye kadar hiçbir şey söylemedi.”[9]
Bizler sadece Allah’ın rızasını gözetip salih amel işleyeceğiz. Ancak insanlara gösterme, takdir edilme arzusu taşımadan, yine de onlar bir şekilde öğrenip bizleri takdir ederlerse, bu durumda bir güzellik vardır. Ebu Zer (ra) şöyle rivayet etmiştir:
Ben Rasulullah’a (sav)’e; Bir adam Allah rızası için bir amel işler. İnsanlar da bu ameli sebebiyle o kimseyi severler. Bu durum hakkında ne buyurursun, diye sordum. Rasulullah (sav):
“Bu sevgi, müminin ahirette kavuşacağı müjdenin daha dünyadayken karşılığını görmesidir” buyurdu.[10]
Günümüzde ise çoğu insan ilim okumayı, öğrenmeyi gündemine hiç almamaktadır. Sanki ilmin ve ilim öğrenmenin ecri yokmuş gibi veyahut çok azmış gibi sanmaktadır. İbni Vehb şöyle demiştir:
İmam Malik’in yanında oturmuş kendisine ilimden bir şeyler soruyordum. Bu sırada benim kalkmak için kitaplarımı topladığımı gördü ve “Nereye gidiyorsun” diye sordu. Ben:
‘Nafile namaz kılmak istiyorum’ dedim. Bunun üzerine o:
“Eğer niyetin iyi olursa, senin şu yapmakta olduğun amel, yapmak istediğin amelden daha düşük değildir” dedi.[11]
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanlar ahiretlerini kazanacakları ilim ile dünyalarını kazanmaktadırlar. Programlarda, her yılın Ramazan ayında oturumlarda büyük paralar, büyük sözleşmeler imzalanmaktadır. Makam ve mevki için ilim tahsil edilmektedir. Oysa Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:
“Bu ümmete Allah katındaki övgü, şeref ve dinlerinin yeryüzündeki hakimiyetini müjdeleyin. Fakat onlardan her kim, ahirete yönelik ameli dünyalık mal ve makamı kazanmak için yaparsa, onun ahirette mükafattan hiçbir nasibi olmayacaktır.”[12]
Bizler ise böyle olmayalım. Az olan ilmimizle Allah için amil olalım. Belki de bu çabalarımızın karşılığı, dünyevi ölçülerle az gibi görünebilir. Niyetimiz halis olsa da, elde ettiğimiz meyveler kısıtlı kalabilir veya hiç olmayabilir. Ama niyetimiz her zaman temiz, pak ve halis olmalıdır. Nebi (sav) buyurdu ki:
“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”[13]
Evet, böyledir. Müminin niyeti amelinden daha önemlidir. Çünkü Allah Teâlâ onunla hesaba çekecektir.
Rabbimiz! Bizlere hidayet ettikten sonra ayaklarımızı kaydırma. Niyetlerimizde şeytanı ve nefsimizi pay sahibi kılma. Zor bir hesaptan ise hem bizleri hem de bütün Müslümanları muhafaza buyur. Şüphesiz dualarımızı işiten ve her şeyi hakkıyla bilen yalnız Sensin Sen!
Ey Rabbimiz, bizi kendileri hakkında: "Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları (sa'y-u gayretleri) boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin iyi (işler) yaptıklarını sanırlar”[14] buyurduğun kimselerden eyleme! Allah’ım bağışla. Allahumme âmin.
[1] (Müslim)
[2] (Gâşiye 2-3)
[3] (Müslim)
[4] (Buhari ve Müslim)
[5] (Ebu Davud ve ibn Mâce)
[6] (Kitabu’z Zühd)
[7] (İbn Kayyım, Medaricu’s Salikin)
[8] 18/Kehf 110
[9] (Hâkim, Beyhaki)
[10] (ibn Mâce)
[11] (el-Esas fi’s-Sünne)
[12] (Müsned)
[13] (Beyhaki)
[14] (18/Kehf 104)