5. “Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden”

Allah Teâlâ, kendisinden sığınılması gereken kötülüklerden biri olarak hasedi de özellikle zikretmiştir. Peki, kendisinden Allah’a sığınılan haset nedir?

Haset, özel anlamıyla bir tür sihre benzetilebilir; ancak ikisi arasında önemli bir fark vardır. Haset, muhatabı üzerinde maddî ve hissedilebilir bir etki meydana getirebilir. Sihir ise insana gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi gösterebilir.

Aralarındaki bir diğer fark ise kaynaklarıdır. Sihirbaz, sihri şeytanlardan yardım alarak gerçekleştirirken haset, kişinin kendi nefsindeki kötülükten kaynaklanır. Hasetçi, şerrini gerçekleştirmek için yalnızca kendi kötü nefsinden yardım alır. Böylece kötü nefislerin şerri, azgın şeytanların şerrini bile geride bırakabilir.

Bazı âlimler hasedin, kin ve düşmanlığın; kinin de öfkenin bir sonucu olduğunu ifade etmişlerdir. Bunların tamamı ise dinimiz tarafından yasaklanmıştır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize kin beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun.”[1]

Haset aynı zamanda birçok kötülüğün temel sebebi ve harekete geçirici unsurudur. Eğer haset olmasaydı sihirbaz da kötülüğünü gerçekleştirmek için harekete geçip bu işe azmetmezdi.

Meşhur tanımıyla haset, başkasının sahip olduğu nimetin elinden gitmesini istemektir. Bu yönüyle haset, nazardan farklıdır. Nazar eden kişi ile haset eden kişi aynı değildir. Nazar eden kimse, başkasının sahip olduğu bir nimeti görür ve ona hayranlıkla bakabilir; ancak o nimet için Allah’a bereket dilemez. Hatta insan bazen kendi sahip olduğu nimete bile nazar edebilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bahçene girdiğinde ‘Maşallah! Güç ancak Allah’ındır!’ deseydin ya! Her ne kadar beni mal ve evlat bakımından kendinden daha az görüyorsan da…”[2]

Dolayısıyla nazar eden kimse, nazar ettiği kişiye karşı mutlaka maddî bir eylem gerçekleştirmez. Hasetçide ise şer, nefsinin içerisinde gizlidir ve o kişi nimetin karşısındakinden gitmesini ister. Bu duygu onu öldürmeye, hırsızlığa ve sayılamayacak kadar çok suça sürükleyebilir.

Hasedin ne derece tehlikeli olduğunu anlamak için Kabil’in kardeşi Hâbil’i öldürmesine bakmak yeterlidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat! Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ dedi. Diğeri ise ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi.”[3]

Hasetçi, içerisindeki kötülüğü haset ettiği kişiye ulaştırmak için maddî veya gaybî her türlü yola başvurabilir. Bu sebeple onun şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınmak gerekir.

Haset ile Gıpta Arasındaki Ayrım

Haset, başkasındaki nimetin ortadan kalkmasını istemek, gıpta ise başkasında bulunan nimetin kendisinde de bulunmasını istemektir. Ancak bunu Allah’ın nimetini O’na isyan yolunda değil, O’na itaatte kullanmak amacıyla istemek gerekir.

Dinimiz, başkasının elindeki nimetlere sırf dünyevî bir arzu ve imrenmeyle bakmayı yasaklamış; bunun dışında ibadetlerde hayırlı bir rekabeti teşvik etmiştir. Buradan hareketle mesele iki yönden ele alınabilir:

Birinci yön: Nazarın sınırı, başkasının elindeki nimeti şer‘an uygun olmayan bir biçimde arzulamaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlardan bazı kimselere dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme; onları bununla imtihan ediyoruz. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”[4]

Bu ayet, Allah’ın kullarına verdiği nimetlere bakıp onları kendisi için arzulamanın doğru olmadığını ancak bu nimetleri Allah’ın itaatinde kullanmak amacıyla istemenin ayrı olduğunu göstermektedir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Zenginlik, mal çokluğuyla değildir. Gerçek zenginlik gönül zenginliğidir.”[5]

Kulun kendisine verilen nimetlerle yetinmesi, Allah’ın kendisine verdikleriyle gönül zenginliğine ulaşması ve O’nun lütfuyla kendisini yeterli görmesi gerekir.

İsrâiloğulları içerisinden alaca hastalığına yakalanmış, saçları dökülmüş ve kör olmuş üç kişinin kıssası da bunun açık bir örneğidir. Allah Teâlâ onlara bir melek göndermiş ve her birine en çok istediği şeyi sormuştu. Her biri önce içinde bulunduğu hastalıktan kurtulmayı, ardından Allah’ın kendisine mal vermesini istedi.

Allah Teâlâ onların isteklerini gerçekleştirdi ve kendilerine mal verdi. Ancak ilk iki kişi kendilerine verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmekte başarısız oldu. Kör olan kişi ise Allah’ın kendisine verdiği malı hayır yolunda harcayıp sadaka verdi.

Eğer alaca hastalığına yakalanan ve saçları dökülen bu iki kişi, ellerinde olmayan nimetleri istemenin ve sonrasında bu nimetlere şükretmemenin tehlikesini kavramış olsalardı, nankörlükte bu derece ileri gitmezlerdi.

Öyleyse nimeti istemenin ölçüsü şükürdür.

Allah’ın nebisi Süleyman (as) da Allah’tan daha fazla nimet istemiş fakat bunu daha fazla şükretmek amacıyla yapmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Rabbim! Beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık bağışla. Şüphesiz Sen çokça bağışta bulunansın.”[6]

Allah Teâlâ onun üzerindeki nimetini tamamlamış, o da bu nimete daha fazla şükürle karşılık vermiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu övmüş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey Dâvûd ailesi! Şükrederek amel edin. Kullarımdan şükredenler ise pek azdır.”[7]

İkinci yön: Allah Teâlâ, iki konuda hasede izin vermiştir. Bu iki durumun ortak noktası, ibadetlerde gayret ve yarışmaktır. Bunlara benzer diğer ibadetler de aynı hükme kıyas edilebilir. Buradaki amaç, Allah’a itaat konusunda birbirleriyle yarışmaktır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sadece iki kişiye gıpta edilir: Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve onu gece gündüz okuyan kimse ile Allah’ın kendisine mal verdiği ve onu hak yolunda harcayan kimse. Bir başkası onu görünce, ‘Keşke bana da ona verilen gibi verilseydi de onun yaptığı gibi yapsaydım’ der.”[8]

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Öyleyse yarışanlar, bunun için yarışsınlar.”[9]

Bu nedenle birçok âlim, bu tür övgüye değer hasedi “gıpta” olarak isimlendirmiştir. Böylece onu kötülenen hasetten ayırmışlardır. Buna mecazen “haset” denilmesinin sebebi, kişinin Allah’a itaat konusunda başkasını geçmeyi arzulamasıdır. Şayet bu yarış Allah’ın rızasını kazanmak ve hayırlı işlerde öne geçmek amacı taşıyorsa böyle bir rekabet meşrudur. Başkasının bu alanda geride bırakılmasını istemek de bu yönüyle övgüye değer hâle gelir. Ancak hakikatte burada söz konusu olan şey, ibadetlerde ve hayırlarda yarışmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan, takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete koşun.”[10]

Buradan hasetçi ile nazar eden arasındaki fark da açıklığa kavuşmaktadır.

Haset, kötü nefsin ve hırsın bir sonucudur. Âlimlerin ifade ettiği üzere haset, başkasının sahip olduğu nimetin ortadan kalkmasını istemektir. Nazar eden ise nimete hayran olup, Rabbine şükretmeyi unutan kişidir. Bu nimet kendisinde de bulunabilir, başkasında da. İki bahçe sahibi ve onunla konuşan arkadaşı kıssası bunu açıkça göstermektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onun başka ürünleri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona, ‘Ben mal bakımından senden daha zengin, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm’ dedi.”[11]

Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bahçene girdiğinde ‘Maşallah! Güç ancak Allah’ındır!’ deseydin ya! Her ne kadar beni mal ve çocuk bakımından kendinden daha az görüyorsan da…”[12]

Buna göre şöyle denilebilir: Her hasetçi aynı zamanda nazar edendir fakat her nazar eden hasetçi değildir. Çünkü haset, nazardan daha kapsamlıdır. Nazar edende, başkasının sahip olduğu nimetin ortadan kalkmasını isteme niteliği bulunmayabilir.

6. “Haset ettiği zaman”

Haset öylesine tehlikeli bir şerdir ki haset edilen kişi üzerinde maddî ve hissedilebilir bir etki meydana getirebilir.

Nitekim Rasulullah (sav) Esma binti Umeys’e şöyle buyurmuştur:

“Ne oluyor da kardeşimin çocuklarının bedenlerini zayıf görüyorum? Onlara bir ihtiyaç mı isabet etti?”

Esmâ (radıyallahu anha): “Hayır, fakat onlara nazar çok çabuk isabet ediyor.” demiş

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “Onlar için rukye yap.”[13] buyurmuştur.

Ümmü Seleme (radıyallahu anha) anlatıyor:

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) benim evimde yüzünde sarılık/renk değişikliği (saf'ah) olan bir cariye gördü ve şöyle buyurdu:

'Bu kıza rukye yapın (dua okuyun) çünkü ona nazar değmiştir.'"[14]

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nazarın gerçek olduğunu ve maddî bir etkisinin bulunduğunu açıkça ifade ederek şöyle buyurmuştur:

“Nazar haktır. Eğer kaderi geçebilecek bir şey olsaydı, onu nazar geçerdi. Sizden yıkanmanız istendiğinde yıkanın.”[15]




[1] Müslim.

[2] Kehf, 39.

 

[3] Mâide, 27.

[4] Taha, 131.

[5] Buhari, Müslim.

[6] Sâd, 35.

[7] Sebe, 13.

[8] Buhari, Müslim.

[9] Mutaffifîn, 26.

[10] Âl-i İmrân, 133.

[11] Kehf, 34.

[12] Kehf, 39.

[13] İbn-i Mace.

[14] Buhari, Müslim.

[15] Müslim.