Hiç şüphesiz ki ilim bir nurdur. Allah için ilim tahsil etmek ibadettir. İlmi aramak cihaddır. Bilmeyene öğretmek sadakadır. İlmi müzakere etmek tesbihtir. Allah ancak ilimle bilinir ve Allah'a ancak ilimle ibadet edilir. Allah, kavimleri ilimle yüceltir ve diğer insanlara üstün kılar. Milletler ancak ilimle doğru yola erişebilir.[1]
Allah indinde konumu en yüksek olanlar, Allah ile kulları arasında yer alan kimselerdir ki, bunlar da nebiler ve âlimlerdir.[2]
İblis'e fakihin ölümünden daha çok sevimli gelen hiçbir şey yoktur.[3]
İnsanların helakinin alameti ise hiç şüphesiz fâkihlerin ölmesidir.[4]
Yaşadığımız şu zamanda Müslümanların en büyük sorunlarından bir tanesi sahih olan ilimden uzak kalmalarıdır. Kendisini İslam’a nispet ettiği halde dinleri hakkında hiçbir sahih bilgiye sahip olmayanlar bir tarafa sahih tevhid inancına sahip olan kesimler dahi akidelerini ilmi bir temel üzerine oturtamamaktadırlar.
Bir ümmetin başı ne şekilde düzelmişse sonu da hiç şüphesiz aynı şekilde düzelecektir. Bu ümmetin başının düzelmesi ise ilimle olmuştur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın kendisine vahyettiği ilmi ashabına tebliğ etmiş, ashabı ise bu ilmi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den aldıkları gibi tedris etmişler ve hayatlarına geçirmişlerdir. İşte böylece çok kısa bir sürede o eşsiz Kur’an nesli ortaya çıkmıştır.
Tarihin sayfalarına baktığımız zaman İslam ümmetinin ilme ne denli önem verdiği aşikârdır. Sadece tek bir hadis öğrenebilme adına günlerce katedilen yollar, ilim uğruna dünyevî her türlü lezzetten vazgeçmeler, tek bir konu hakkında ciltlerce verilen eserler ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice örnekler İslam ümmetinin ilme verdiği önemin göstergeleridir.
İslam ümmeti gerçekten tarih boyunca ilme büyük önem vermiştir. Zira yaratılış gayesi olan kulluk ancak ilimle mümkün olabilmektedir. İlimsiz bir kulluğun adresi elbette mechul olacaktır. Bundan dolayı İmam Buhari (rahimehullah) Sahih’inde “İlim Söz ve Amelden Öncedir” şeklinde bir bab açmış, herhangi bir konuda konuşmadan ya da amel etmeden önce ilmin olması gerektiğini vurgulamıştır.
Fitnenin yeryüzünden kalkması ve dinin tamamıyla Allah’ın olması ancak kılıç cihadı ile mümkün iken, kılıç cihadı dahi ilme dayandırılmıştır. Bundan dolayı Şeyhul İslam İbn Teymiye (rahimehullah) “Dinin ikamesi yol gösteren kitap ve destekçi kılıçladır” diyerek kılıç cihadının ilmi temellere dayanmaksızın yapılamayacağına işaret etmiştir.
İlmin Faziletine Dair Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri
Ali (radıyallahu anh) talebesi olan Kumeyl’e[5] şöyle demiştir: “Ey Kumeyl! İlim maldan daha hayırlıdır. Çünkü ilim seni korur. Malı ise sen korursun. İlim hâkim, mal ise mahkûmdur. Mal sarf etmekle azalır, ilim ise artar.”
Yine Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Âlim bir kimse, gündüzleri sürekli oruç tutan, geceleri ise ibadet edip tüm zamanını cihada harcayan bir kimseden daha üstündür. Âlim kimsenin ölümüyle açılan boşluğu ancak onun seviyesindeki başka bir âlim doldurabilir.”
Ali (radıyallahu anh) bir manzumesinde şöyle demektedir:
Bedenleri yönünden insanlar birbirine denktir.
Anaları Havva, babaları ise Âdem’dir.
Soylarında iftihar vesilesi arıyorlarsa,
Bilsinler ki asılları çamur ve sudan ibarettir.
Âlimler, arayanlara hidayet vesilesidir.
Her insanın kıymeti ilmiyle bilinir.
Cahillerdir âlimlerin en amansız düşmanları…
Sen ilim elde etmeye bak ve nerede kullanacağını bil!
Tüm insanlar ölürler, ancak âlimler diridir.
Ebu Esved ed-Düelî[6] söyle demiştir: “Dünyada ilimden daha üstün ve daha aziz bir şey yoktur. Çünkü sultanlar halka hükmederlerken, âlimler de sultanlara hükmederler.”
İbni Abbas (radıyallahu anhuma) şöyle demiştir: “Süleyman (aleyhisselam)'a ilim, mal ve saltanat arasında istediğini seçme hakkı verildiğinde o, ilmi seçti. Onun için Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendisine malı da, saltanatı da verdi.”
İbni Mübarek’e kâmil insanların kimler olduğu sorulduğunda “âlimler” diye cevap vermiş, gerçek sultanların kimler oldukları sorulduğunda “zâhidler” demiştir. En aşağılık insanların kimler olduğu sorulduğunda ise “Dinlerini satarak dünyalık kazanan kimselerdir” cevabını vermiştir.
Dikkat edilecek olursa İbni Mübarek, âlimler dışındakileri kâmil insan mertebesine koymamaktadır. Çünkü insanı hayvandan ayıran özellik sadece ilimdir. İnsan, kendisine şeref kazandıran vasfıyla ancak insan sayılabilir. İnsanın şerefi, kuvvetinden gelmez. Öyle olsaydı develerin daha üstün olması lâzım gelirdi. Zira develer insandan daha güçlüdürler. Cüssesinin büyüklüğünden de değildir. Zira filler insanlardan daha cüsselidir. İnsanın şerefi, cesur oluşundan da kaynaklanmaz. Zira ormanlardaki yırtıcı hayvanlar, insanlardan çok daha cesaretlidirler. Fazla yemek yemesinden de değildir. Öyle olsaydı öküzlerin daha şerefli olmaları gerekirdi. Aynı şekilde fazla cinsî münasebette bulunmasından da değildir. Zira küçücük kuş bile cinsî kudret hususunda insanoğlundan daha güçlüdür. Kısaca bunların hiçbiri insana şeref vermez. İnsana şeref veren şey sadece ilimdir!
Bazıları şöyle demişlerdir: “İlmi elinden kaçıranın ne kazandığını, ilmi elde edenin de ne kaçıracağını bir bilseydim!”
Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kur'an bilgisine sahip olan bir kimse, başkasının maddî servetini daha hayırlı görürse Allah'ın büyük gördüğünü küçük görmüş olur.”
Ebu Muhammed Feth b. Said el-Mevsılî şöyle demiştir: “Hasta yemek, içmek ve tedavi edilmekten menedilirse ölmez mi? Elbette ki ölür. İşte kalp de aynen bir hasta gibi üç gün üst üste ilim ve hikmetten mahrum kalırsa mânen ölür.”
Feth b. Said el-Mevsılî ne de doğru söylemiştir. Gerçekten de kalbin gıdası ilim ve hikmettir. Tıpkı bedenin yaşamasının gıdaya bağlı olması gibi kalbin yaşaması da ilim ve hikmete bağlıdır. İlimden yoksun olanların kalbi hem hastadır hem de ölüdür. Üstelik dünya sevgisi ile mal düşkünlüğü ilimsiz kişiyi öyle bir hale getirir ki, bütün hislerini köreltir. Korkunun, yaranın acısını geçici olarak engellemesi gibi o kişi de içinde bulunduğu felâketin farkında olamaz. İlimsiz insanların hali işte budur. Fakat ölüm gelip çattığında ve dünya yükünü sırtından aldığında, kişi o zaman felakette olduğunu fark eder ve fevkalâde müteessir olur. Tıpkı sarhoşken veya korku içindeyken aldığı yaralardan sızı duymayan bir insanın, ayıldıktan veya korkudan kurtulduktan sonra yaralardan duyduğu sızı gibi… Ama onların pişmanlıkları kendilerine fayda vermez. Perdeleri kaldıran günün dehşetinden Allah (Subhanehu ve Tealâ)'ya sığınırız! İnsanoğlu uykudadır ancak öldükten sonra uyanır. Daha önce yaptıklarının karşılığını görür ve fakat iş işten geçmiştir artık!
Hasan Basrî[7] şöyle demiştir: “Âlimlerin kaleminden damlayan mürekkep, şehidlerin kanıyla tartılır ve mürekkep, kandan daha ağır gelir.”
İbn Mesud (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “İlim büsbütün çekilmeden ilme sarılın! İlim ancak âlimlerin vefatıyla ortadan kalkar. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda şehid olan kimseler; âlimlerin âhiretteki mertebelerini gördüklerinde hemen Allah (Subhanehu ve Tealâ)’dan kendilerini tekrar diriltip âlim yapmasını isterler. Hiç kimse anasından âlim olarak doğmaz. İlim ancak çalışıp öğrenmekle elde edilir.”
İbn Abbas (radıyallahu anhuma) şöyle demiştir: “Bence gecenin bir kısmını ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”
Hasan Basrî “Ey rabbimiz! Bize dünyada da hasene ver, ahirette de hasene ver! Bizi cehennem azabından koru!” (Bakara, 201) ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:
"Bu ayette geçen dünyadaki hasene, ilim ve ibadet'i kapsar. Ahiretteki hasene ise cennettir.”
Hikmet ehlinden bir zâta “Bu dünyada neyi sermaye edinmek daha kârlıdır?” diye sorulduğunda o: “(İlmi kastederek) Gemi battığında seninle kalan şeyi sermaye edin!” demiştir. Geminin batması ile kastedilen insanın ölümü, kendisiyle kalacak sermaye de ilimdir.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: “Hikmete uyan bir kimseyi, halk kendisine rehber edinir. Hikmete vukufiyetiyle tanınan kimseye ise bütün insanlar tazim ve hürmet ederler.”
İmam Şâfiî der ki: “İlmin özelliğindendir ki; az da olsa ondan payı olanlar sevinirler, olmayanlar ise mahzun kalırlar.”
Ömer (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Ey insanlar! İlmi talep edip, öğrenin! Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ)'nın çok sevdiği bir elbise vardır ve o elbiseyi ilmi arayan ve aradığını bulan kimselere giydirir. Allah'ın giydirmiş olduğu o elbiseyi giyen kimse, o elbise sırtında iken günah işlerse Allah (Subhanehu ve Tealâ), o elbiseyi sırtından çıkarmamak için o kimseye üç kere tevbe etmesi için teklifte bulunur.”
Ebu Bekir el-Ahnef b. Kays b. Muaviye “Âlimlerin hepsi neredeyse melik olacaklardı. İlimle takviye edilmemiş bütün izzetlerin sonu zilletten başka bir şey değildir.” demiştir.
Salim b. Ebul Ca'd şöyle der: “Efendim beni üç yüz dirheme satın aldı ve sonra da azad etti. Azad olduktan sonra ilimle uğraşmaya karar verdim. Aradan uzun bir süre geçmeden yaşadığım şehrin valisi beni ziyarete geldi. Fakat ben müsait olmadığım için kendisiyle görüşmemiştim.”
Zübeyr b. Ebi Bekir şöyle demiştir: “Babam bana Irak'tan yazdığı bir mektubunda 'Oğlum ilim öğren! Zira ilim fakirliğinde senin için en kıymetli maldır. Zenginliğinde ise senin için ziynettir’ diyordu.”
Lokman (aleyhisselam) oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur: “Ey oğul! Âlimlerle beraber ol! Zira yeryüzünü yağmur ile dirilten Allah, insanoğlunun kalbini de ilimle diriltip yeşertir.”
İlim ehlinden biri şöyle demiştir: “Âlim öldüğü zaman sudaki balıklardan tutun da, havadaki kuşlara kadar bütün canlılar ağlar. Gerçekten de ölen âlimin sadece yüzü unutulur fakat kendisi hiçbir zaman unutulmaz.”
Zühri (rahimehullah) şöyle demiştir: “İlim lafzı müzekkerdir (eril). Onu ancak erkekler sever.”
Sonuç olarak bugün İslam ümmetinin, başının üzerinde duran belalardan kurtulması ancak ilimle, ilim üzere amel ve tebliğ ile mümkündür. İlimsiz bir liderlik kesinlikle söz konusu değildir. Bundan dolayı İslam ümmetinin her bir ferdi bu noktada üzerine düşeni yapmakla mükelleftir. Bu görev ümmetin her bireyinin üzerine farzı ayndır. Ümmetin her ferdi ilmi diriliş hareketine katılmak zorundadır. Bunun için ise öncelikle her fert kendi nefsi adına eksikleri gidermekle işe başlamalıdır. Sahip oldukları tevhid inancını delilleri ile bilmek, Kur’an ve Sünnet’ten nasiplenebildikleri kadarıyla ilme sarılmalıdırlar.
Velhamdulillahi Rabbil alemin
[1] İbn-i Abdilber bu sözü daha uzun bir şekilde Muaz b. Cebel'den merfu olarak rivayet etmiştir. Ancak senedi zayıftır. İmam İbn-i Teymiye ise Mecmuu-l Fetava isimli eserinde nakletmiştir, 10/39.
[2] Hatib el-Bağdadi, Sufyan bin Uyeyne'den rivayet etmiştir. El-Fakih ve-l Mütefekkîh, 1/71.
[3] İbn-i Abdilber, Cafer bin Muhammed'den rivayet etmiştir. Camiu Beyanu-l İlm, 1/76.
[4] Hatib el-Bağdadi, Said b. Cabir'den rivayet etmiştir. El-Fakih ve-l Mütefekkîh, 1/37.
[5] Kumeyl, Ali (radıyallahu anh)’nun meşhur talebelerinden birisidir. Babasının adı Ziyad’dır.
[6] Bu zat Ali b. Ebi Talib’in talebesidir, Arap gramerinin kurucusu olmakla bilinir. H. 169 yılında vefat etmiştir.
[7] Zeyd b. Sabit'in azatlısıdır. Asıl adı Hasan b. Yesar'dır. Ömer'in hilâfeti devrinde doğmuş ve H.110 yılında vefat etmiştir