Müslümanlarda Yahudileşme üzerine silsile yazımıza bu ay da devam ediyoruz.

İsrailoğulları ile Ümmet-i Muhammed’i birbirinden ayıran en büyük özelliklerden birisi de iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. Efendimizin ümmetinin faziletli ve hayırlı olmasının sebebi bu vazifeyi yerine getirmesinden kaynaklanmaktadır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fâsık kimselerdir.”[1]

Birkaç yazıdır Müslümanlar içerisine sirayet etmiş olan Yahudileşme vasıflarından bahsetmekteyiz. Bu yazımızda ise Yahudilerin özelliklerinden günümüz Müslümanlarına sinmiş kötülükten alıkoymama hastalığına değineceğiz.

İsrailoğulları kötülükten sakındırmayan ve bu konuda da kendi tarafını kayıran bir kavim idi. Daha doğru ifade edecek ve daha geniş bir perspektif ile yaklaşacak olursak kötülükten sakındırmıyor, sakındırsalar da hakkını vermiyorlardı. Başka konularda olduğu gibi bu konuda da kaypaklık gösteriyorlardı.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!”[2]

Ayeti kerimede “işledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı” ibaresi onlara ait olan bir vasfı bizler için ortaya koymaktadır. Onlar için öne çıkmış olan bu vasıf, onların bozulmaları ve lanetlenmeleri noktasında sebep teşkil etmektedir. Bu sıfat onların bedbaht bir kavim olması, laneti hak etmeleri noktasında mühim bir yere sahiptir.

İlk anda ayetten anlaşılan şey onların kötülüklere asla mani olmadığıdır. Yani bir kötülük gördüklerinde hiçbir tepki ve tavır sergilemeksizin kendi işlerine bakmaktaydılar. Ayetin zahirinden bunu anlıyoruz. Bu başlı başına bir suç ve caiz olmayan bir şeydir.

Ancak Rasulullah’ın (sav) bu ayetin tefsirine dair bizlere aktardığı başka bir argüman ise onların sadece bu suçu işlemediklerini yani -kötülükten alıkoymama- aksine bunu yaptıkları, ancak bunu hakkıyla yapmadıkları için yine de laneti hak ettiklerini ortaya koymaktadır.

Rasulullah (sav), İsrailoğulları arasında kötü davranışların yaygınlaşmaya başlamasını şöyle anlatmıştır; “Bir kimse günah işleyen birine rastladığında ona “Allah’tan kork! Bu işi yapma, sana helal değildir” der, ertesi gün O’nu aynı halde görse de onunla birlikte oturabilmek ve yiyip içebilmek için artık ikaz etmezdi. Hepsi böyle yapar hale gelince Allah onların kalplerini de birbirine benzetti.”

Rivayete göre Rasulullah (sav) bu açıklamayı takiben zikrettiğimiz ayeti okumuş sonra şöyle buyurmuştur: “Aman dikkat edin! Allah’a andolsun sizler de ya iyiliği emredip kötülükten sakındırır ve zalime zulmünden vazgeçinceye kadar baskı yaparsınız ya da Allah sizin de kalplerinizi birbirine benzetir, onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder”[3] [4]

Bu rivayet ile birlikte ayete tekrar baktığımızda ya da Rasulullah (sav) bu ayeti bizler için bu şekilde tefsir ettiğinde anlıyoruz ki kötülük gördüklerinde hiç tepkisiz kalmamışlardır. Aksine muhataplarına “Bunu yapma! Allah’tan kork!” gibi cümleler kurarak kötülükten alıkoymaya çalışmışlardır. Ancak bu konuda bu cümlelerini hâl dilleriyle ve samimiyetle söylememiş olduklarından olsa gerek ki onlar ile var olan ilişkilerinde asla bir değişikliğe gitmemeksizin hayatlarına devam etmişlerdir. Bunun neticesi ise hüsran olarak dönmüştür. Birbirleri ile var olan hukuku günah üzere devam ettirdiklerinden benzemeye ve benzeşmeye başlamışlardır. Aslında kalplerinin benzeşmesinin ve lanetlenmelerinin sebebi, artık o toplum günahtan rahatsız olmaz olmuştur. Günahtan çekinmeyen, günahı küçük gören bir topluluk ise laneti elbette hak eder.

Bu ayeti ve rivayeti şimdi bir mihenk misali kendi güncelimize ve vakıamıza vurmalıyız. Acaba bizler Müslümanlar olarak birbirimizi kötülükten ne kadar alıkoymaktayız? Bu görevi yaptıktan sonra hâli değişmeyen kardeşlerimiz ile muamelelerimiz ne üzere devam etmektedir? Günah üzerine birleşmeye devam ediyor muyuz?

İleriki satırlarda günah işleyen kimseye tavır alınır mı alınmaz mı konusuna değineceğim. Ancak yeri gelmişken buradaki kastın ne olduğuna dair şunları söyleyeyim; Buradaki kasıt her gördüğümüz ve günah işlediğini bildiğimiz kişiyle tüm bağları koparmak ve onunla hiçbir şey yememek, içmemek değildir. Elbette günahsız hiç kimse yoktur. Elbette Allah tüm günahları siler, affeder. Ancak bir menfaat ve çıkardan dolayı günaha seslenmemek, görülen günah üzere oturmak ve onunla yemeyi, içmeyi devam ettirerek, muhataplığı artırmak suretiyle benzeşmektir.

Bizim cenahımızda yaygın olan şey kötülükten sakındırmamaktır. Hakkı ile iyiliği emretmek ve kötülüğü sakındırmayı yerine getirmiyoruz. Müslümanlar olarak kimse ile kötü olmama gibi bir vasfın içerisinde kendimizi kaybetmiş vaziyette, bocalayıp durmaktayız. Çünkü bizler birbirimize karşı alıngan ve çekingeniz. ‘Kimse ile kötü olmaya gerek yok’ psikolojisi ile hareket etmekteyiz. Bu durum bizi kötülükleri gördüğümüzde susmaya ya da susmaz isek de hak üzere fazla diretmemeye götürmektedir. Bu vasfın -yani kimse ile kötü olmama, kimseye karışmama- aynı zamanda davetin yapılmamasının da en büyük unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum.

Günümüzde Müslümanlar birbirleri ile nasihatleşmeyi bırakmış durumdalar. Herhangi bir kötülük gördüklerinde kalbi rahatsız olmayan Müslümanlar var. Uyarmayı tercih edecek olsa bile birkaç kez ile yetinip, herkes işine gücüne bakmaya devam etmektedir. Müslümanların yapması gereken şey nasihatleşmeleri, kötülükten alıkoymaları, eğer olmuyor ise kötülük üzere iken günahkârlar ile birlikte ortamı paylaşmamalarıdır.

Bir sefer söylediğimizde ya da uyardığımızda bizden mesuliyetin kalktığına inanmaktayız. Ancak durum böyle değildir. Uyarmak ile kişi kendisine düşen vazifeyi yerine getirmiş olur. Ancak kendisinin de sağlam kalabilmesi, benzeşmemesi ve salih bir topluluğun dinamiklerinin sağlam kalabilmesi için daha fazlasına ihtiyaç vardır. Sakındırdıktan sonra yine aynîleşmemek adına atılması gereken adımlar vardır.

Elbette günahkâr da olsa tüm kardeşlerimizi sevmeli, onların ıslahı için çalışmalıyız. Günah üzere olan Müslümanları uyarmalı, dinlemezler ise tekrar uyarmalı, tekrar, tekrar… Ta ki kendimize bir mazeret olsun. O günahın uyarılmaması noktasında bir menfaat taşımayalım. İsrailoğulları ile bizim ümmetimiz arasında ayırıcı bir özellik olan bir hususu yerine getirmediğimizde onlara benzemiş olacak ve onların vasıflarından bir vasfı daha üzerimizde taşımış olacağız.

Müslümanlar için hem nasihat edene, hem de nasihat edilene düşen görevler vardır. Kötülükten alıkoyacak olan nasihatçi görevini yerine getirmeye çalışmalıdır. Ancak nasihat edilen kişi de alıngan davranmamalıdır. Aksi takdirde başta kötülükten sakındırma noktasında gayretli ve hüsnü niyet taşıyan bir Müslüman bu vazifeyi terk etmeye başlayıp sırt dönebilir. İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma müessesesini korumak aslında iyi ve salih bir toplumu inşa etmek demektir. İyileri ve iyilikleri aramızda çoğaltıp, kötülükleri de terk ettiğimizde ve terk etmeye birbirimizi çağırdığımızda istediğimiz mükemmele yakın bir topluluk inşa edilmiş olur.

İyiliği emretmek kolaydır, kötülükten sakındırmak ise daha zor ve meşakkatlidir. Çünkü insanlar kötülükten sakındırıldığında insanlar arasında tatsızlıklar başlar. Tıpkı tüm peygamberlerin kavimleri ile aralarındaki diyaloglarda olduğu gibi. Hem alıkoymak isteyen hem alıkonulmak istenen kişinin daralması ve zorlanması o anda söz konusudur. İnsanlardan çekinme, insanlardan korkma ve tatsızlıklar insanlar ters düştüğünde olur. İyiliği emreden bir kimse için bu söz konusu değildir.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

“Allah Teâlâ kıyamet günü kula her şeyi soracak, hatta “Ey kulum! Münker bir şey gördün de karşı çıkmadın” diyecek. Allah kuluna delilini gösterince “Rabbim, sana güvendim ve insanlardan korktum” diyecek.[5]

Bir başka rivayette Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

“Dikkat edin! Sakın ha, insanlardan korkunuz sizden kimseyi gördüğü veya şahit olduğu münker bir şeyde hakkı söylemekten men etmesin. Çünkü kişinin hakkı söylemesi veya bir şeyi hatırlatması hiçbir eceli öne almaz, hiçbir eceli ertelemez ve kişiyi hiçbir rızıktan uzaklaştırmaz.”[6]

Bu hadislerden anladığımız şey insanlardan korkmak ve çekinmek, insanların kötülüklere susmasına bir sebep olabilir. Bu hadisler ile konumuzu daha iyi ifade edebiliriz. Bir Müslüman bir kötülük gördüğünde herhangi bir korkusu ya da çıkarı sebebiyle kötülüğe asla susmamalıdır. Kötülük sahipleri ile yeme, içme ya da arkadaşlıklarını kaybetmeme, ortamından olmama adına günahlara sessiz kalmamalıdır. Bunun göz ardı edilmesi bizi günahkârlar ile benzeştirecektir. Çok daha önemlisi ümmetimizi Yahudilere benzeştirecektir.

İlk zikrettiğimiz hadisin bir başka rivayeti ise şu şekildedir; “İsrâîloğulları isyan ve günahlara batıp gittiklerinde âlimleri onları sakındırdılarsa da onlar vazgeçmediler. Sonra âlimleri de onların meclislerinde onlarla birlikte oturup onlarla birlikte yediler ve içtiler. Allah da onların kalplerini birbirine benzetti…”[7]

Bu rivayet ile değerlendirdiğimizde de dikkat etmesi gerekenlerin genelde Müslümanlar, özel de ise ilim talebeleri ve önderler olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Rabbimiz Teâlâ yine İsrâîloğulları hakkında şöyle buyurmaktadır;

“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”

“Bunları, bari din adamları ve bilginleri günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”[8]

Bu ayetler de bizlere Yahudilerin ilim adamlarının üzerlerine düşen kötülükten alıkoyma görevini yerine getirmediklerini vurgulamaktadır. Dolayısıyla toplumdaki sıradan insanların bu konuda sorumluluğu ile beraber önderlerin sorumluluğu çok daha fazladır.~~5.62

Müslümanların hocaları etraflarındaki insanlara, Müslümanlara karşı daha dikkatli ve temkinli olmalıdırlar. Onların topluluklar içerisindeki konumları ve vazifeleri sıradan Müslümanlardan daha farklıdır. Onların günahlara engel olma noktasındaki azimleri daha fazla olmak zorundadır. Onların durumu şerre açılan bir kapı gibidir. O kapılar açıldığında, günahların önündeki engeller kaldırıldığında insanlar ile günahlar arasında hiçbir şey kalmamış olur. Bununla birlikte önderlerin örnekliklerinden dolayı da özellikle bu ve benzeri konularda daha hassas olmalıdırlar. Ta ki Müslümanlar günahlara ve günahkâr kardeşlerine nasıl davranacaklarını, hangi yakınlık ve hangi uzaklıkta, ne mesafede duracaklarını bilsinler.

Bu konuda bir başka önemli husus ise, herkesin kendi kabul ettiği şeyi iyilik, kendi kalbine iyi gelmeyeni de kötülük sayması uygun değildir. İyilik ve kötülük şeriatın söylediğidir. Şeriatın adını koyduğudur.

Yine münkerden alıkoymak kişinin yüzüne karşı olmalıdır. Gördüğünde olmalıdır. Özel meclislerde insanlar ile alakalı münkerleri, günahları ifade etmemiz o günahların önüne geçmek anlamına gelmez. Müslümanların günahları insanların arkalarından konuşmaları büyük bir problemdir. Durumlarda paylaşım yapmak, üzeri kapalı kinayeli laflar ile sosyal medya paylaşımları yazmak kötülükten sakındırmak değildir. İğnelemek, istihza etmek de kötülükten sakındırmak, günahın önüne geçmek demek değildir.

İslamda tavır meselesine gelince günah işleyen bir Müslümana tavır iki sebepten uygulanabilir.

Birincisi; kişinin işlediği günahın bizlere ve topluma bulaşmaması, bizlerin katında sıradanlaşmaması, Müslümanların da aynı günaha düşmemeleri için korunmak amacıyla tavır konulması yani kişinin terk edilmesidir.

İkincisi; günaha bulaşmış olan kişiyi caydırmak amacıyla, onun ıslahını düşünerek, onu günahtan vazgeçirmek kastıyla onu terk etmektir. Bu konuda kişiden kişiye fark vardır.

Özellikle böylesi durumda kişinin eski ya da yeni bir Müslüman olması, bulunduğu bölgedeki Müslümanların az ya da çok olmaları, sadece kendisini ilgilendirir bir günah ya da Müslümanların geneline zarar veren bir günah olması gibi hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer kişiden uzaklaşmak ve tavır almak kişiye yarar sağlayacak ise bunu yapmak gerekir. Eğer ayağının kayması gibi bir şey söz konusu olacak olursa bundan vazgeçilmelidir. Bunun şeklini ve gerekliliğini ise ilim ehli karara bağlamalıdır. 

Nitekim Rasulullah (sav) ve ashabı Tebük savaşına katılmayan üç sahabeye elli gün boyunca tavır koymuş ve tevbe edene kadar onlarla konuşmamışlardı.

Abdullah İbn Mugaffel (ranh) şöyle dedi; “Rasulullah (sav) çakıl taşı atmayı yasakladı ve “Çakıl taşı av avlamaz, düşman yaralamaz. Sadece göz çıkarır ve diş kırar” buyurdu. 

Bir başka rivayet ise şöyledir; “İbn Mugaffel’in yakınlarından biri taş atmıştı. İbn Mugaffel o kimseyi taş atmaktan nehyetti ve kendisine şunları söyledi; “Şüphesiz Rasulullah (sav) taş atmayı yasakladı ve “Bununla av avlanılmaz” buyurdu. Bu adam daha sonra yine atınca İbn Mugaffel şunları söyledi; “Ben sana Rasulullah’ın (sav) bundan nehyettiğini haber veriyorum, sen ise aynı şeyi yapıyorsun. Bundan sonra seninle asla konuşmayacağım.”[9]

Bu gibi deliller günah işleyen bir Müslümana tavır uygulanabileceğini gösterir. Ancak bu konu hassas olduğundan yukarıdaki hususlar da göz önünde bulundurularak belirlenmelidir. Efendimiz (sav) mescide bevleden bir bedeviye hiçbir şey yapılmasına müsaade etmezken parmağına altın yüzük takan bir sahabinin ise parmağından yüzüğü sertçe çekip atmıştır. Bu efendimizin hikmetidir. Alınan tavırların da hikmet üzere olması gerekmektedir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.”[10]

İşte bu kötülükten alıkoyanların alacağı karşılıktır. Azaptan ve helaktan kurtuluş…


[1] (2/Ali İmran 110)

[2] (5/Maide 78-79)

[3] (Ebu Davud)

[4] Bu hadisin sıhhati hakkında konuşulmuştur. Kimileri hasen derken kimileri de zayıf demişlerdir. Zayıf addedilmesinin sebebi sahabenin ınkı’dasıdır. Onun dışındaki ricalleri sikadır.

[5] İbni Mace

[6] Ahmed bin Hanbel

[7] (Tirmizî)

[8] (5/ Maide 62-63)

[9] Muttefekun Aleyh

[10] (7/ Araf 165)