Hamd Allah’a mahsustur. O ki mümin kullarına, onları kendisini bilmeye ileterek lütufta bulunmuş, onların göğüslerini kendisine iman etmeye ve kendisini rabliğinde birlemeye açmış, kendisinin dışındaki bütün mabutları onların göğüslerinden çıkarmıştır. O -celle senâuhû- farzlarını onlara farz kılmıştır. Allah’a iman eden kimseler üzerinde imandan ve Onun rabliğine boyun eğmekten daha büyük bir nimet yoktur. Bundan sonra ise Onun kullarına farz kıldığı namaz nimeti gelmektedir. Ki O namazı, celâline boyun eğilmesi, azameti karşısında derinden saygı duyulması ve büyüklüğü karşısında alçalınması için farz kılmıştır. Öyleyse kardeşim;

Namazın değerini bilelim!

Çünkü Allah (celle celaluhu) tevhidinden, peygamberlerinin ve kendisinin katından getirdiklerinin doğrulanmasından sonra namazdan önce hiçbir farzı emretmemiştir. Allah (celle celaluhu), namazı hem onlara hem de Muhammed (sas)’in gönderilmesinden önceki peygamberlere ve ümmetlere emrettiğini bildirmiştir.

“Ehli kitaptan olan kâfirler ve müşrikler kendilerine apaçık bir delil gelmedikçe bulundukları durumdan ayrılacak değillerdi. Bu beyyine; Allah tarafından gönderilen, içerisinde dosdoğru hükümler barındıran tertemiz sayfaları okuyan bir peygamberdir. Kendilerine kitap verilenler ancak kendilerine apaçık bir delilin gelmesinden sonra ayrılığa düştüler. Hâlbuki onlar ancak ibadeti Allah’a has kılarak ve hanifler olarak Ona ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur.” (Beyyine, 1-5)

Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, ibadeti Allah’a has kılmaktan sonra ilk farz olarak namazı zikretmiştir.

Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Nebî (sas) şöyle buyurmuştur: “Kim dünyadan ibadeti Allah’a has kılmış, yalnız Allah’a ibadet edip Ona bir şeyi ortak koşmamış, namazı kılmış ve zekâtı vermiş olduğu halde ayrılırsa, Allah’ın kendisinden razı olduğu bir halde ayrılmış olur.”[1]

İşte bu Allah’ın dinidir. Bu dini peygamberler getirmiş, bidatlerin çoğalmasından ve farklı görüşlerin ortaya çıkmasından önce Rablerinden alıp insanlara tebliğ etmişlerdir. Bunu, Allah’ın kitabındaki şu ayet doğrulamaktadır:
“Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse yollarını açın.” (Tevbe, 5)
Eğer tevbe ederlerse -yani putları ve onlara ibadet etmeyi bırakırlarsa-, namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse yollarını açın.

Allah Teâlâ başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: “Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse artık onlar din kardeşlerinizdir.” (Tevbe, 11)

Namazın değerini bilelim!

Çünkü Allah (celle celaluhu) namazı bütün peygamberlere farz kılmış, ayrıca onların namaza ne kadar değer verdiklerini bize bildirmiştir.
Örneğin; Allah (ac) Musa (as)’ı onunla gizlice konuşmak için kendisine yaklaştırmış, onunla gerçekten konuşmuş, ona kendisine ibadetten sonra farz kıldığı ilk şey namaz olmuştur. Ona namazdan başka bir farz bildirmemiştir. O (ac) Musa (as)’a kendisiyle onun arasında bir tercüman olmadığı halde kelimeleriyle hitap ederek şöyle buyurmuştur:

“Şimdi (sana) vahyedilene kulak ver. Şüphesiz Ben, evet Ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse Bana ibadet et ve Beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 13)

Ayrıca Allah Teâlâ İsâ (as)’ın beşikte bir çocukken şöyle dediğini aktarmıştır:
“Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Bana hayatta olduğum sürece namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)

Rabbimiz Teâlâ, halîli İbrahim (as)’ın, İsmail’i hiç kimsenin bulunmadığı bir vadiye götürüp oraya yerleştirdikten sonra Rabbine şöyle yakardığını nakletmiştir:

 “Rabbimiz, ben zürriyetimden bir kısmını ekin bitmeyen bir vâdiye, Senin haram kılınmış evinin yanına yerleştirdim. Rabbimiz, namazı kılsınlar diye böyle yaptım.” (İbrâhîm, 37)

O, namazdan başka bir ameli söz konusu etmemiştir. Bu namazdan daha faziletli bir amelin ya da namazla aynı fazilette bir amelin bulunmadığını göstermektedir.

Namazın değerini bilelim!

Çünkü Allah Teâlâ namazı zâyi eden, onu önemsemeyip vaktinin dışında kılan ve onunla gösteriş yapan kimseleri azap ile tehdit etmiştir.

“Sonra onlardan sonra namazı zayi eden ve arzularına uyan bir nesil geldi. Onlar Ğayy’ı boylayacaklardır.” (Meryem, 59)

Ömer b. Abdülaziz Mısır’a bir adam gönderdi ve ona dedi ki: “Bugün Cuma günüdür. Namaz kılasıya kadar burada dur. (Yola çıkma.) Biz seni müslümanların acele görülmesi gereken bir işi için görevlendirdik. Fakat seni görevlendirmemiz namazı vaktinden sonraya geciktirmene sebep olmasın. Böyle yaptığın takdirde namazı kılarsın ama aynı zamanda ‘Namazı zayi ettiler ve arzularına uydular’ ayetinin kapsamına girersin. Zira onların namazı zâyi etmeleri namazı terk etmeleri değildi. Onlar namazı vaktinden sonraya bırakmışlardı.”[2]

Namazın değerini bilelim!

Çünkü Allah Teâlâ, kâfirlerin cehenneme girdikten sonra kendilerine “Sizi Sekar’a ne getirdi?” diye sorulacağını, onların da “Biz namaz kılanlardan değildik” diye cevap vereceklerini bildirmiştir. (Müddessir, 42) Evet, onlar kendisi sebebiyle azaba uğratıldıkları hiçbir ameli namazı terklerinden önce söylememişlerdir.

Allah Teâlâ namazı terk eden kimseye ağır tehditler yöneltmiş ve bu tehditleri nebisinin diliyle tekid etmiştir: Nebî (sas) namazı terk eden kimsenin namazı terk etmesi sebebiyle iman dairesinin dışına çıkacağını söylemiştir. Namaz dışında kulların işlediği hiçbir farzı küfür ile iman arasında bir alamet kılmamıştır. O (sas) şöyle buyurmuştur: “Kişi için küfür ve iman arasında ancak namazın terki vardır.”
Görüldüğü gibi O namazın tevhidin direği olduğunu bildirmiş, tevhidi terk edeni tekfir ettiği gibi namazı terk edeni de tekfir etmiştir.

Yine O, (kendisine) iman üzere söz veren kimselerden namazı terk edenleri iman dairesinin dışına çıkarmıştır. Şöyle buyurmuştur: “Onlarla bizim aramızdaki söz namazdır. Onu terk eden kâfir olur.”

Âlimler her ne kadar namazı terk eden kimsenin tekfiri konusunda ihtilaf etmiş olsalar da bu kimsenin tekfir edildiği rivayetin sabit olduğu konusunda görüş birliği etmişlerdir.

Ayrıca namazın terki sebebiyle kişiye cehennem vacip olmuş, namazı kılan kimseye ise mağfiret ve rahmet vacip kılınmıştır.

Abdullah b. Amr’dan rivayet edildiğine göre Nebî (sas) şöyle buyurmuştur: “Kim namazını aksatmadan kılarsa namaz onun için bir nur, açık bir delil ve kıyamet gününde ateşten kurtuluş olur. Kim de onu devamlı kılmazsa, onun için bir nur, açık bir delil ve kıyamet gününde ateşten kurtuluş olmaz. O kimse kıyamet gününde Kârûn, Hâmân ve Ubeyy b. Halef ile beraber olur.”[3]

Namazın değerini bilelim!

Allah Teâlâ mümin kullarını övdüğü zaman onları bütün amellerden önce namaz kılmaları sebebiyle övmüştür.

Allah Teâlâ müminlerin özelliklerini Bakara Suresi’nin baş tarafında zikretmiş, şöyle buyurmuştur:

“Elif-Lâm-Mîm. İşte Kitap! Hiçbir şüphe yoktur onda! Hidayettir müttakîlere. Onlar ki gayba iman ederler, namazı kılarlar…” (Bakara, 1-3) Görüldüğü gibi O, gayba imandan sonra namazdan önce hiçbir farzı zikretmemiştir.

Gerçekten müminler kurtuluşa ermişlerdir. Ki onlar namazlarında derin saygı içindedirler.” (Müminun, 1-2)

Allah Teâlâ onları övmeye namazlarında derin saygı içinde olduklarını zikrederek başlamış, sonra kendisine yaklaşmak için namazın ne kadar değerli bir ibadet olduğunu vurgulamak için ve namazı aksatmadan ikame edenlere büyük mükâfatlar ve ahiret nimetleri hazırlamış olduğu için onu pasajın sonunda bir daha zikretmiş, şöyle buyurmuştur:

“Yine onlar namazlarını aksatmadan kılarlar. İşte onlar varis olanların, Firdevs’e varis olanların ta kendileridir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” (Müminun, 9-11)

Namazın değerini bilelim!

Çünkü Allah Teâlâ İslam’ın amellerinden hiçbir ameli ayrıca zikredip de onun günahlara kefaret olduğunu ve günahkârları temizlediğini söylememiştir. Fakat özel olarak namazın günahlara kefaret olduğunu bildirmiş, şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir.” (Hûd, 114) Gelen haberler bu ayetin beş vakit namaz hakkında nâzil olduğunu göstermektedir:

Bir adam Nebî (sas)’in yanına geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü! Ben Medine’nin uzak bir yerinde bir kadından yararlandım. Ona dokunmadan (zina etmeden) ondan istifade ettim. İşte şimdi buradayım. Dilediğin hükmü ver.” Bunun üzerine Ömer ona “Allah senin kusurunu örtmüş, keşke sen de kusurunu örtseydin” dedi. Nebî (sas) ise ona bir cevap vermedi. Bunun üzerine adam kalkıp oradan ayrıldı. Sonra Nebî (sas) onun arkasından bir adam gönderdi ve onu çağırdı. Ona şu ayeti okudu: “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın kısımlarında namaz kıl. Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Bu öğüt alacaklar için bir öğüttür.” (Hûd, 114)

Adam “Ey Allah’ın Nebisi, bu bana özel midir?” diye sordu. Nebî (sas) de “Hayır, bütün insanlar içindir.” buyurdu.[4]

Nebî (sas) şöyle buyurmuştur:

“Beş vakit namaz ve diğer Cuma’ya kadar Cuma namazı, büyük günahlardan sakınıldığı takdirde aralarında işlenen günahlara kefarettir.”

Nebî (sas) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz birinizin kapısının önünden akıp giden, içerisinde her gün beş kez yıkandığı bir nehre benzer. Bu onun kirinden ne bırakır ki?[5]

Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Nebî (sas) şöyle buyurmuştur: “Kişi güzelce abdest alır, sonra namaz dışında hiçbir amacı olmadan mescide gelirse, attığı her adımda mutlaka bir derece yükseltilir ve bir günahı silinir. Melekler sizden birine namaz kıldığı yerde bulunduğu müddetçe, içinden bir şey geçirmedikçe ve birini rahatsız etmedikçe ‘Allahım ona salât et, Allahım ona salât et, Allahım ona merhamet et’ diye dua ederler.”

Öyleyse kardeşim! Namazın değerini bilelim, onu zayi etmeyelim, onda gaflete düşmeyelim ve ona gereken özeni gösterelim ki azaptan kurtulup rahmete ulaşalım…

 
 


[1] İbn Mâce, 1/27.
 

[2] [2] Tefsîru’t Taberî, 16/74

[3] [3] ed-Dârimî, 2/301; Ahmed, 2/169

[4] [4] Müslim, 4/2116-2117; Ebû Dâvûd, 4/611-612; et-Tirmizî, 5/289

[5] [5] İsnadı Yezîd er-Rakâşî’nin zayıflığı sebebiyle zayıftır fakat hadis çok sayıdaki tarikleri ve şahidleri sebebiyle sahihtir.