Gökten su indirdi. Vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de suyun üstüne vuran köpüğü yüklendi. Bir ziynet ya da faydalanılacak eşya yapmak için üzerine ateş yakıp erittiklerinde de böyle bir köpük oluşur. Allah, hak ile batıla böyle örnek verir işte. (Batıl) köpük (misali) atılır gider. İnsanlara yarar sağlayacak olan (hak) ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle verir.[1]

Kur’an, hakikati sadece kavramlarla değil; hayatın içinden, gözle görülen, akılla kavranan misallerle öğretir. Rabbimiz, hak ile bâtıl arasındaki farkı bizlere sadece soyut ifadelerle değil, doğrudan gözlemleyebileceğimiz tabiat olaylarıyla gösterir. Çünkü insan, çoğu zaman gördüğüyle düşünür, yaşadığıyla anlar. Bu yüzden Kur’an, bazen bir yağmur damlasında, bazen köpükle taşan bir selde, bazen de ateşte eritilen bir madenin üzerindeki cüruflarda hakikatin izlerini gösterir. İşte Ra’d suresinde anlatılan bu ayet de hak ile bâtılın nasıl ayırt edileceğine dair canlı, etkileyici ve evrensel bir örnek sunuyor. Bu ayette, hak ve bâtıl için iki misal anlatılmaktadır. Olayları biraz daha net anlayalım diye Rabbimiz bize yakın çevremizden, yeryüzünden, bildiğimiz, tanıdığımız, her an müşahede ettiğimiz sosyal hayatımızdan örnek veriyor. Vadilerden akan sel suları üzerinde köpükler oluşuyor. Bir süre sonra oluşan bu köpükler yok olup gidiyor da sonunda insanlar için faydalı olan su kalıyor.

Bu benzetmede kullanılan yağmur ve sel mecazları yalnızca doğaya dair birer gözlem değildir; aynı zamanda ilahî mesajı anlamamız için derin bir sembolizmi de taşır. Yağmurun gökten inmesi gibi, vahiy de Yüce Rabbin katından inmiştir. Her ikisi de rahmettir. Her ikisi de meleklerin eliyle inmiştir. Vahiy, vahiy meleği vasıtasıyla gelmiştir; yağışlar, görevli meleklerin eliyle iner.

Bu benzetmeyi daha da açmak gerekirse Kur’an yağmura benzetilmiştir, kalpler de vadilere. Kalbin taşıdığı hakikat veya bâtıl, tıpkı vadinin aldığı yağmurla ne hâle geldiği gibi ortaya çıkar. Ayrıca hidayet sele benzetilmiştir; köpük ise bâtıla. Kalpler heva ve arzularınca ne kadar büyük bir bâtıla müsaitse, onu o kadar çok yüklenir. Sel her çer çöpü topladığı gibi, heva ve arzular da her türlü bâtılı ve fıskı yüklenir. Ve nihayet, bu benzetmenin asıl mesajı burada netleşir: Nasıl ki köpüğün bir ağırlığı yoksa bâtılın da hiçbir sevap veya değer ağırlığı söz konusu değildir. Köpük yok olup giderken, insanlara faydalı olan saf su —ve madenin öz cevheri— geride kalır. Buna benzer şekilde, dünya hayatında nasıl ki saf sudan insanlar istifade ederlerse; iman, marifet ve sağlam kabuller de sahibine âhirette gerçek anlamda yarar sağlayacaktır. Bu hakikatin daha da anlaşılır olması için ayetin sunduğu manzara biraz daha detaylandırılır. Su gökten iner ve derelerde akar. Yolunda birikmiş çerçöpleri önüne katıp götürür. Böylece suyun üzerinde bir köpük tabakası oluşur. Zaman zaman bu köpük suyun üzerini tamamen kapatır. Yumuşak, beyaz ve kabarık bir köpüktür bu. Ne var ki, aslında çerçöpten oluşmaktadır. Ama bu köpüğün altında su, sessiz sedasız akıp gitmektedir. İşte o su, hakikatin ve hayatın kendisidir: iyilik ve diriliş kaynağı…

Aynı şekilde, hayat sahnesindeki hak ile batılın durumu da tıpkı bunun gibidir. Batıl zaman zaman her tarafı kaplar, üstün görünür, kabardıkça kabarabilir. Gelişip her yanı sarabilir. Ama neticede köpükten ya da tortudan başka bir şey değildir. Kalıcı değildir, bir ağırlığı yoktur. Çok geçmeden bir gerçekliği olmadığı ortaya çıkacaktır. Oysa hak, hep sessiz ve sakindir. Hatta kimi zaman bazıları, hakkın geri çekildiğini, bozulduğunu, kaybolduğunu zannedebilir. Oysa hak, tıpkı su gibi, insanların yararına olan bir cevherdir; sessizce ama sürekli akarak varlığını sürdürür. Zira Allah (cc), kulları gerçekten kendisine yönelip O’nun istediği gibi bir hayat yaşadıkları vakit, bâtılı giderir ve hakkı hâkim kılar. Hak, er ya da geç galip gelir. Çünkü bâtılın egemenliği, köpüğün yüzeyde kalmasına benzer; geçicidir, istikrarsızdır.

Allah (cc) birçok ayet-i kerimesiyle hakkın üstünlüğünü, daima galip geleceğini, bâtılın ise yok olmaya mahkûm olduğunu bildirmiştir. Nitekim şöyle buyurur: “De ki: Hak geldi. Batıl zail oldu. Şüphesiz ki batıl, yok olmaya mahkûmdur.[2]

Çünkü hakkın yardımcısı Allah’tır. Allah’ın yardımına mazhar olanlar ise elbette üstün gelecektir. “Şayet Allah size yardım ederse sizi yenecek hiç kimse yoktur.[3] İşte bütün bu benzetmeler ışığında ayeti şöyle okuyabiliriz: Allah gökten –ilahi kaynaktan– suyu, yani vahyi indirir. Her vadi, yani her toplum, kendi kapasitesince bir sel oluşturur. Bu sel, zamanla içinde çerçöp –geleneksel birikim– ve köpük –hurafe– yüklenir. Ziynet ya da kullanım eşyası çıkartmak için ateşte erittiğiniz madenlerde de benzer şekilde bir cüruf meydana gelir. Fakat eğer gerekli enerji ve emeği harcarsanız, bu cürufu ayırıp atabilir; değersiz ve asılsız olanı geride bırakıp madenin özünü –yani hakikati– elde edebilirsiniz.

Bu itibarla, kendilerine hakkı tanıma ve ona tâbi olma nimeti bahşedilenler, bu nimetin kıymetini bilmeli; onu kaybetmemek ve daha da ziyadeleştirmek için gayret göstermelidirler. Ne mutlu hakkın safında yer alanlara, onu yaşayan ve yaşatmak için çabalayanlara…

Dünya ve İçindekilerin Geçiciliği

Kur’an, gökten indirilen su örneğiyle dünya hayatının geçiciliğini ve insana ibret olacak yönlerini çarpıcı şekilde gözler önüne serer. Allah (cc) gökten bir su indirir; bu su yeryüzünde akarsulara, kaynaklara dönüşür. Ardından çeşit çeşit ekinler, meyveler ve bitkiler boy verir. İnsan bu manzarayı hayranlıkla izler. Fakat zamanla o canlılık söner, bitkiler sararır, kurur, sonunda toz toprak içinde kaybolur gider. İşte dünya hayatı da tıpkı böyle bir döngüye sahiptir: Doğar, büyür, güzelleşir, fakat sonunda yok olmaya mahkûmdur.

Görmez misin ki, Allah gökten bir su indiriyor da onu yerdeki bir takım kaynaklara akıtıp depoluyor. Sonra onunla rengârenk, çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. Ardınlar o ekinler kuruyor da, sen onu solmuş sararmış vaziyette görüyorsun. Sonra da onu kuruyup ufalanan bir çöpe çeviriyor. Elbette bütün bunlarda, gerçek akıl ve idrâk sahipleri için dersler, ibretler vardır.[4]

İnsan hayatı da aynı bu temsildeki gibidir. Bir bebek olarak başlar, gençlikte parlar, olgunlukta gücünün zirvesine ulaşır; ama yaşlılıkla birlikte bu parlaklık solmaya başlar. Sonunda ise tıpkı sararan otlar gibi beden çöker, ruh bedenle vedalaşır. Dünya hayatı da böyledir. Onun da aynen insan ömrü gibi çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri vardır. Nihayet ölümüyle beraber dünya hayatı biter gider. Kur’ân-ı Kerîm, dünya hayatının bu gerçek yüzünü şöyle bir temsille izah eder:Onlara dünya hayatının örneğini ver: (O,) gökten indirdiğimiz bir su gibidir. (Toprakla buluşunca) yerin bitkisiyle karışmıştır. (Sonra da bir zamanlar göz alan güzellikteki yeşil bitkiler) rüzgârın savurduğu kurumuş ota döndü. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerinde muktedir/iktidar sahibidir.[5]

Kur’an bu hakikati hatırlatarak dünya hayatına olan aşırı bağlılığı, tutkuyu ve hırsı frenlememizi ister. Çünkü insan, kalbini dünyaya kaptırdığında ne Allah’ı hatırlar, ne âhireti düşünür. Dünya sevgisi arttıkça, hak ve hakikatten sapma riski de artar. Oysa dünya, sınanmak için verilmiş bir araçtır; amaç hâline getirildiğinde insanı aldatır ve yokluğa sürükler.

Bir başka ayette, Rabbimiz yağmuru müjdeleyen rüzgârları gönderdiğini, bu rüzgârların bulutları taşıyıp yağmuru getirdiğini, yağmurla birlikte ölü toprağın canlandığını bildirir. Allah, rüzgârları gönderir, (rüzgâr) bulutları harekete geçirir ve (Allah) bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar ve onu parça parça kılar. (Sonunda) yağmurun (bulutlar) arasından çıkıp yağdığını görürsün. O, (yağmuru) kullarından dilediğine isabet ettirdiğinde hemen sevinirler.[6]

Bu, sadece bir doğa olayı değil, aynı zamanda bir diriliş temsildir. Allah nasıl kuru toprağı canlandırıyorsa, aynı kudretle ölüleri de diriltecektir.

Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Nasıl da ölümünden sonra yeryüzüne hayat vermektedir? Şüphesiz bu (Allah), ölüleri de diriltecektir. O, her şeye kadîrdir.[7] Rüzgârların müjdeleyici olarak gönderilmesi, aynı zamanda manevî bir temsildir. Nasıl ki rüzgârlar yağmuru müjdeler ve insanların yüzünü güldürürse, peygamberler de hakikati müjdelemek ve insanlığı diriltmek için gönderilmişlerdir.Andolsun ki, senden önce de kavimlerine resuller göndermiştik. Onlara apaçık delillerle gelmişlerdi.[8]

Allah’ın ölü toprağı yağmurla diriltmesi, sadece tabiî bir olay değil, aynı zamanda dirilişin habercisidir. Kur’an bu örneği vererek insanlara gözlerinin önünde her yıl tekrar eden bu mucizeyle ahiret gerçeğini hatırlatır. Toprak nasıl yeniden canlanıyorsa, aynı şekilde insanlar da öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Allah’ın bu kudreti, ahirete olan imanı güçlendirmeli; insanı, hem dünya hem âhiret için sorumluluk duygusuyla hareket etmeye sevk etmelidir.

Sahte ve Gerçek Hayat

Dünya hayatının geçiciliğini ve faniliğini anlatan Kur’an ayetleri, insanın bu hayata bağlanmaması, onun aldatıcılığına kapılmaması gerektiğini hatırlatır. Bu geçici hayat, Allah’ın rahmetini ve kudretini göstermek için verilmiş bir imtihan sahnesidir. Yağmurla yeşeren yeryüzü nasıl bir süre sonra sararıp kuruyorsa, dünya hayatı da bir süre parlayıp sonra yok olmaya mahkûmdur. Kehf Suresi’nin 45. ayetinde bu gerçek şu şekilde ifade edilir: “Onlara dünya hayatını şu örnekle anlat: Gökten su indiririz de onunla yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir, sarmaş dolaş olur; sonunda kuruyarak rüzgârın savuracağı çerçöp hâline gelir. Allah’ın her şeyi yapmaya gücü yeter.

Bu misal, dünya hayatının gelip geçici oluşunu çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer. Tüm süsü, cazibesi ve hareketliliğiyle insanı cezbeder ancak ardından hızla yitip gider. Bu ayetler, sadece bilgilendirme değil, aynı zamanda bir uyarı niteliğindedir. İnsan ömrü de bu düzende işler. Gençliğinde canlı ve üretkendir, ardından yaş ilerledikçe güç kaybeder ve sonunda yokluğa karışır. Ayette kullanılan “ف” harfleriyle bağlanan cümle yapısı, bu geçiciliğin ve dönüşümün ne kadar hızlı gerçekleştiğini vurgular. Tıpkı bir bahar mevsiminin ardından gelen hazan gibi.

Bu durumun bilincine varmak, dünya hayatına aşırı bağlanmaktan uzak durmayı ve ebedî olan ahiret yurduna yönelmeyi sağlar. Zira dünya, göz alıcı bir serap gibidir; gelip geçici süsleriyle insanı oyalarken, hakikati unutturmaya meyillidir. Dünya hayatının aldatıcılığına kapılanlar, oradaki nimetlerin geçici cazibesine aldanırlar. Oysaki ahiret hayatı, gerçek ve kalıcı saadetin yurdudur. Bu yüzden dünya, asıl maksat değil; Allah’a yakınlık kurmak için bir vasıta olarak görülmelidir.

İnsan hayatı da dünya gibi kısa ömürlüdür. Bir an gelir, gençlik ve sağlıkla tazeliğini ve cazibesini korur; fakat ömür sona erip ölüm gelip çattığında, fena rüzgârı onun bütün dallarını kurutur. Yokluk, onun hırslarını, arzularını, tutkularını darmadağın eder. Yeryüzüne gökten su iner, toprak o suyu emerek canlanır, yeşerir, güzelleşir. Bu canlılık ve bereket, sahibine gurur verir. İnsan kendi emeğiyle, kendi çabasıyla bütün bu güzellikleri kazandığını sanır. Toprağın süslenmiş hali, bir gelin gibi göz kamaştırır. Sahipleri, bu bolluğun daimî olacağını zanneder, adeta her şeyin kontrolünün kendi ellerinde olduğunu düşünür.Ne var ki, ilâhî hüküm bir anda gelir:“...Derken bir gece ya da gündüz sırasında yok etmeye ilişkin emrimiz o yöreye geldi de orayı biçilmiş, çıplak bir arazi parçasına dönüştürdük.[9]

Bir anda, ansızın ve toptan... Bolluğun ve sevinç dolu manzaranın uzun uzun tasvirinden sonra gelen bu ani çöküş ifadesi, özellikle dikkate değerdir. Çünkü bu dünya hayatının en çarpıcı gerçeğidir: Her şey bir anda elden gidebilir. Birçok insan, bu fani dünyanın geçici nimetleri uğruna ebedî ahiretini feda etmektedir.

İşte dünya hayatı budur. Kalıcı bir huzur ve güven sunmaz. İstikrar yoktur, sükûn yoktur. İnsan, onun yalnızca belli nimetlerinden kısıtlı ölçüde faydalanabilir. Ne mutlu ki, bu gerçeği anlayanlara...

Bu bağlamda, Kur’ân-ı Kerîm Hadîd Suresi 20. âyette bu hakikat bir kez daha çarpıcı şekilde ifade edilir:“Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme ve mal, evlat çoğaltma yarışıdır. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider. Sonra kurur, onu sapsarı görürsün; sonra çerçöp olur. Ahirette çetin bir azap; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.

Bu ayetle, dünya nimetlerinin başlangıçta cazip ve çekici olduğu, ancak sonunda değersiz bir çerçöpe dönüştüğü gözler önüne serilir. Kalıcı olan ise yalnızca Allah’ın mağfireti ve rızasıdır.

Yağmur sonrası çıkan bitkilerin ekincileri sevindirdiği gibi, kâfirler de dünya hayatının geçici güzelliklerinden memnuniyet duyarlar. Ancak bu sevincin sonu hüsrandır. Bitki nasıl sararıp solar, ardından çerçöp olursa, dünya nimetleri de benzer bir sona sahiptir. Bu sebeple insan, gençliğine, kuvvetine, malına ve makamına güvenmemelidir. Dünya hayatına aşırı düşkünlüğün sonucu acı bir azaptır. Buna karşılık, ahireti önceleyen müminler için ise büyük bir mağfiret ve Allah’ın rızası vardır. Bu rıza, hiçbir dünyalıkla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

Sonuç olarak, dünya hayatı geçici, aldatıcı ve sınırlıdır. Onun cazibesine kapılmak yerine, onunla Allah’a yakınlaşma yolunu seçmek, insana hem bu dünyada huzur hem de ahirette ebedi kurtuluş kazandıracaktır. Kur’an’ın sunduğu bu misaller, gönülleri dünya değil ahirete yönlendirmek içindir.  


[1] 13/Ra’d 17 [2]13/İsrâ 81 [3]3/Âl-i İmran, 160 [4] 39/Zümer 21 [5] 18/ Kehf, 45 [6] 30/Rûm, 48 [7]30/Rûm, 50 [8] 30/Rûm, 47 [9] 10/Yunus 24