Kur’an-ı Kerim’in asıl gönderiliş gayesi, sadece fenni, tarihi vb. bilgiler vermek değildir. Zira Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de yeryüzündeki kevni ayetlerden, kendi varlığını, birliğini, gücünü ve kudretini kullarına göstermek amacıyla bahsetmiştir. Bu kapsamda, insanların dikkatini ve yönünü, kendisine iman ederek sadece ona kulluk etmeleri ve böylece ebedi hayata ulaşmalarını sağlayacak bir yaşam tarzına çekmeyi hedeflemiştir.

Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de bahsettiği her ayetin birçok anlamı olup, her bir ayet, her çağa ve zamana hitap eden işaretler içermektedir. Bunun yanı sıra, her ayetinde nice hikmetler bildiren Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de her şeye değerine uygun bir makam vermiştir.

Pek çok ilmi ilke ve kanundan açık bir şekilde bahseden Kur’an-ı Kerim, çoğu insanın temel gıdası hükmünde olan tahıllara da dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, kevni ayetlerin oluşumu üzerinden kullarını hayra teşvik edici örnekler sunmuş, soyut bilgileri somutlaştırarak insanlara açıklamıştır.

Ayrıca Rabbimiz, kullarının kendisi için yaptıkları birçok ibadetin mükâfatını dünyada somut şekilde görememelerinin, onları Allah rızası için hayır yapma konusunda tembelleştirebileceğini bildiği için, bilip gördükleri somut şeyler üzerinden açık örnekler getirmiştir. Bu şekilde, alacakları mükâfatları göz önüne sererek onları hayır işlemeye teşvik etmiştir.

Mümin kulların hayra teşvik edildiği ayetlerden biri de Bakara Suresi’nin 261. ayetidir. Bu ayet, tahıl bitkilerinin verim açısından ileri sınırlarını belirleyen ve “bire yedi yüz” gibi bir hedefi işaret eden bir örnekten bahsetmektedir:

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misali, yedi başak vermiş ve her bir başakta yüz tane bulunan tohumun misali gibidir. Allah dilediğine (amelinin karşılığını) kat kat artırır. Allah (ihsanı ve lütfu bütün varlığı kuşatacak kadar geniş olan) Vâsi’, (her şeyi bilen) Alîm’dir.[1]

Yeryüzünde insanoğlunun gıda maddesi olarak faydalanabileceği yaklaşık 50.000 bitki türü bulunmaktadır. Bununla birlikte, dünya enerji ihtiyacının %60’ı buğday, mısır ve çeltik türlerinin oluşturduğu tahıl mahsullerinden sağlanmaktadır. Öte yandan, dünya nüfusunun enerji ihtiyacının %20’si ve tahıl kökenli proteinin %40’ı buğdaydan temin edilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen habbe kelimesi, tohum anlamına gelir. Kısaca, ürünü tohum olarak ekilen her türlü bitki için kullanılır. Yani bu bitkinin hem tohumu hem de meyvesi olması gerekir. Meyvesi aynı zamanda tohumu olmaya aday her bitki, hububattır. Habbe kelimesinin çoğulu olan hububat, nohut, mercimek, buğday, arpa, çavdar gibi tüm tahılları kapsar. İşte bu türlerin her biri birer habbedir.

Ayette bitki türü açıkça belirtilmemiştir. Ancak insanların yakından tanıdığı ve temel gıda maddesi olarak kullanılan buğday, arpa ve çavdar gibi tahıllardan dane diye bahsedilmesi, Kur’an’ın cevamiu’l-kelim (bir kelimeyle birçok anlamı ifade edebilme) özelliğini göstermektedir. Bu bitkiler morfolojik[2] olarak ayette belirtilen anlamlara uygun şekilde, kardeşlenme ve başak yapıları itibarıyla ortak özellikler taşımaktadır.  “Yüce Allah’ın: ‘Tek bir tohum gibidir’ ayetinde geçen ve ‘tohum’ diye çevrilen حَبَّةِ (habbe) kelimesi, Âdemoğlunun ektiği ve gıda olarak kullandığı her bir tane için bir cins isimdir. Bu tanelerin en ünlüsü ise buğdaydır. Bu nedenle حَبَّةٍ ile çoğunlukla buğday kastedilmiştir.[3]

Fahrettin Razi, bu ayetten maksadın şu olduğunu ifade etmiştir: “Daha çok elde etmeyi ve kazancı arzu eden bir insan, tek bir tohum ektiğinde bunun kendisine yedi yüz tane vereceğini bilirse, bunu yapmaması ya da bu konuda ihmalkâr davranması yakışık almaz. İşte aynı şekilde, ahirette Allah katında mükâfat isteyen bir kimse de, verdiği ve yaptığı tek bir şeye karşılık on, yüz ya da yedi yüz mislini alacağını bildiğinde, bunu mutlaka yapmalıdır. İster bu özellikte bir başak bu dünyada mevcut olsun, ister olmasın, bu anlamın makul ve mantıklı olduğu açıktır. Ayrıca Cavrus cinsi tohumun başağında bu özelliğin görüldüğü de belirtilmiştir.[4]

Bu ayet, insanların vicdanına dokunarak onları hayra teşvik etmekte ve sadaka vermeye yönlendirmektedir. Gerçekten de sadaka veren kişi aslında malından eksiltmez; aksine, verdiği mal çoğalır ve sadakanın sevabı katlanarak artar.

Sadaka tohumu ve onun verdiği hasılatın coşturduğu hayır duyguları, insanların ellerindeki az malı vererek kar elde etmelerini teşvik eder. Ahiret gününde Allah’ın vereceği ecir ve cennete inanan kullar, sadaka verme coşkusuyla dolup taşar ve bu coşku, onları hayra sevk eder.

Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu ayet hakkında şöyle der: “Müminler, bir taneyi bile küçük görmemeli ve Allah’tan hiçbir şeyi kıskanmamalıdır. Eğer bir kişi, ‘Elimde bir tane var; toprağa atarsam bu da gider,’ diye düşünürse ne kazanır? Hiç değil mi? Öyleyse Allah’ın hikmet düzenine dikkat etmeli ve sahip olduklarını Allah yolunda harcamaktan çekinmemelidir. Hikmetin düzeni ve dirilmenin sırrı olmasaydı, o bir tane çürüyüp giderdi; ne filiz verir ne de başak. Bu süreçlerin her bir anında ilahi izzet hükmünü göstermekle birlikte, daha çok ilahi hikmet ortaya çıkar. İşte kulların fiilleri de böyledir. Bu nedenle insanın ekme fiili, bir tane sebebiyle Allah’ın hikmetiyle yüzlerce taneye bürünür. Allah yolunda yapılan infaklar da ahirette böyle büyük bir karşılıkla karşımıza çıkacak ve terazide yerini alacaktır.[5]

Bu ayetten, yapılan iyiliklerin toprağa atılan bir buğday tanesi gibi çoğalacağı sonucunu çıkarıyoruz. Üstelik bir iyiliğe verilen 700 sevap yalnızca alt sınırdır; ayette Allah’ın dilediği takdirde bundan çok daha fazlasını vereceği belirtilmektedir.

Topraktan bir kök çıkar ve bu kök çatallanarak yedi başak oluşturur. Her bir başağın içinde gizlenmiş yüz tane bulunur. Hatta bir tanenin, Allah’ın izniyle, bundan daha fazla ürün vermesi de mümkündür. Çünkü Allah, geniş rahmeti ve ihsanıyla kullarına asla daralmayan, tükenmeyen ikramlarda bulunur. O, her şeyi bilendir; kullarının kalplerinde gizli olan niyet ve düşünceleri bilir ve buna göre kat kat daha fazlasını verir. İşte müminin Allah yolunda verdiği sadakanın durumu da bunun gibidir.

Sadaka, yalnızca küçük yardımlardan ibaret değildir; kişinin sadakat testinden geçmesidir. Yeryüzünde “Allah’ı mı yoksa malını mı daha çok seviyorsun?” diye sorulduğunda, herkes elbette Allah’ı sevdiğini söyleyecektir. Ancak, Allah rızası için malını bağışlaması istendiğinde, bazıları tereddüt eder. Allah’ın emri üzerine bu yardımı yapan kişi ise sadık bir kul olur. Gerçekten Allah’ı malından daha çok sevdiğini ispatlar ve verdiği şeye sadaka adı verilir. Böyle hayra ve iyiliğe yapılan harcamalar kat kat artacaktır.

Allah (cc) şöyle buyurur: “Allah (işleri) faizle daraltır, sadakalarla geliştirir. Allah nankör ve günahkârları sevmez.[6]

Bu ayet, faizden beklenen gelişmenin aslında sadakayla elde edilebileceğini bildirmektedir. İnsanlar parasını gelir elde etmek amacıyla faize verirken, Allah gelir elde etmek isteyenin parasını sadaka olarak vermesini emretmektedir.

Allah’a itaat ve ibadet niteliğinde olan, İslam’a ve Müslümanlara fayda sağlayan her harcama “Allah yolundadır.” Kur’an ifadesiyle “fî sebîlillâh” olan bu harcamaların karşılığı, toprağa ekilen ve bire yedi yüz veren bir tohum örneğiyle açıklanmıştır.

Genellikle iyiliklerin sevabı bire on iken, Allah yolunda harcama yapmanın sevabının bire yedi yüz olması, hem önemli bir teşvik unsurudur hem de bu ibadetin zorluğunu ortaya koyar. Çünkü, “Nefisler cimriliğe meyillidir.[7]

Allah her şeyin sahibidir; verdiği şeylerden dolayı bir eksiklik yaşamaz. Her şeyi bilen Allah, harcamada bulunan kimsenin niyetini, harcadığı miktarı ve bunu nasıl elde ettiğini bilir. Bu nedenle, Allah yolunda harcamada bulunan kimsenin durumu, bir çiftçinin durumu gibidir. Çiftçi, tohumunu iyi seçip toprağını iyi işlerse daha fazla ürün elde eder. Aynı şekilde, Allah yolunda harcamada bulunan kimse de salih niyetle hareket eder, helal kazançla harcar ve harcamalarını yerinde yaparsa sevabı da o oranda artar.

Buğdayın Başağında Saklanması

Kur’an-ı Kerim’de, buğdayla ilgili dikkat çekici bir bilgi Yusuf Suresi’nin 47. ayetinde verilmiştir: “Yiyeceğiniz az bir miktar dışındaki buğdayı başağında bırakın.[8]

Kur’an-ı Kerim, Rabbimizin insanoğluna gönderdiği en büyük mucizedir. Ayette geçen “buğdayı başağında bırakın” ifadesi de bu mucizelerden biridir. Allah, insanların peygamberlerine inanması için onlara bilinmeyenleri öğretmiştir.

Sonra Yusuf, kendisine rüyanın tabirini soran şahsa şöyle dedi: “Yedi yıl boyunca alışageldiğiniz şekilde ekim yapmaya devam edin. Yiyeceğiniz az bir miktar dışındaki buğdayı başağında bırakın.[9]

Bu ayetten önce, Mısır hükümdarının gördüğü bir rüyanın Yusuf Peygamber tarafından yorumlandığı bildirilmiştir. Yusuf Peygamber, rüyanın tabirine ek olarak, Rabbinin ona öğrettiği şekilde, kıtlık yıllarında buğdayın hiç bozulmadan saklanabilmesi için başaklarıyla korunması gerektiğini de insanlara bildirmiştir.

O dönemde ve öncesinde, buğday genellikle başağından ayrılarak saklanırdı. Ama bu yöntemle saklanan buğdaylar birkaç yıl içinde bozuluyordu. Ancak Rabbimiz, kimsenin aklına gelmeyen bu yöntemi Yusuf’a öğretmiş ve kıtlık yıllarında insanların buğdaylarını bozulmadan saklamalarını sağlamıştır. Aynı zamanda, Yusuf’un peygamberliğini ve Rabbinin onu her konuda yönlendirdiğini insanlara göstermek istedi.

Diğer tahıllarda olduğu gibi, buğday da her bir başakçıkta lemma ve palea adı verilen kısımlarla kaplanmıştır. Bu nedenle başak, buğday taneleri için doğal bir ambalajdır.

Fas’taki Rabat Üniversitesi’nde Profesör Abdülmecid Balabid ve ekibinin yaptığı bir araştırma, buğdayın başağı ile saklanmasının hikmetlerini ortaya koymuştur. Araştırmada, başaklı ve başaksız buğday tohumlarının iki yıl boyunca karşılaştırılması yapılmıştır. Başaklı taneler, iki yıl sonunda su kaybı nedeniyle kururken, başaksız tanelerin su oranı %20,3 olarak kalmıştır. Başaklı buğdayların kök ve gövde gelişimlerinin %22 ve %32 oranında daha iyi olduğu görülmüştür. Ayrıca, başaksız buğday tohumlarında protein kaybı %32’ye kadar çıkarken, başaklı tohumlarda hiçbir eksilme olmamıştır. Başaklı ve başaksız buğdayın, iki yıl süreyle protein ve şeker oranı da ölçülmüş. Başaksız buğday tohumunda ilk yıl %20, ikinci yıl %32 oranında protein azalması tespit edilmiş. Başaklı tohumda ise hiçbir eksilme yaşanmamıştır.  İşin ilginç tarafı; Eski Mısırda ve diğer toplumlarda bu olaylar yaşanıncaya kadar, buğdayın başağıyla birlikte depolanması yöntemi bilinmiyordu. 

Bu ve buna benzer bilimsel çalışmalar, Kur’an’ın binlerce yıl önce bildirdiği bu yöntemin bilimsel doğruluğunu kanıtlamaktadır.

 Mümin, Yeşil Ekine Benzer

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Münafık ise sert ve dimdik çam ağacına benzer ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.[10]

Bu hadis, müminin bela ve musibetler karşısındaki duruşunu ifade eden en güzel benzetmelerden biridir. Tıpkı bir ekinin rüzgârla sağa sola eğilip tekrar doğrulması gibi, mümin de musibetlerle sınandığında sarsılır ama asla devrilmez. Rüzgâr ekini kimi zaman sağdan sola, kimi zaman önden arkaya savurur. Ekin, yere yatmasına rağmen rüzgâr dindiğinde tekrar doğrulur. Mümin de hayat boyu çeşit çeşit belalarla imtihan edilir. Ancak Allah’ın yardımıyla her defasında ayağa kalkar.

Mümin, manevi yükselişi, saflaşması ve özüne ermesi adına imtihanlara maruz kalır. Bu süreç, kötülüklerle mücadelede metafizik bir güç kazandırır. Rasulullah (sav), mümini bela ve musibetlere karşı bir o yana bir bu yana salınan ancak asla kökünden sökülmeyen yeşil, taze ekine benzetmiştir. Çünkü mümin, her şeye gücü yeten Allah’a olan imanı sayesinde yıkılmaz.

Hadis, münafıkla mümin arasındaki farkı da ortaya koyar. Münafık, sert ve dimdik duran bir çam ağacı gibidir. Rüzgâr karşısında kökünden sökülüp devrilir. Münafık, malı, ailesi veya dini konusunda samimiyeti test edildiğinde sabit kalamaz. Hemen dininden taviz verir, davasını terk eder, dürüstlüğünü ve akidesini satar.

Ulemâ, bu hadisin şu şekilde yorumlanabileceğini belirtir: “Müminin bedenine, ailesine veya malına elem ve keder çokça uğrar. Bu, onun günahlarına kefarettir ve derecelerini yükseltir. Münafığın başına ise çok az bela gelir. Onun asıl belası, kıyamet gününde tam anlamıyla gelecektir.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:Belanın en şiddetlisi, en zorlayıcısı ve en çetini önce peygamberlere, sonra derecelerine göre yakın olan insanlara gelir.[11]

Mümin, başına gelen musibetler karşısında duygusal olarak sarsılabilir. Ancak asıl önemli olan, iman bakımından kararlı bir duruş sergilemektir. Mümin, sarsıldığında imanı ona destek olur ve yeniden ayağa kalkmasını sağlar. Mümin, şartlar ve durumlar ne olursa olsun imanında kesin bir sebat ve azim gösterir. Rasulullah (sav), “Allah’a kavuşacağı güne kadar mümin erkek ve kadınlara, kendilerine, çocuklarına ve mallarına sıkıntı ve musibet gelmeye devam eder.[12] diyerek, başına gelen olumlu veya olumsuz hiçbir hal ve hadise, müminin hayır ve iyilik üzere olmasına engel olamayacağını ve bu dünyada sürekli sınavlara tabi tutulacağını belirtmiştir.

İnsanı, sert rüzgârların estiği pek çok kış kuşatır. Nice sarp yokuşların tırmanıldığı, karanlık sokakların yüründüğü anlar yaşanır. Çünkü hayatın bir diğer adı sınavdır.

Hayat, sınavlarla dolu bir yolculuktur. İnsan, ne zaman ve nerede dünyaya geleceğine karar veremediği gibi, sınavlarının şekline de karar veremez. Kimi zaman evlatla, kimi zaman sağlık veya mallarla sınanabilir. Başarılar ve başarısızlıklar da bu sınavın birer parçasıdır. Dolayısıyla, hem varlık hem de yokluk, dünya hayatında bir imtihan biçimi olarak karşımıza çıkar.

Sınanmak, çoğu zaman sıkıntı, stres, yorgunluk, emek ve gözyaşı gerektirir. Ancak Peygamberimiz’in (sav) ifade ettiği gibi, savuran rüzgâr misali zamanlar geçicidir. Mümin, bu zamanlarda eğilir ama inancı sayesinde asla yıkılmaz. Fırtına dindiğinde doğrulur, yeniden umutla yaşama tutunur.

Müminin Allah’a karşı duyduğu sevgi, teslimiyet ve tevekkül, onun her durumda Allah’ın varlığını ve desteğini yüreğinde hissetmesini sağlar. İmtihan ne kadar ağır olursa olsun, mümin bir gün bu zorluğu atlatacağına inanır. Bu kesintisiz enerji kaynağı, imanın ta kendisidir. Musibetler karşısında müminin en büyük dayanağı, “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!) diyerek Allah’a duyduğu güvendir.

   



[1] 2/Bakara, 261

[2] Biyolojide morfoloji (ya da biçimbilim), canlıların yapı ve biçimini inceleyen ve özel fiziksel özelliklerini araştıran bilim dalıdır. Morfoloji, canlıların organları gibi iç bölümlerinin biçimlerinin incelemek kadar canlıların diğer özelliklerini (renk, şekil, doku, yapı) de inceler.

[3] Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur’ân

[4] bkz. Razi, Mefatih, ilgili ayetin tefsiri

[5] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s.212

[6] 2/Bakara, 276

[7] 4/Nisa, 128

[8] 12/Yusuf, 47

[9] 12/Yusuf, 47

[10] Buhârî, Tevhîd, 31

[11] Tirmizî, Zühd, 57; İbn Mâce, Fiten, 23

[12] Tirmizî, Zühd, 56