Allah’a hamd, Rasulüne salat ve selam olsun.
Allah (cc) kullarına indirmiş olduğu Kur’an’da pek çok kıssaları haber vermesi, bazı kıssaları farklı farklı surelerde anlatması birçok açıdan ibret niteliğindedir. Tabii ayetleri okuyan kimsenin niyetinden niyetine değişiklik arz edebilir. Sadece olaylara hikâye niteliğinde bakıp oldu-bitti şeklinde okuyan kimse ile okuyup kendi halini ve durumunu gözetip, kendi açısından dersler çıkaran kimsenin okuması bir olmaz elbette. İşte bu kıssalardan bir tanesi de Enbiya suresi ve başka surelerde de yer alan Yunus (as)’ın kıssasıdır. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:
“Zennûn/Balık sahibini de (an)! Hani kızgınlıkla (kavmini bırakıp) gitmiş ve onu sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Onu balık karnında hapsetmekle cezalandırınca) karanlıklar içinde seslenmişti: “Senden başka (ibadeti hak eden) ilah yok! Sen tüm eksikliklerden münezzehsin. Şüphesiz ki ben, zalimlerden oldum. Biz, onun (duasına) icabet ettik ve onu dertten/üzüntüden kurtardık. İşte iman edenleri de böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 87-88)
Bu kıssa, bu surede, Saffât suresinde ve Nûn (el-Kalem) suresinde zikredilmiştir. Allah (cc), Yunus (as)’ı Ninova kasabası halkına peygamber olarak göndermişti. Ninova, Musul bölgesinde bir kasabadır. Onları Allah'a çağırmış, icabet etmemişler ve küfürleri üzere devam etmişlerdi. Onlara kızgın olarak aralarından çıkmış, üç gün sonra başlarına azap geleceğini onlara müjdelemişti. Bunun gerçek olduğunu kesin olarak anlayıp, peygamberlerin yalan söylemediğini bildiklerinde; çocuklarını ve hayvanlarını sahraya çıkarmışlar, annelerle çocuklarını birbirlerinden ayırmış, sonra Allah'a yalvarıp yakararak O'na sığınmışlardı. Develer ve yavruları, inekler ve yavruları böğürmüş, koyunlar ve kuzuları melemişti. Bunun üzerine Allah (cc) onlardan azabı kaldırmıştır. Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor:
“İman edip imanı kendisine fayda sağlayan bir kasaba olsaydı ya? Yunus'un kavmi müstesna. Onlar, iman ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalandırdık.” (Yunus, 98)
Yunus’a (as) gelince; o, gidip bir kavimle birlikte bir gemiye binmişti. Deniz yükselip gemi dalgalar arasında bocalamaya başladı da, batmaktan korktular ve içlerinden birini denize atıp böylece hafiflemek üzere atılacak kişiyi tespit için kur'a çektiler. Kur'a Yunus'a çıktı. Onu atmak istemediler ve Kur'ayı tekrarladılar. Yine ona çıktı. Atmak istemediler sonra kur'ayı tekrarladılar da, bu sefer yine ona çıktı. Allah Teâla buyurur ki:
“Kur'a çekmişti de yenilenlerden olmuştu.” (Saffat, 141)
Üçüncü defa da kur'a Yunus'a çıkınca kalktı, elbiselerini çıkardı, sonra kendini denize attı.
İbn Mes’ûd’un anlattığına göre Allah Teâlâ, yeşil denizden denizi yara yara ilerleyen bir balık gönderdi. Balık gelip Yunus kendini gemiden attığı zaman onu yuttu. Allah Teâlâ bu balığa, onun etini yememesini ve herhangi bir kemiğini incitip kırmamasını vahyetti. Buyurdu ki: “Yunus senin için bir rızık değildir. Senin karnın onun için sadece bir hapishane olacak.”[1]
Yunus (as) kavmini terk etmemesi gerekirken, uzun süre kavmine yaptığı davet neticesinde kavminin davete icabet etmemesi üzerine terk etmeyi uygun görmüştü. Allah (cc) yaptığı bu yanlışlığı üzerine onu balığın karnında imtihan etti. İşte o sırada hatasını anlayan Yunus (as) Rabbine karanlıkların içerinde şu şekilde nida etti:
“(Onu balık karnında hapsetmekle cezalandırınca) karanlıklar içinde seslenmişti: Senden başka (ibadeti hak eden) ilah yok! Sen tüm eksikliklerden münezzehsin. Şüphesiz ki ben, zalimlerden oldum.”
Yunus’un (as) duası gerçekten de manidardır. Tevbe etmeye başlarken öncelikle Allah’ın ulûhiyetine vurgu yaparak ibadeti hak edenin kendisi oluğunu dile getirmekte, Allah’ı medh etmekte ardında ise tüm eksikliklerden tenzih etmektedir. Sonrasında ise kendi nefsini kınayarak zalimlerden olduğunu itiraf etmektedir. Samimi bir şekilde yapılan duanın neticesinde ise Allah duasına icabet ettiğini söylemektedir.
“Biz, onun (duasına) icabet ettik ve onu dertten/üzüntüden kurtardık. İşte iman edenleri de böyle kurtarırız.”
Kul olma hasebiyle kasıtlı ya da kasıtsız günahlar işleyebiliriz. Önemli olan işlenen günahların ardından samimi bir şekilde tevbe edilmesi gerekir. Rabbimiz müttaki kullarının vasıflarını bildirirken şöyle buyurmaktadır:
“O (muttakiler) ki; bir kötülük yaptıklarında yahut (günah işleyerek) kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı anar ve günahları için bağışlanma dilerler. Allah’tan başka kim günahları bağışlayabilir? Ve bile bile yaptıkları (yanlışta) ısrar etmezler.” (Âl-i İmran, 135)
İslami çalışmalar içerisinde olan müslümanların, emir sahiplerinin kendilerine verilen görevleri ve sorumlulukları yerine getirmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde asi olup günah işlemiş olurlar. Allah (cc) kullarından mutlak manada yapılan işlerde galip gelinmesi istememiş, bilakis gayret etmelerini ve o işte sebat etmelerini istemiştir.
Allah’ın (cc) peygamber olarak göndermiş olduğu kavimlerin birçoğu peygamberlerin davetine icabet etmediler. Ama kazananlar az da olsa iman edenler ve peygamberler olmuş, kaybedenler ise haktan yüz çeviren kişiler olmuştur. İmtihanlar ve hikmetler gereği başarıyı ya da başarısızlığı takdir eden Allah’tır. Bizim üzerimize düşen sorumluluk çalışmak, gayret etmek, sebat etmek, verilen görevleri sonunu kadar devam ettirmektir.
Nuh (as)’ı düşünelim. Gece-gündüz demeden, uzun süre yaptığı mücadele neticesinde kavminin birçoğu iman etmekten yüz çevirdi. Bu demek değildir ki Nuh (as) vazifesini yerine getirmedi ve kaybedenlerden oldu. Bilakis o ve ona iman eden az kesim insanlar kurtuldular; yani kazandılar. Karşı taraf ise çok olmasına rağmen Allah’ın helakına ve gazabına duçar oldular. Rabbimiz Teala şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik. İçlerinde elli yıl eksik olarak bin yıl yaşadı. Onlar zalimlik yapmaya devam ederken tufan onları yakalayıverdi. Onu ve gemi ahalisini kurtardık. Ve o (gemiyi), âlemlere (ibret alınacak) bir ayet kıldık.” (Ankebut, 14-15)
Bir de Yunus’u (as) düşünelim. Davetin ilk döneminde kavmi iman etmemişti ama balık ile imtihanın ardından kavmi iman etti. Kazananlar Yunus (as) ve kavmi oldu.
“Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, inanmazlar. Kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır. Yunus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.” (Yunus, 96-98)
Evet, her iki peygamberin ortak özelliği verilen görevleri hakkıyla yerine getirdiler. Kazananlar peygamberler ve iman edenler olmuştur. Kaybedenler davetlerine icabet etmeyenler olmuştur.
Tarih kitaplarının aktardıklarına göre Selahattin Eyyubi Kudüs seferine çıkarken hocası kendisine “Atının alnında zafer görüyorum” dediğinde hocasına şu şekilde cevap verir:
نحن مسؤولون عن السعي لا عن النتيجة
“Biz seferden sorumluyuz, neticeden/zaferden değil!”
Müslümanlığın garip ve bir hayli zor olduğu şu dönemde de müslümanlar olarak aslında tıpkı Yunus (as) gibi hep karanlığın içerisindeyiz. Küfrün ve şirkin hakim olması, haramların etrafımızı kuşatması, namuslarımızın kirletilmesi, kanlarımızın heder olması, zindanlarda binlerce kardeşlerimizin tutsaklığı vs karanlık üzerine karanlık….
Bunların hepsinden kurtulmak Allah’a yakınlık, günahlarımızın farkına varmak, tövbe etmekle ve samimi bir şekilde dua etmekle mümkün olacaktır. Balığın karnında Yunus (as)’ı kurtaran Allah, bizleri de bu karanlıklardan ve dertlerimizden elbette kurtaracaktır.
“İşte iman edenleri de böyle kurtarırız.”
[1] İbn Kesir Tefsiri.