Yorucu bir meşguliyet yahut bir hastalık ile her an karşılaşabiliriz. Bir telefon çalması ve kötü bir haber verilmesi ile morallerimiz bozulabilir. İmtihanın ne zaman nasıl geleceği belli olmaz. Böylesi hassas bir terazide dururken ve günlerimizi geçirirken ne yapmamız gerekir? Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) buyurdular ki:

“Allah'tan afiyet isteyiniz. Çünkü bir kula yakîn (kesin iman) bahşedildikten sonra afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”

Şerh:

Bu sözleri esnasında Rasulullah’ın (sav) de ağladığı rivayet edilmektedir. O'nun, ileride ümmetinin başına gelecek fitneler, şehvet ve hırsın galebe çalması, mal biriktirme, makam mevki hırsına kapılmaları gibi afetler sebebiyle ağladığı; günahlardan korunabilmeleri için onlara af ve afiyet istemelerini emir buyurduğu nakledilir.

Afiyette olmak ne demek? Af ve afiyet kelimelerini incelediğimizde sözlükte şu manalara geldiği görülür: 

Af; yapılan bir hatadan, günahtan dolayı cezalandırmanın terk edilmesi, görmezden gelinmesi ve silinmesidir. Afiyet ise dinde fitnelerden selamette olmak, bedenin de her türlü kötülük, hastalık ve sıkıntıdan güvende olması anlamındadır. Dikkat edilirse, her türlü afetten selamette olmak anlamına gelen afiyet, affı da içine alan daha kapsamlı bir kelimedir. Aslında kulun kurtuluş ve selametinin tam ve kâmil manada olabilmesi; iki cihanda da ancak afiyet ve yakîn ile hâsıl olabilir. Çünkü yakîn, kişiyi ahiretteki cezalardan muhafaza ederken afiyet de onun hem kalbini hem bedenini hastalıklardan korumuş olur.

Yakîn; kesin, doğru ve değişmez bilgidir. Manevi gerçekleri kalp gözü ile görmek, gayba ait hususları müşahede ile zan ve tereddütten kurtulmak, tam bir inanç ve teslimiyete kavuşmak manalarına da gelir. Yakînin "ilmel yakîn", "aynel yakîn" ve "hakkal yakîn" olmak üzere üç mertebesi vardır. Bu üç mertebe kısaca; ilim/bilme; görme/gözlemleme ve tatma/yaşama şeklinde açıklanabilir.

İbn Kayyım dedi ki: “Her kim Allah’ı tanırsa yaşamı temiz, hayatı huzurlu olur ve her şey ona saygı gösterir, yaratılmışların korkusu ondan gider ve Allah’a karşı ünsiyet içerisinde olur.”

Elbette ki dünya imtihan yurdudur. Her an bir imtihan ile veya bir nimet ile karşılaşılır. İbn Kayyım insanoğlunun şu üç döngünün içinde olduğunu söyler:

1-) Ya Allah’tan bir nimete mazhar olmuştur.

2-) Ya bir musibet ile karşı karşıya kalmıştır.

3-) Ya da bir günaha düşmüştür.

Bir dördüncüsü yoktur! O halde müminin uyanık olup bir nimet geldiğinde şükretmeli, musibet geldiğinde sabretmeli, günah işlediğinde tövbe etmelidir. Şunu da düşünelim; peki bu üç şey geldiğinde müşrik ne yapar?

Müşrik, nimet geldiğinde şükretmez; musibet geldiğinde feryadı figan eder, ibret almaz; günaha düştüğünde tövbe etmez. İşte mü’min ile müşrik bir kimsenin farkı buralarda gizlidir. Ne tepki vereceğine bağlı olarak bir kimsenin müşrik mi olduğunu Müslüman mı olduğunu anlayabilirsiniz.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1) Âfiyet hem dünya hem âhiret saadetini ihtiva eden geniş kapsamlı bir kelimedir.

2) Dualarımızda Cenâb-ı Hak’tan kendimiz için âfiyet niyaz ettiğimiz gibi onu başkaları için de temenni etmeliyiz.

3) Her şeyin öncesinde kişiye iman lazımdır, yakin lazımdır.

İman Hayattır!

“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve Nebilerine iman etmektir.”[1]

Bu hayattaki en büyük nimet nedir diye bir soru sorulacak olsa, ne derdiniz?
 
Bu sorunun cevabı çok olmakla birlikte ilk önce söylenecek şey ‘iman’dır. O iman ki; Allah’a meleklerine, ahiret gününe, Kitaplara, Resullere ve kadere iman etmektir. Bu âyette ‘kadere iman’ geçmese de meşhur olan ‘Cibril hadisinde’ o hususta anılmaktadır. Hadiste şöyle geçer; Bir adam Nebi’nin (as) karşısına, dizini dizine dayayarak oturmuş ve şunu sormuştu: “Şimdi de imanı anlat bana” dedi. Resûlullah (sav): “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.

Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim. "O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti" buyurdular. [2]

İman kalbe yerleşmeden ve orada kökleşmeden salih amellerin yapılması zor olacağı gibi, bundan hayır elde etmeyi düşünmek de boşunadır. İman, âdeta İslâm ağacının kökleri, ibâdetler ise onun gövdesi, dal ve budaklarıdır. Meyve veren bir ağacın kökü de, gövdesi de, dalı da olmak zorundadır; imanında temeli ve o temele uygun ameli de olmak zorundadır.

Tıpkı paranın iki yüzü gibi, iman ve salih ameller de birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Tek yüz olan paranın, arkası beyaz ise geçersiz olacağını herkes bilir. Sahtedir! Gerçek bir iman, salih ameller ile kendini gösterir ve meyvelerini verir.

Diğer taraftan iman etmenin de bir bedeli vardır. Bu bedeli ödemeleri için Allah-u Teala müslümanları hep aynı minval üzere yaşatmaz. Onları birtakım imtihanlara tâbî tutar ve çeşitli zorluklarla yüz yüze getirir. Nitekim âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“İnsanlar, hiç imtihana tâbi tutulmadan, sadece “İnandık!” demekle bırakılacaklarını mı sandılar? Gerçek şu ki biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Böylece Allah, doğru söyleyenleri de ortaya çıkaracak, yalancıları da elbette ortaya çıkaracaktır.”[3]

“Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve dâvası uğrunda sabredip direnenleri ortaya çıkarmadan kolayca cennete girivereceğinizi mi sandınız?”[4]

Allah-u Teala’nın bu tür imtihanları olmasaydı, insanların ne olduğunu anlamak mümkün olmaz, İslâm toplumu arınıp kaliteliler ve çürükler ortaya çıkmazdı: Allah pis ile temizi birbirinden ayırmadan, siz müminleri bulunduğunuz hâl üzere öylece bırakacak değildir.”[5]

‘İman ettik’ demekle iş bitmemekte hatta imtihan silsilesi başlamaktadır. Yaşadığınız ihtilaflarda, görüş ayrılıklarında, amel farklılıklarında, Kur’an ve sünnetin hükmünü öğrendiğiniz zaman hemen teslim olup amel edebiliyor musunuz? Yoksa kabul etmiyor, gevşek mi davranıyorsunuz? Rabbimiz şöyle buyurur; Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip, verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.[6]

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, iman sadece iç dünyamızda gelişen, kabul edilen bazı kavramlar/algılar değildir. İman, hayata sirayet eden, hükmü geçen, hükmüne tabi olunan, İslam’ın hem nefsinde hem de çevresinde hâkim olması için mücadele ettiği, davası uğrunda malıyla canıyla kişinin cihad ettiği bir olgudur.

Mekke’nin ilk İslam tebliği yapılan yıllarında Müslümanlar azınlıkta idi. Sayıları 50 ila 100 kişi arasında değişiyordu. Zulüm ve işkenceler çoğalmıştı. Bu dönem bir rahatlama için, zulümden ve fitneden bir çıkış yolu olarak, Nebi (sav) Habeşistan’a hicreti tavsiye etti. Bu tavsiye çok önemliydi. Zira eziyetler artıyor, kavurucu güneş sıcağında bekletme, Mekke sokaklarında sürükleme, üzerine taş koyma, kızgın demir ile et yakma gibi işkenceler ile Müslümanlar dinlerinden döndürülmeye çalışılıyordu. O dönemde Habeşistan'a hicret etmek, imandan sonra afiyet içinde yaşamak, fitnelerden ve işkencelerden bir çıkış yolu bulmak demekti.

Nebi (sav) orası ve kralı için şöyle buyurdu; Şüphesiz ki Habeşistan topraklarında, yanında hiçbir kimsenin zulme uğramadığı bir kral vardır. Allah size içerisinde bulunduğunuz şu durumdan bir çıkış ihsan edene kadar onun beldesine gidin!”[7]

Ümmü Seleme annemiz şöyle der; “Bunun ardına bizler de guruplar halinde Habeşistan’a doğru yola çıktık ve hepimiz orada bir araya geldik. Hayırlı topraklarda hayırlı bir komşuya konuk olduk. Dinimizden yana emniyete kavuştuk ve onun tarafından bir haksızlık gelmesinden hiç korkmadık.”[8]

Zulüm gören, fitneye uğrayan insanın sıkıntısı büyük olur, af ve afiyet içinde yaşayamayabilir. Fitnelere kapılıp ayağı kayabilir; Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: 'Nerde idiniz?' Onlar: 'Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar) idik.' derler. (Melekler de:) 'Hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?' derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o?”[9]

İşte kişi, artık dinini yaşayamaz hale geliyorsa, bulunduğu ortam onu şirke, küfre veya günaha itiyorsa, o zaman hicret zamanı gelmiş demektir. Bugün de kimileri parası için bazı makamları, işleri bırakamıyorlar. Sonra sistem/devlet onu zorluyor. 10 Kasım, 23 Nisan, 29 Ekim, 19 Mayıs gibi günlerde törene çağırıyor. Taviz üstüne taviz veriyorlar ve fitneye düşüyorlar. Dünyalık üç beş kuruş için Allah’ın razı olmadığı, Allah’ın düşmanı olan liderleri övüyorlar, öven bayramlarda bulunuyorlar. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ın olmasına rağmen 23 Nisan gibi Allah’ın egemenliğinin ilga edildiği günleri bayram olarak kutluyorlar ve kutlattırıyorlar. 19 Mayıs gibi küfrün meşalesinin yakıldığı, yakılmaya başlandığı günleri yâd ediyorlar. 29 Ekim gibi hilafetin ilga edildiği tarihleri sevinç ve coşkuyla kutluyorlar! Yüce Rabbimiz Maide 44. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurur;

“Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.”[10]

İşte kendi ırkımızdan bu insanlar böylesine bir cürmü bu topraklarda işlemişler, Kur’an’ı anayasa olmaktan çıkarmışlar, Allah’ın ayetlerine/hükümlerine yaşam hakkı tanımamışlardır. Rasulullah’ı (sav) rehber, önder ve örnek edinmemişlerdir. İlahi vahyi hayat planından diskalifiye etmişlerdir. Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmişlerdir. Bu yöneticilerin suçları büyüktür ve bunlara alet olmamak, suç ortağı olmamak, yardım etmemek ve sevmemek elzemdir. Bunlara oy kullanarak, yönetme adına başa getirerek, Allah’ın hakkı olan kanun yapma hakkını yaratılmışlara vermemek gerekir.

“Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri' ettiler (bir şeriat kıldılar)?”[11] (Şura 21)

İlim sahipleri bu ayet hakkında şöyle demişler; “İnsanlar kendilerine Allah’la beraber ya da Allah berisinde, Allah’ın kendilerine izin vermediği konularda onlara din koyacak, şeriat belirleyecek ortaklar mı bulmuşlar? Onların Allah berisinde, Allah’ın dışında hüküm koymada, kanun koymada, din belirlemede, şeriat vaaz etmede, hayat programı belirlemede Allah’a ortak kabul ettikleri bir kısım varlıklar mı vardır ki, onların koydukları kanunlara itaat etmeye çalışıyor, onların belirlediği yasaları uygulamaya çalışıyorlar? Allah’tan başka onların Allah’a ortak koştukları bir kısım şerikleri, şürekâları mı vardır ki onların ortaya attıkları akidelere, nazariyelere iman ederek onlara riâyet etmeye çalışıyorlar?”

İnsanların böyle din koyan, yasa belirleyen şerikleri mi var ki kişisel ve toplumsal hayatlarını düzenlemede onların dinlerine, şeriatlarına, yasalarına müracaat ediyorlar? Hukukta, eğitimde, siyasette, yönetimde, mahkemelerde hep onların kanunlarını esas almaya çalışıyorlar. Bakın âyet-i kerîmede bunların ortaya atıp insanlara empoze ettikleri kanunlarına, yasalarına, sistemlerine ve hayat programlarına da Rabbimiz din diyor. Onlar Allah’ın dini dururken size din mi koyuyorlar?

“Ey kullarım! Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, böyle yaparak, Allah’ın izni olmadığı halde Allah’ın kanunlarını, Allah’ın şeriatını görmezden gelerek yeryüzünde şeriat belirlemeye, kanun koymaya çalışan bu tür tâğutların kanunlarını uygulamaya çalışanlar, gerçek Rabbleri olan beni bırakıp, benim dinimden çıkıp, bu şeraitleri ortaya koyanları Rabb ve sanki benim ortaklarımmış gibi kabul edip bunlara kulluk etmeye çalışan kimselerdir.” Evet, insanların ortaya attığı tüm sistemler, kanunlar, şeriatler, hayat programları, bilesiniz ki Allah’ın dininin karşısında ortaya atılmış birer yeni dindir. Onlar nasıl ki Allah’ın izni olmadan, Allah’ın dinine rağmen bu dinleri ortaya koyarak küfretmişlerse, Allah’ın izni olmadan onlara uyanlar da, onların bu hayat programlarını uygulayanlar da, aynen onların dinlerine uymuş ve şirke düşmüş kimselerdir. Âyet çok açık ve net bir biçimde bize bunu anlatır.”

Allah’ın emrine uymak afiyettir

Yunus (as) kavmini İslam’a davet etmişti ama kavmi ondan yüz çevirdi. Denilebilir ki Yunus (as) iman ehliydi ama kavmi bu daveti kabul etmediği için afiyette değildi. Evet böylesi bir durumun eziyeti olacağı malum ama hicret emri gelmeden hicret etmesi ise zorluğun en büyüğüne sürükleyecekti kendisini: “Balık Sahibini de hatırla. Hani o kavmine kızarak gitmiş; bizim kendisini hiçbir zaman darda bırakmayacağımızı zannetmişti. Balığın karnına girince karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Sen her türlü kusurdan, eşi-ortağı olmaktan uzaksın. Şüphesiz ben kendine yazık edenlerden oldum” diye yakardı.”[12]

Bir de kendinizi onun yerine koyun. Balığın karnı karanlık, hiçbir şey gönlünüze göre değil, akıbetiniz ne olacak belli değil, orada ölüp gitmeniz, hesabınızın ise zor olması hepsi muhtemel… Ne düşünürdünüz?

Yunus (as) ise o karanlığın içinde tövbe etti: “Biz de onun duasını kabul buyurduk; kendisini gam ve kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”[13]

Dünya imtihanının içinde başımıza hem şükredeceğimiz hem de sabredeceğimiz şeyler gelecektir. Şükür zamanında isyan, sabır zamanında tahammülsüzlük göstermemeliyiz. Belki küçük bir musibete maruz kalmış olabiliriz ama isyan üzere bir hayat yaşamaya devam edersek daha beteri de olabilir. Bu tür belaları azaltmak için şu da yapılabilir: “Sadaka belâyı defeder ve ömrü uzatır.”[14]

Bu hayatta bizim için en önemli şey, imanımızın hep yanımızda olmasıdır. Yani ne zorluk ne de kolaylık anında imanı kaybetmemek en güzel olanıdır. Dolayısıyla imanı bozan şirki öğreneceğiz ve şirkten bütün gücümüzle kaçınacağız. Sonra da Rabbimizden bizi afiyette, esenlikte kılmasını dileyeceğiz. Çünkü afiyetin bozulması da ciddi bir imtihandır. Afiyet nelerle bozulabilir:
 

  • Ansızın gelecek acı bir haberle, kötü çıkmış bir tahlil sonucuyla
  • Fitnelerin kapıyı çalmasıyla
  • Karşılaşacağınız bir kaza ve belayla bir anda bütün hayatınız değişebilir, her şey tersine dönüp kötüye gidebilir. Elinizdeki, farkına varmadığınız o güzel nimetleri kaybedebilirsiniz. Bu sebeple Nebi (sav) şöyle dua etmiştir;

“Allah’ım! Verdiğin nimetlerin yok olup gitmesinden, lütfettiğin afiyetin bozulmasından, ansızın vereceğin cezadan ve senin gazabını üzerime çekecek her şeyden Sana sığınırım.”[15]

Gerçekten afiyet çok önemli bir nimettir. Kim afiyet nimetine erişirse bolca şükretsin, Rabbinden afiyet istemeye devam etsin. Çünkü şu an bile milyonlarca insan sıkıntılarından ötürü gözlerine uyku girmiyor, parası var ama yediklerinden tat almıyor, en lüks hayatı yaşıyorlar ama huzurlu değiller… vs. Şu hadise bir kulak verin:

Enes b. Malik’ten rivayete göre bir adam, Rasulullâh’a (sav) geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûl'ü, hangi dua daha faziletlidir?” dedi. Rasulullah buyurdu ki:

“Rabbinden dünya ve âhirette âfiyet ve esenlik dile.” 

Sonra ikinci bir gün gelerek tekrar: “Ey Allah’ın Rasûl'ü, hangi dua daha faziletlidir?” diye sordu. Rasulullah (sav) ona aynı cevabı verdi. Sonra üçüncü gün gelerek yine aynı soruyu sordu. Rasulullah da yine aynı cevabı verdi ve şöyle devam etti:

“Sana dünyada âfiyet ve âhirette âfiyet verilmişse, zaten kurtuldun demektir.”[16]

Rabbimizin bizlere hakiki anlamda iman’ı nasip edip, sonra da ayaklarımızı kaydırmamasını ve afiyette kılmasını dileriz. Rasulullah (sav) şöyle dua ederdi: Allah'ım! Beni bağışla, bana merhamet et, bana hidayet nasip eyle, bana afiyet ve (hayırlı) rızık ver. Allah'ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, kabul olunmayan duadan, doymayan nefisten sana sığınırım.[17]
Velhamdulillahi Rabbil alemin…

 
 


[1] Bakara, 177.

[2] (Buhari ve Müslim)

[3] 29/Ankebût 2-3

[4] 3/Âl-i İmrân 142

[5] 8/Enfâl 37

[6] 4/Nisâ 65

[7] (Beyhaki)

[8] es-Sünenu’l-Kübrâ

[9] 4/Nisâ 97

[10] 5/Mâide 44

[11] 42/Şûrâ 21

[12] 21/Enbiyâ 87

[13] 21/Enbiyâ 88

[14] (Heysemi)

[15] (Müslim)

[16] (Tirmizi)

[17] (Müslim)