Allah’a hamd, Rasulüne salât ve selam olsun.

Bu ayki özel sayımızda farklı bir usul ve farklı yazarlar ile Müslümanların genel problemlerini ele almaya çalışacağız. Allah Teâlâ’dan okuyanlara ve müminlerin geneline bu yazıların fayda vermesini niyaz ederim.

Ayrıca bu özel sayı için yazı kaleme alan diğer ilim talebesi ve davetçi kardeşlere de yaptıkları bu hayrın ve aracılık ettikleri bu işin karşılığını eksiksiz olarak mizanlarında görmelerini Rabbimden dilerim. Rabbim bizleri ve onları her türlü hayra muvaffak kılsın. Allahumme Amin…

Müslümanlar genel itibariyle günümüzde İslami hareketi ve kendi camialarını düşünüp gözlemlediklerinde birtakım problemleri gördüklerinden Müslümanlar adına ümitsizliğe kapılmaktadırlar.

Müslümanların ihtilaf etmeleri, birbirlerinden ayrılmaları, sürekli aynı gündemlerin tekrar etmesi ve yapılan çalışmaların neticesinin alınamaması Müslümanların ümitsizliğe sevk olmalarında önemli etkenlerdir. Bu ümitsizlik, beraberinde bıkkınlığı ve dolayısıyla da İslami hareket için Müslümanların bir katkı sunmamasını da beraberinde getirmektedir.

Müslümanların genel halini düşünen birisi şunun farkına varır; Müslümanları ilerletmeyen, davaya daha etkili bir katkı sunamamanın sebebinin bazı kronik problemler olduğu, bu kronik problemlerin ise birkaç maddeden ibaret olduğu gerçeğidir.

Aslında yazılmaya, anlatılmaya çalışılan meselelerin geneli birkaç başlıkta toplanmaktadır. Müslümanların problemlerinin tamamını bir kâğıda dökelim. Sonrasında ise bunların hepsini kategorize edelim. Ortaya çıkacak kategorilerin sayısının üç-beş maddeden ibaret olduğunun farkına varırız.

Müslümanların bazı vasıfları kazanmak için çaba sarf edip bazı vasıflardan da kurtulmak için gayret ortaya koymaları halinde kendi içlerinde vuku bulan problemlerin çoğu kökten halledilmiş olacaktır.

Dikkatle bakılacak olursa tevhid ehli camianın ilim talebelerinin, davetçilerinin üzerinde akıl yorduğu, emek sarf ettiği, gündem etmeye çalıştıkları, videolarla, yazılarla ortaya koymaya çalıştıkları hususların birbirine benzer konular olduğu ilk bakışta anlaşılacaktır.

Bu iddiayı kuvvetlendirmek için birkaç örnek verelim…

Örneğin ihtilaf etmemeyi, Allah ile olan bağları güçlendirmeyi, sosyal medya kullanımını azaltmayı ifade ettiğimizde meselenin ana konusu aslında daha az konuşmayı öğütlemek, kişinin kendisini ilgilendirmeyen hususlardan uzak kalmasıdır. Az konuşan insan ihtilaflardan uzak durabilir. Az konuşan insan Allah ile daha fazla bağ kurabilir. Az konuşan insan kendisini sanalda da, reelde de daha az ifade etmek için zorlar. Susmayı öğrenmek, daha fazla amel etmek suretiyle susmayı tercih etmek Müslümanın sahip olması gereken en önemli vazifelerden birisidir. 

Yine örneğin; Müslümanların konuştuklarının, savunduklarının farklı farklı olması, dolayısıyla da faaliyetlerinin, metod ve menheclerinin farklılaşması gibi durumlar da hedefsizlikten ya da hedefteki sapmalardan kaynaklanmaktadır. Hedefi aynı olan, hedefini bilen ve ona durmadan hareket eden insanların yönleri birbirlerinden farklı olmayacaktır. Dertleri, ortamları, konuşmaları ellerini açtıkları zaman dillerinden dökülen dualar dahi benzeyecek ve benzeşecektir.

İşte bu ve benzeri örnekler zikrederek Müslümanların aslında çok problemi olmadığını birkaç problemi olduğu tezini kuvvetlendirebiliriz. Bu problemler aşıldığında birden fazla problem de aşılabilmektedir, aşılacaktır da Allah’ın izniyle…

Vurgulamamız gereken konulardan biri de; Müslümanların topluluklarındaki problemler her bir ferdin kendindeki problemlerden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar tek tek kendilerini ele alıp kulluklarını kaliteli bir hale getirdiklerinde fertleri kaliteli Müslümanlar kaliteli bir toplumu ve topluluğu meydana getirecektir.

Müslümanların kronik genel problemlerinin en büyük çözümü her bir ferdinin kendi içine dönüp kendisi ile alakalı problemleri ortadan kaldırmak gayretinde olmasından geçmektedir.

Bundan dolayı örneğin ‘Müslümanların genel problemi kendilerini ilgilendirmeyen konulara dalmaları ve olmadık konulardan ihtilaf üreten bir topluluk olmalarıdır’ diyor isek bu takdirde çözüm, fertlerinin kendi işlerine bakan, ihtilafları terk eden kimseler olmasından geçmektedir. Her bir fert kendisini düzelttiğinde toplumu aslında ıslah etmiş olacağızdır.

Huylar, mizaçlar karakterler ve ahlâklar hırsızdır. İnsanlar birbirlerinden karakter ve huy çalarlar. İyi insanlar iyi insanları, kötü insanlar ise aslında kötü insanları meydana getiren birer fabrikadır.

Bunu daha hikmetli bir söz ile ifade edecek olursak lisanı hâl, lisanı kâlden entaktır.

Kişinin hâl dili, söz dilinden daha fazla konuşkandır. Yani daha fazla hususu ihtiva eder. Kişinin muhatapları için iyilikler ile örneklik teşkil etmesi birçok cümle kurmasından daha etkilidir. İnsanlar birbirlerine örneklik ile iyilikleri gösterdiklerinde iyilikler elbette çoğalacaktır.

Birliğin sağlanması aynı çatı altında bulunmak değildir. Müslümanların kalplerinin aynı şey için atması, aynı yöne dönmeleri, ellerini açınca aynı şeyler için dua etmeleri, aynı dertleri paylaşıyor olmaları onların zaten birlikleridir. Böyle bir topluluk aynı çatı altında bulunmasa da bir ve beraberdir. Aynı çatı altında Müslümanların bulunması birlik ve beraberliğin kemalindendir. Bu söylediğimiz hakikat, bu bulunduğumuz küfür diyarlarındaki müminlerin durumları için böyledir. Elbette birlik ve beraberlik Müslümanlar için Allah’ın şeriatının tatbik edildiği topraklarda aynı çatı altında yaşamalarıdır.

Bu aşamada Müslümanların problemlerin aslında en başında gelen hususu zikredebiliriz. Müslümanlar İslam’a bir bütün halinde ne yazık ki girmemektedirler. Bu kurmuş olduğumuz cümlenin yanlış anlaşılması mümkündür. Onun için cümlemizi şöyle revize edebiliriz. Müslümanlar Islama girdikten sonra bir nizam olan İslam’ın kendilerini değiştirmesine izin vermemektedirler. Müslümanlar yaşamış oldukları küfür topraklarında tevhide icabet ettiklerinde sahip oldukları tevhid akidesi, İslam nizamı onları baştan aşağı değiştirmemektedir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”[1]

İslam insanı baştan aşağı değiştiren, ahlâkını, ibadetlerini, ticaretini ve tüm yaşamına ışık tutan ya da tutması gereken bir nizamdır, hayat şeklidir. Ancak cahiliyeyi terk etmek suretiyle tevhidi öğrenen insanlar öncesinde zaten oturmuş olan bir takım ahlaki vasıflar ya da yaşam standartlarını değiştirmeksizin sadece dünya görüşleri ya da siyasi görüşleri değişmiş ve dönüşmüş bir insan hâlini almaktadırlar.

Müslümanlar siyasi görüşleri ve dünya görüşleri değişmiş bir insan misali takılarak İslam’ın sadece fikir ve düşünce dünyalarına etki etmesine izin vermektedirler. Bundan fazlasına ise müsaade etmemektedirler.

Bu ise problemin niye çıktığının bir cevabıdır aslında. Öncelikle problemin niye çıktığı üzerine tefekkür ederek sonrasında ise problemlerin çözümüne odaklanılabilir.

Dikkatle üzerinde durmamız gereken husus ise bir problemin devamında başka problemleri beraberinde getirmesidir.

Hasta bir insanı düşünelim! Şeker hastası ise bu problemi çözmediğinde bu problem ilerleyen süreçlerde bu hastalık kendisinin gözlerine zarar vermeye, daha sonrasında iç organlarına kadar ilerleyecektir. İnsanın yaşam kalitesi düşecektir. Hatta şeker hastasının vücudundaki ufak yaralar dahi iyileşmede gecikecektir.

Müslümanların içerisinde de böyledir. Bir problemin doğması ya da çözülmemesi başka büyük ya da küçük problemlere de yol açmaktadır.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;

“Allah’ın boyası! Kim Allah’tan daha güzel boyaya sahip olabilir? Ve biz O’na kulluk edenleriz.”[2]

Elimize beş litre bir su alalım. Sonrasında bir de gıda boyası. Bu gıda boyasının çok ama çok az bir gramını suyun içerisine atacak olsak ne olur?

Bu suyun tüm renginin değiştiğine şahit olacağızdır. Suyu fazlalaştırsak yine bu gıda boyası rengin değişmesine yeterli gelecektir. Suyun bir kısmını dahi eski halinde bırakmayacaktır.

İşte Allah’ın boyası yani Allah’ın şeriatı, kitabı, düzeni, nizamı insanın hayatına girdiğinde insanın da hayatını, kişiliğini baştan aşağı değiştirecek bir husustur. Bir ayet ya da bir sure dahi insanı yetiştirmeye yeterli gelir. Tüm nizam ve kitap ise min babin evla insanı değiştirir, değiştirmelidir.

Girmiş olduğu din ve sahip olduğu inanç, Müslümanın tüm kimyasını değiştirmelidir. Ancak Müslümanlar dine girdikten sonra sadece onların ambalajlarını yani dış görünüşlerini ve birtakım fikirlerini değiştirmektedir. Bu ise Müslümanların arasındaki problemlerin fazlalığına yol açmaktadır.

Kişinin sakal bırakması, şalvar giyinmesi, şekil ve şemailinin Müslümana benzemesi tek başına bir şey ifade etmemektedir. Kalbinde taşıdığı iman hayatına etki etmediğinde, ahlakını değiştirmediğinde, bu imanın gereği kendisine bir şeyler yaptırmadığında tam manası ile bir İslam’dan söz etmek ne kadar mümkündür?

Hepimiz nefislerimize şöyle bir soru soralım; İslamî kanunları uygulayan bir İslam otoritesinin altında yaşıyor olsaydık acaba bu konuda zorluk çeker miydik? Yoksa adaptasyonumuz hızlı bir şekilde mümkün olur muydu?

İnsan yaşamış olduğu küfür diyarlarında üzerinde hiçbir otorite baskısı olmaksızın istediği şekilde dini ve menheci yorumlayarak istediği düşüncenin ve fikri akımın içerisinde yer alabilmekte, istediği şeyi gönlüne göre yapabilmektedir. Çünkü herhangi bir (ne yaptın diyecek) otoritesi yoktur. İşte bu halde yani insanın sadece fikirlerini değişmesi ile yetinilme hali sadece İslam için yeterli sayılabilmektedir.

Biz Müslümanlar, yaşamış olduğumuz toplumdaki insanlara bazı ayetleri okuyoruz. Ve okuduğumuz ayetin tefsirini insanların halleri ve takındıkları tavırlar ile yapıyoruz. O ayetlerden birisi de şu ayeti kerimedir;

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur. Şayet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.”[3]

Biz bu ayeti insanlara okuyoruz. Ancak hiç kendi nefsimizi bu ayet ile muhatap tuttuk mu?

İnsanlar dine kendilerini tamamen vermedikleri, sadece namaz ve oruçlarını Allah’ın kitabına göre yaptıkları ancak yönetimlerini ise Allah’ın şeriatına göre yapmadıkları için bu ayetin tam da bu toplumun halini yansıttığını ifade etmekteyiz.

Peki, sadece fikirlerini İslam’dan alan ancak ahlâkını, ticaretini, ilişkilerini, insanlar arası ilişkilerini İslam’dan almayan muvahhidlere de bu ayet ışık tutuyor olabilir mi?

Elbette bizlere de ışık tutmaktadır. Yani İslam’a bir bütün olarak girilmeli ve İslam insanı tamamen değiştirmelidir. Eğer İslam’ın bizleri değiştirmesine izin vermezsek ya da değişmezsek bu takdirde fikrimiz İslam, ama ahlâkımız, tavrımız, ticaretimiz gayri İslam olacaktır. Bu da problemli şahıslar meydana getirecektir.

İnsan bedel ödemediği bir inanca sahip olduğu ve onun gereklerini yaptığını iddia etmekte cüretkârdır. Ancak bedel ödemek söz konusu olduğunda ise bu durum tersine dönebilir. Özellikle Müslüman ismini taşıyan insanların kendi aleyhlerine olduğunda İslami bir meselede problem çıkartmaları özünde bu mesele ile ilintilidir. Küfür diyarlarında birçok kalabalığın bir takım tevhid iddiası ispatlanmamış bir iddiadır. İnsan bu iddiasını muameleleri ve İslama ne kadar bağlı olduğunu ortaya koyarak ve hali, tarzı, usul ve uslubu, yaşantısının İslamî olması ile kanıtlayabilir.

Birçok mecliste oturduğumuzda sahabe ile olan farklarımızı ele almaya çalışırız. “Sahabe ile farklarımız nelerdir?” sorusu üzerine cevap bulmaya çalışırız. Cevap bulduğumuzda da halimizin çok değişmediği de bir başka dikkat celbedilesi bir konudur.

Ancak bizim sahabe ile olan farkımız işte tam da buradadır. Onlar İslama bir bütün halinde girdiler. Ve bu dine girme noktasında da birçok bedeller ödediler. Bedel ödemedikleri hiçbir inanca sahip olmadılar. Mekke’de taşlar altında inleyenleri görerek, ateş dumanına tutulanları seyrederek tercih yapa yapa bir inanca sahip oldular. Onların bu tercihleri ne yaptıklarının farkında olmalarını da sağlıyordu.

Ancak bizim bu halimiz sahabenin halinden gerçekten de çok çok uzaktır. Bizler bunların tamamını göze alarak, tercih yaparak ya da ilk tercihten sonra sınanarak diğer tercihleri de kabul ederek bir inanca sahip olmadık.

Sahabeler İslam’ın eşiğinden girerken cahiliyeye dair ne var ise o eşikte bırakarak içeriye girdiler. Cahiliyeye dair bir husus üzerlerinde kalmadı. İslam onlar baştan aşağı inşa etti. Ancak bizler İslam’ın eşiğinden girerken cahiliyeden kalan huylarımızı ve ahlakımızı, hasletlerimizi terk etmiyoruz. İşte tamda bu problemlerin çıkış noktası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müslümanların İslam’a girdikten sonra oturmasının, kalkmasının, konuşmasının, karakterinin, üslubunun, ticaretinin, olayları değerlendirme tarzının değişmesi gerekir. İslam insana öncelikle sahih bir inanç sonrasında ise güzel bir ahlak kazandırır. Gözlem yapacak olursak Müslümanların problemlerinin ya inanç eksenli ya da ahlak, karakter eksenli olduğunun farkına varırız.

Yine dikkat çekilmesi gereken Müslümanların problemlerinden bir başkası da Müslümanların otoritesiz olmalarıdır.

İlim alanında otoritesizlik, hareket alanında otoritesizlik, davet noktasında otoritesizlik… Bunların tamamı problemlerin yine çıkış noktasıdır.

Söyleyenin, konuşanın ve fikir beyan edenin çok, dinleyenin ise az olduğu yerlerde elbette karışıklık söz konusu olacaktır. Bu ise ihtilafları beraberinde getirecektir. Söyleyen ve konuşanların ise az ya da tek olduğu, dinleyen ve kulak verenlerin ise çok olduğu yerde elbette bir güç ve kuvvet olacak, problemler ise yaşanmayacaktır. Problemlerin olması halinde ise otoritenin olması ve fonksiyonu problemin çözümü için yeterli olacaktır.

Kontrolü olmayan bir kalabalık hiçbir başarıyı kazanmaya muvaffak olamayacaktır. Çünkü sevk ve idare edilir bir yapı ortaya çıkmayacaktır. Sevk ve idaresi olmayan, herkesin kendi kendine yaşayıp durduğu bir hareket başarıya ulaşamaz. Çünkü o büyük kalabalık bir güç halini alamaz.

Bu topraklarda birden fazla İslami yapı mevcuttur. Bu İslami yapıların hepsinin farklı hedefleri, amaçları ve önceliklerinin olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Çünkü otoritesizlik yapıların farklı yönlere yönelmesini beraberinde getirmektedir. Her biri farklı şeyleri önemsemektedir. Her biri farklı şeyleri hedeflemektedir. Kimisinin ajandasında ilk sırada yazan şey bir başkasının son sırasında yazmaktadır. Herkes kendi yapacağı işe kendi karar vermekte, yaptığı işler noktasında da bir başkasına hesap verme ihtiyacı hissetmemektedir. 

Bu otoritesizlik yukarıda da bahsettiğim gibi birden fazla alana sıçradığında problemler o alanlarda yaygın bir hale gelmiş olmakta, sonrasında ise çözüme kavuşturulamayan hususlar kronikleşmektedir.

Örneğin ilmi bir otorite olmadığında kimin fetva vereceğine, kimin konuşmaya ya da davet yapmaya ehil olduğuna, kimin sözünün bağlayıcı olup olmadığına karar verecek kimsenin olmaması söz konusu olacaktır.  

Şu anda camiamız içerisinde birden fazla ilim talebesi ya da davetçi vasfını üzerine yakıştırmış ve yapıştırmış kişiler vardır. Ancak ilmî bir otoritesi olmayan Müslümanların her türlü problemlerine dair bu kimseler söz söylemekte ve fikir vermektedirler. Peki, bunu yapmaya ne kadar elverişlidir bu insanlar? Ne kadar elverişliyiz? Hangi otorite sen bu işe ehilsin ya da değilsin diyerek kişiyi tezkiye edebilir, ya da bu işe elverişli olmadığını ifade ederek onu susturabilir. İşte bunu söyleyecek olan ilmi bir otoritedir. 

Ancak herkes kendini ya da kendi hocasını ilim ehli olarak yeterli görmekte ve söylediklerinin bağlayıcılığını iddia etmektedir. İlim sahibi olmayan insanlar başkalarını ilim sahibi ilan edebilmektedir. İlim sahibi olmayan kimse başkasının ilmini ölçmeye nasıl güç yetirsin? Elbette ilim sahibinin ilminin yeterliliğini gözlemleyecek olan ilmi kanıtlanmış olan kimseler olmalıdır.

Şu da unutulmamalıdır ki itibar lafızlara değil, hakikatedir. İnsanlara kendileri ya da ehil olmayan insanlar tarafından verilen ünvanlar, lafızlar insanın hakiki anlamda o mertebenin layığı olduğuna delalet etmez. Kişiye şeyh, hoca, hoca efendi denilmesi onun bu kavramların içini dolduran insan olduğu anlamına gelmez. Bilakis konu hakikatler, gerçekler ile değerlendirilir. Hakikatte bahsi geçen kimseler ilim talebesi olma ve hoca olma vasfına haiz midir değil midir? Bunu da ancak ehli yapabilir. Ehli tarafında birisi hoca ya da ilim talebesi diye vasıflanabilir.

Yaygın bir handikabımız da şudur; önce herkese hoca diyoruz sonra da bu hocalar “Niye her şeyde ihtilaf ediyorlar? Neden hiç kimsenin dediği kimseninkine uymuyor?” diye hayıflanıyoruz. Her söz söyleyen ya da kendini bu vasfa yakıştıran kişi İslami hareket adına söz söyleme salahiyetine sahip değildir. Ancak Müslümanların ekseriyeti hoca diye anılan herkesi hakikatte de bu vasıfta zannederek sonrasında ise hocaların ihtilaf etmesine hayıflanmaktadırlar.

Birçok insan davetçi vasfına sahip olabilir, tebliğci olabilir. Ancak ilim adına konuşmak, İslami hareket adına tecrübe ile söz söylemek ciddi bir sorumluluktur. Hatta şunu da söylemek gerekir; Bazen bir hocamız, üstadımız ilmi olarak yeterli bir birikime sahip olur, ancak İslami hareket adına tecrübesi eksiktir. Tecrübesi eksik olan bir insan da hareket adına söz söyleyip, belirleyici olmak istememelidir.

Otoritesizlik hâlinin nelere yol açabileceğinin anlaşılması için asrı saadetten bir örnek zikredebiliriz. Allah’ın Rasulü (sav) vefat etmiş, daha henüz cenazesi kaldırılmamışken Ensar ile Muhacir arasında efendimizden sonra halifeliğin kime verileceğinin tartışması yaşanmıştı. Sonrasında ise Ebubekir (radıyallahu anh) üzerinde karar kılınmıştı. Rasulullah’ın (sav) naaşı defnedilmemiş iken bu hız neden idi? Günümüzde olsa iktidara ve güce zaaf olarak okunası bir tutum gibi gelebilir. Ancak durum kesinlikle böyle değildir. Bu rivayet başında da sonunda da bize bir şeyler anlatmaktadır. Başı, ufak bir otoritesizliğin dahi karışıklığa sebep olacağını, sonu ise bunun ne kadar önemli olduğundan sahabenin bu konudaki acele etmesindeki önemi vurgulamaktadır.

Allah Teâlâ bizlere kitabında aklî bir örnek vermektedir. O şöyle buyurur;

“Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş'ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”[4]

Allah Teâlâ, bu ayetinde eğer yerde ve gökte birden fazla ilah olacak olsaydı hepsinin istekleri farklı farklı olacağından yerde ve gökte işler karışırdı, demektedir. Bu ayeti kerimede Allah Teâlâ bizlere bir akli ispatta bulunmaktadır. Bu ispatı bahsettiğimiz konu üzerinden işletmeye çalışalım. Yapılan işler hususunda da söz sahibi olan insanlar çoğaldığında o işlerin içerisinde bir bozulma söz konusu olacaktır. Bu hayatın birçok yerinde karşımıza çıkabilir.

Örneğin; bir pikniğe gidildiğinde pikniği organize edenler, söz sahipleri birden fazla olsa, kahvaltının ne zaman yapılacağında üç farklı görüş ortaya çıksa, öğle yemeğinin ne zaman yenileceğinde beş farklı görüş ortaya konulsa, ne zaman eve döneceğiz herkesin farklı farklı fikirleri olsa bu takdirde piknik insanların burnundan gelir. Ya da piknik içerisinde kimileri oyun oynarken kimi yemek yer, kimi gezintiye çıkarken kimi kahvaltı eder. O piknikten elde edilmesi amaçlanan hiçbir husus yerine getirilemez.

Ancak bunların hepsine görüşler alındıktan sonra iyisi ile kötüsü ile karara bağlayacak bir piknik otoritesi olur ise -anlaşılması için bu ibareyi kullanıyorum- o zaman amaçlanan hususlar elde edilebilir. O organize edilen piknikten insanlar keyif alabilirler.  

Türkiye’deki Müslümanların hallerinin bu örnek üzerinden düşünmenizi istirham ediyorum.

İşte bu otoritesizlik hali Müslümanlar içerisinde kargaşayı da artırmaktadır.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

“Size Allah’ın bana emrettiği beş şeyi emrediyorum; dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve cemaat!”[5]

Yeri gelmişken zikredilmesi gereken bir diğer husus da otoriteye ihtiyaç olduğunu yer yer Müslümanlar meclislerinde gündem etmektedirler. Ancak bunu söyleyen Müslümanların çoğunluğunun var olan bir otoriteye ise itaat edecek vasıfta ve kalifiye de olamamaları hakikatidir. İnsanlar konuşmak ya da iddia etmek söz konusu olduğunda cüretkârdırlar. Ancak iddiaları ve sözleri ispat istediğinde, rahatlarından feragat ederek bunu ortaya koymaları gerektiğinde ise bu eylemden uzaktırlar.

“Peki bunun sebebi nedir?” diye soracak olursak cevabını kişilerin kalitesindeki nakıslıktan dolayı toplumsal kalitenin oluşmamasında arayabiliriz.

Müslümanların kalitesi ne ile yükselir?

Müslümanların kalitesi fedakarlık ile, şuur ile, samimiyet ile artabilir. Bunlar olmadığında ise kaliteyi yakalamak mümkün değildir.

Özetle Müslümanların önemli kronikleşmiş problemleri üzerinde durmaya çalıştık. İlk olarak problemlerin çıkış noktası olan İslam’a bir bütün olarak girmekten ve İslam’ın bizleri değiştirmesinden bahsettik. Bundan sonra ise birçok problemin kaynağı olan Müslümanlar içerisindeki otorite eksikliğine değinmeye çalıştık. Bu problemler giderildiğinde birçok problemin de azalacağını vurgulamaya çalıştık.

Bunların yanı sıra belki birçok problem daha zikredebilirdik ancak bu zikredilen problemlerin halli ile birçok problemin beraberinde çözüleceği kesindir. Bundan dolayı bu hususları özellikle zikretmek istedik.

Rabbim Müslümanların kalplerini birleştirsin.

Rabbim Müslümanların arasında ülfet ve sevgi peydah etsin.

Rabbim Müslümanların kalplerinde birbirlerine karşı hiçbir kin ve nefret bırakmasın.

Allahumme Amin…

Selam ve dua ile...

 


[1] (2/ Bakara 208)

[2] (2/ Bakara 138)

[3] (22/ Hac 11)

[4] (21/ Enbiya 22)

[5] (İbni Mace)