Allah azze ve celle bizlere hidayet verdikten sonra bu hidayetin şükrünü eda etmek için bazı sorumlulukları yerine getirmemiz gerekmektedir. Bu sorumlulukları yerine getirmek meşakkatli ve zorlu bir süreçtir. Sorumluluğumuz Allah’ın dinini yaşamak, anlatmak ve yaymaktır.

Peygamberlerin kıssalarına ve tarihlerine baktığımızda zorlu bir süreç karşımıza çıkmaktadır. Peygamberlerin ve onların ashabının varisleri olan hanif dinin müntesipleri, ensarları ve davetçilerini de zorlu süreçler beklemektedir.

Bu davaya hizmet edenler her zaman ve dönemde az olmuştur. Bunun sebebi hem müntesibinin azlığından hem de bu azların içerisinden azınlıkların meşakkate göğüs germesinden dolayıdır.

“İsa, onların inkârlarını sezince, "Allah yolunda yardımcılarım kim?" dedi. Havariler, "Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah'a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız" dediler.”[1]

Bu, Rasulullah’ın (sav) hac mevsimlerinde ve Medine'ye hicretten önce söylediği şu söz gibidir; “Rabbimin sözünü tebliğ etmem için kim beni yanına alıp koruyacak? Çünkü Kureyş beni Rabbimin sözünü tebliğ etmekten engelliyor.”

Rasulullah (sav) sonunda ensarı buldu. Ensar O'nu (sav) himayelerine alıp yardım etti. Rasulullah (sav) şehirlerine hicret etti. Ensar da onu koruyup siyah derili, kırmızı derili herkese karşı O’nu savundu. Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnut eylesin.

İsa (as) da öyle oldu. İsrailoğullarından bir grup insan davetine icabet ederek ona iman ettiler, desteklediler ve yardım ettiler. Onunla birlikte indirilen nura tâbi oldular. Bu yüzden Yüce Allah onlardan şöyle bahsetmektedir:

“Havârîler, ‘Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız. Allah'a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız’ cevabını verdiler.”[2]

Yine Rasulullah (sav) Ahzab (Hendek) savaşında bir iş için insanları yardıma çağırdı, Zübeyir bin Avvam (ranh) kabul etti. Sonra tekrar çağırdığında yine Zübeyir bin Avvam (ranh) kabul etti. Bunun üzerine Rasulullah (sav) “Her peygamberin bir havarisi vardır, benim havarim de Zübeyrdir” buyurdu.[3]

Yaşadığımız şu dönem içerisinde de hidayeti bulanlar, tevhidi bilenler, Rablerini razı etmenin derdinde olanlar azınlıktadırlar. Bu azınlıkların içerisinden ise dava şuuru ve bilinci içerisinde olanlar da yine sayıları az olanlardır. Bu azınlıkların da yolun meşakkatinden dolayı dönem dönem gayretleri azalmakta, azimleri sekteye uğramaktadır.

Hareketin içerisinde bulunan fertlerin bir takım problemler ile karşılaşmaları mümkündür. Çünkü çalışan, hareket eden her şeyin tabiatında sekteye uğramak vardır. Ayrıca merkezinde insanın olduğu her şey insanların karakteristik özellikleri farklı farklı olmasından, insanın psikolojik ve duygusal bir varlık olmasından kaynaklı olarak değişkenliği söz konusu olduğundan inişler ve çıkışların olması muhtemeldir. Bunlardan ötürü İslami harekette bireylerin karşılaştığı bazı problemlerin olması gayet normaldir. Elbette süreç içerisinde, hareket içinde karşılaşılan problemler çoktur. Birkaç sorundan ibaret kılmak doğru değildir.

Bu aşamada hareket içerisindeki kişinin kendisine azık edinmesi ve bazı hastalıklardan korunması gerekir. Hareket içerisinde yer alan bir ferdin bazen insanlar ile bazen ise Rabbiyle arasındaki ilişkiler ile ilgili hastalıkları olur.

Cemaatleşmenin hor görüldüğü, ferdiyetçiliğin övüldüğü, her insanın kendi başına her işi halledebileceğini zannettiği bir zamanda bu hastalıkları tespit etmek ve bunları halletmek ise daha büyük bir önem kazanmaktadır.

MANEVİ BOŞLUK

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur.”[4]

İnsan duyguları ve psikoloji değişen bir varlıktır. Duyguları ve psikolojisi değiştikçe tavırları ve olaylara bakış açısı da değişir.
Ruhsal, psikolojik olarak boşluğa düşmek bireyin hareket içerisinde karşılaştığı problemlerdendir. Bu davaya hizmet etmek meşakkatli bir iş ve meşakkatli bir süreçtir. Çünkü bu davanın yükü, sorumluluğu ağırdır. Yolu uzundur. Dolayısıyla kul bu uzunluktan ötürü bıkkınlığa ve boşluğa düşebilmektedir.

Bu hastalık, manevi programlardan haz almamak ve ona ihtiyaç duymamak olarak ortaya çıkar. Yani kul namazlarına gereken önemi göstermez. İhtiyaç duyduğu şekliyle zikirlerini yapmaz. Kalbinin ihtiyaç duyduğu amellerden uzak durur, Kuran’ı terk eder. Manevi programları bırakır. Ahiret ile ilgili konularda duyarsızdır. Gözü yaşarmaz, Allah’ın ayetlerine karşı tüyleri ürpermez.

Allah azze ve celle peygamberine ayetlerde ağır bir sözün indirileceğini haber vermesinden önce gece kıyamını ve Kur’an okunmasını emretmiştir.

“Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.”[5]

Şüphe yok ki insanların Kur’an yolunda verecekleri mücadelede toplumundan, eşinden, dostundan, akrabasından yada Müslümanlardan göreceği eza,cefa,imtihan ve her türlü fitneye karşı sekinet bulacağı şey Allah’ın kelamıdır.

Normal şartlarda dahi bir sıkıntımız olduğunda derdimizi açıp paylaşacağımız arkadaşlar aramaktayız. Onların bizi rahatlatacak bazı cümleleri ile sakinler, derdimizi hafifletiriz. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın cümleleri ile bunun olma ihtimali ise çok daha etkilidir.

İşte maneviyatın artması, kalbin katılığının giderilmesi, Allah ile olan bağın güçlenmesi için İslami hareket içerisinde yer alan bireyin gayret göstermesi gerekir. Kuran okumak için belli bir vakit ayırması, namazlarına riayet etmesi, namaz esnasında olabildiğince huşuyu elde etmek için çabalaması gerekir. Gözlerini haramdan sakındırması, boş işlerle ve boş tartışmalardan uzak durması gerekir. Farzlardan sonra ise artırabildiği kadar nafileleri artırması gerekir.

İnsanın Allah karşısında zayıflığı ve güçsüzlüğü belirginleştikçe kalbi yumuşar, katılığı gider. Duyarlılığı, yumuşaklığı ise artar. Günahlarını hatırlamak, kabirleri ziyaret etmek, hastaları ziyaret etmekte yine insanın maneviyatını artıracak olan hususlardandır. Bunlar terk edildiğinde insan manevi olarak zayıflar ve boşluğa düşer. Sonrasında ise hareket içerisinde yol gidecek kuvveti kendinde bulamaz.

Hareket içerisinde istikrarlı bir şekilde devam etmek ile maneviyatın etkisi arasındaki bağın durumu, araç içerisindeki motor ile o motorun yağı arasındaki bağ gibidir. Motor yağı azaldıkça nasıl ki motorun gücü, kuvveti azalır ise insanın manevi boşluğu arttıkça da insanın hareket içerisindeki gücü ve kuvveti azalır. Motor yağı bittiğinde komple motorun bozulması ve çalışmaması nasıl mümkün ise kalp katılığının sonu tamamen dinden irtidat etmeye, hareketi tamamen bırakmaya kadar gidebilir. Dolayısıyla insanın bu hastalığının çözümleri için çabalaması gerekir.

KARAMSARLIĞA DÜŞMEK

İslami hareketteki bireyin karşılaştığı olumsuzluklardan dolayı karamsarlığa bürünüp, ümitsizliğe düşmesidir. Hareket içerisinde hem dava ile alakalı hem de insanlar ile alakalı bir takım fitne ve imtihanlar olması muhtemeldir. Birey de bunlar ile karşılaştığında bunların çözülmeyeceğini düşünerek karamsarlığa düşmekte ve zafiyet göstermektedir.

Allah hakkında hüsnü zan üzere olmak, dua ederken kabul edileceğini düşünmek, tevbe ederken tevbenin kabul edileceğine inanmak,  istiğfar edince affedileceğini, salih amelleri gerekli şartlarla yapıldığında kabul edileceğine inanmaktır. Bu davanın ve dinin tamamlanacağına, en nihayetinde görse de görme se de başarıya ulaşacağına inanmaktır. Zira Allah’ın vaadi gereği ve fazlının genişliği bunu gerektirir.

Müslümanlar ile alakalı, davanın gidişatı ile alakalı olarak artı düşünmek, olaylara pozitif bakmak gerekir. Bunlar olmadığında kişi karamsarlığa düşer. Bunun neticesinde ise sorumluluklarını ihmal edip terk eder. İşte bu hareket içerisindeki bireyin karşılaşabileceği bir hastalıktır.

Karamsarlık insanı tevbeden, amelden, hareketten uzaklaştırır. Rabbimizin bizlere hareket içerisinde imtihan etmesi ve bizlere bir şeyleri nasip etmemesi onun hikmetindendir.  İmtihan etmesi iyi ile kötünün ayırt edilmesi içindir ki bu bizleri neden karamsarlığa sevk etsin?

“Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.”[6]

İman üzere bugün var olanların yarın olmaması ya da hizmet içerisinde çalışanların yarın terk etmesi bizleri karamsarlığa değil Rabbimizin hikmetinin derinliğine yönlendirmelidir. Allah azze ve cellenin sırf şer yaratmayacağına iman etmeliyiz. Her olayın perde arkasında bir hikmet vardır. Bunun bilincinde olursak karamsarlığa da, zaafa da düşmeyiz. Tek de olsak çok da olsak aynı yolda sebat etmeliyiz.

Yine davanın akıbetine dair şu hadisi bilen bir kimse nasıl karamsarlığa düşsün ki?

“Gece ve gündüzün ulaştığı her yere bu tebliğ ulaşacak, ister kerpiçten yapılsın isterse deve kılından. Allah her eve İslâm'ı hâkim kılacaktır. Bu da ya Allah'ın aziz kıldığı İslam'ın kabul edilmesi veya Allah'ın hor gördüğü küfrün boyun eğmesi ile gerçekleşecektir.”[7]

Karamsarlığa düşen kimse çözüm üretmez, kurtuluş çaresi bulmaz. Fitne ve günahlara boyun eğer. Sonrasında ise bunlara düşmeyi mazur gösterecek telkinlerde bulunmaya başlar. İnsanın karamsarlığa düşmesine sebep olan şey genelde mükemmeliyetçiliği, nefsi kınamada aşırı gitmesi, imtihanların sünnetullahtaki yerini anlamamasıdır.

Bu karamsarlıktan bireyi kurtaracak şey ise kişinin sünnetullahı, peygamberlerin başlarına gelen olayları anlamasıdır. Ayrıca kendisinin genel durumu, Müslümanların durumları ve hareketteki olumlu yönleri ön plana çıkararak kurtulabilir. Artı yönlere bakmak, eksi yönler için ise çabalamak ve dua etmek ile bunlar giderilebilir.

Her Müslüman sıkıntısız bir ortam ve sıkıntısız bir çalışma talep etmektedir.
Peki, Rasulullah’ın (sav) siyerinden öyle mi gördük?

Yusuf’un (as) kıssasında onu mu bulduk?

Musa peygamberin nereden nereye öylesine geldiğini mi sandık?

“Allah emrinde galip olandır. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.”[8]

Allah azze ve celle hangi olay üzerine bu ayeti kerimeyi zikretmiştir?

Yusuf’u (aleyhisselam) kuyudan çıkarıp, birilerinin aracılığıyla O’nu Mısır’a yerleştirip sonra da kendisine rüya tabirini öğretip Yusuf’u (aleyhisselam) büyük bir planın parçası olarak Mısır’a yerleştirdikten sonra zikretmiştir. Allah emrinde ve planında galip olan ve galip gelendir. Ancak insanlar bunun farkında değildirler, bilmezdirler.

Yusuf aleyhisselam neticeye kavuşuncaya kadar ise birçok sıkıntı çekmiştir. Musa aleyhisselam güzel sonuca ulaşıncaya kadar birçok sıkıntılara maruz kalmıştır. Yine peygamberimiz de aynı şekilde bir hayat sürmüştür.
Karamsarlık tembelliğe, acziyete bizleri sürükler. Onun için bu hastalık için tedaviyi ihmal etmemek gerekir.

BAŞKALARINA BAĞLILIK

Bu hastalık kişinin hareketin içerisinde bir akrabası, yakın arkadaşı, sevdiği insanlar var diye o hareketin içerisinde bulunmasıdır. İslami hareketin içerisinde bulunmak, bir topluluğun parçası olmak Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan işlerdendir.

Hareket içerisinde bazen bireyin hastalıklarından biri de bir arkadaşına, bir dostuna ya da hocasına bağlanarak bu bağı İslami hareketin, cemaatin ve Allah’ın rızasının önüne geçirmesidir.

İslam dini peygamber dahi olsa hiçbir insana kurban edilmeyecek bir dindir. Peygamberler ölmesine rağmen Allah’ın zatı ve dini bakidir. Son peygamberi dahi Allah azze ve celle vefat ettirdiğinde tüm insanlığa bunun mesajını vermiştir.

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”[9]

Peygamberimizin Uhud savaşında öldürüldüğü haberi yayıldığında sahabelerin savaşı bırakmasına, zaafa düşmelerine ve gevşemelerine yol açmıştır. Şüphe yok ki sahabeler efendimize son derece bağlı idiler. Ancak savaşmaları, ölmeleri, öldürülmeleri ve sefere çıkmaları ise Allah’ın rızası içindi. O zaman o peygamber ölse de, öldürülse de Allah’ın rızası için yapılan işe devam etmek gerekir.

Yine sahabeler arasında vuku olan bir başka olayda efendimiz vefat ettiğinde olmuştur. Efendimiz vefat ettiği duyulunca Ömer (ranh), bunu kabul etmemiş, bunu söyleyenlere kızmış, tehdit etmişti. Ancak Ebubekir (ranh) ise yukarıda zikrettiğimiz bu ayeti okuyarak “Kim Muhammed’e iman etmiş ise Muhammed ölmüştür. Ancak kim ki Allah’a iman etmiş ise Allah diridir, ölmez” demiştir. Yani Allah’ın dini olan İslam, yaratılmışların en faziletlisi ve değerlisi olan Muhammed (aleyhisselamın) önüne dahi geçmemiştir.

Bu İslami hareket içerisindeki bireylerde görülen bir hastalıktır. Zaman zaman bu hastalık şu şekilde de karşımıza çıkmaktadır. Şahsi bir ihtilaf neticesinde Müslümanların grupları dağıldığında ya da parçalandığında hocasına ya da abisine hak ortaya çıkmış olmasına rağmen bağlı bireylerin olması şeklinde. Hak ortaya çıkmış olmasına, bağlı olduğu kişi haksız olmasına rağmen hala o kimsenin destekçisi bireylerin var olmasıdır. İşte bu şahıslara bağlılıktır ki İslami hareketin hastalıklarından biridir. Hiçbir şahıs ve o şahsın sevgisi Allah’ın rızasının ve dininin önüne geçemez. Allah rızası için yapılan bir hizmetin önüne geçemez. Çünkü İslami hareket ortaya koymaya çalışan topluluklar, şahısların özel şirketleri değildir. Allah’ı razı etmek için bazı faaliyetleri yapmanın yeridir.

Bu hastalığın çözümü ve tedavisi ise Allah’a, Allah’ın dinine bağlılığın her şeyin önünde olması gerektiği bilincinin kalplere yerleştirilmesinden geçer. Yalnız Allah için sevmek ve yalnız Allah için buğzetmenin kalplere nakşedilmesinden geçer. İhlâsın öğrenilmesinden ve her amelde asıl gayenin Allah’ın rızasının olması gerektiğini öğrenmekten geçer.

Hepimizin bildiği “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği vardır” hadisini hareket içerisindeki bireylerin asla akıllarından çıkarmamaları gerekir.
Birisi var diye bir yerde var olmak, o yok diye yok olmak ihlâsa zarar verir. En önemlisi ise bu uzun yolda insanın sebat edememesine yol açar. Bu yolun meşakkatlerine ne bir kardeş, ne bir dost, ne de bir hoca için dayanılmaz. Bu yolun meşakkatlerine ancak Allah için sabredilebilir.

FARKLI KİŞİLİK SERGİLEMEK

Bireyin evinde, iş yerinde ve Müslümanların içerisinde birbirine zıt iki farklı kişilik sergilemesidir. Bu hususta harekette bireylerin üzerinde taşıdığı hastalıklardan birisidir. Mescitte, derslerde, Müslümanlar içerisinde çok takvalı, vakarlı, salih bir mümin portresi çizerken kişinin kendi başına kaldığında ya da arkadaş ortamında, evinin içinde ve işyerinde bu hale tamamen zıt bir tavır takınmasıdır.

Örneğin; Aile hayatında şer’i konularda olabildiğince gevşek iken Müslümanların ortamında takvalı gibi gözükmeye çalışmasıdır. Ahlakî hususlarda birbiri ile çelişkili davranan hareketlerde bulunmasıdır. Bu husus insanda yine ihlas ve ihsan kavramının tamamen yerleşmemesinden kaynaklanır. Cahiliyeyi tamamen terk edememek, henüz kişi tamamen olgunlaşmadan verilen bir görev ya da sorumluluk sebebiyle de birey, olmadığı bir kişi gibi davranabilir.

Bu hususları tetikleyen şeylerden birisi de İslami hareket içerisindeki cemaatlerin gereğinden fazla yasak ve kural koyarak bireylerini münafıkça davranmaya itmeleridir. Fazla kural ve fazla yasak insanın nefsini bu yasaklara meylettirir. Buna uyum sağlayamadığında da çift bir kişilik söz konusu olabilir.

Yine kişinin bu şekilde çift kişilik sergilemesinin sebeplerinden birisi de eşi olabilir. Evinde hanımının baskın olması, Allah’tan uzak yaşıyor olması ya da itikadî bazı problemlerinin olması da bireyin ayrı ayrı davranmasına neden olabilir. Bu noktada evlerin ıslah edilmesi, İslamın evlerde de yaşanması için çaba ortaya konulmalıdır.

Bu hastalıktan kurtulmak için İslami harekette yer alan bireyin her daim Allah’ın gözetiminde olduğunu bilmesi, buna göre davranması gerekir. Münafıklığın ve ikiyüzlülüğün ahirette insana azap sebebi olduğunu idrak etmelidir. 

İslami harekette bireylerin yoğun bir şekilde kalplerini ıslah edecekleri şeyler ile ilgilenmeleri gerekir.  Aksi takdirde bu tür hastalıklara maruz kalmaları, bu hastalıklardan kurtulamamaları söz konusu olur.

Selam ve dua ile…
 
 


[1] (3/ Ali İmran 52 )

[2] İbni Kesir

[3] (Buhari, Müslim)

[4] (13/ Rad 28)

[5] (73/ Müzzemmil 5)

[6] (47/ Muhammed 31)

[7] (Ahmed bin Hanbel)

[8] (12/ Yusuf 21)

[9] (3/ Ali İmran 144)