Hepimizin malumudur ki yaşadığımız bu coğrafya, küçüğüyle-büyüğüyle, genciyle-yaşlısıyla bir çıkmazın ve bunalımın içerisindedir.Allah’ın kitabından yüz çevirmenin etkisiyle insanlık, olayları, gelişmeleri hep maddesel olarak değerlendirmekte ve kendi menfaatleri doğrultusunda bakmaktadır. Bundan dolayı doğru yolun, refahın, mutluluğun nerede ve nasıl olacağını bilmemektedir. Kendilerini İslam’a nispet edenlerin çoğunluğunun inandığı ve amel ettiği din, atalarından kendilerine miras kalan, doğruluğu ve yanlışlığı hiç irdelenmeyen bir yaşam biçimi olarak yer tutmaktadır.

Nereye gidersek gidelim, insanlara Allah’ın (celle celeluhu) ayetlerinden ve Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden bahsetsek, genel anlamda bir şaşkınlık ve gafletin içerisinde kalmaktadırlar. Ya da “Dedikleriniz doğru ama biz böyle hiç işitmedik! Hocalarımızdan, şeyhlerimizden, abilerimizden böyle şeyler görmedik!” gibi sözler söylerler. Subhanallah! Bu şaşkınlık ve gaflet neden? Hani Müslümandık! Hani kimliklerimizde İslam vardı? Hani %99’u Müslümandı bu memleketin? Böyle mi olmalıydı? Müslümanım diyen herkesin Allah’ın(celle celeluhu) ayetleri hatırlatıldığında “İşittik ve itaat ettik” demesi gerekmez miydi?

Memleketimin durumu ne hale gelmiş? Anayasa kitabımız Kur’an olmayınca, artık bilerek ya da bilmeyerek başka sistemlere ve otoriterlere boyun eğer hale gelmişiz. Sonrada, hiç suçumuz yokmuş gibi “Neden siyasetimiz, ekonomimiz, sağlığımız, psikolojimiz allak bullak? Neden işler rayına oturmuyor?” diyoruz. Nedeni açık ve net belli değil mi sizce?

Toplum olarak hayat kitabımız Kur’an’ı okumaktan ve amel etmekten o kadar uzak kaldık ki kulaklarımız duymaz, gözlerimiz görmez, kalplerimiz ise Allah’tan korkmaz ve ürpermez hale geldi. Ve netice olarak ta şu ayeti kerimeye muhatap olduk:

"Kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." [1]

Geçenlerde bir hoca efendinin! sohbetini tevafuk dinliyordum. Kur’an’ı okumaktan, anlamaktan ve amel etmekten çok uzağız diyordu. Başından geçmiş bir olayını anlattı. Gerçekten de bizim toplumumuzun problemini fotoğraflıyordu. Olayı şu şekilde anlattı: “Bizim mahalleye yakın olan bir fırına ekmek almak için gittim. Dükkânda ihtiyar hacı amca hamur yoğuruyordu. Dükkâna girdim bana Karadeniz şivesiyle “Selamun aleykum hacı abi ne olacak bu memleketin hali” dedi. Bende “İnşaallah iyi olur” dedim. Bundan sonra her ekmek almak için girdiğimde aynı soruyu soruyor, bende şaşkınlıkla aynı şekilde cevap veriyordum. 27 gün böyle devam etti. Sorusunun cevabını bulmak istiyordum ama bulamıyordum. Bir gece uykumdan kalktım, abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Hacı amcanın bu sorusunun cevabını bulabilmek için elime Kur’an’ı aldım. Aradım, taradım ve en sonunda cevabı buldum. Aslında çoğu kere okuduğum bu ayet, sorunun cevabıydı. Sanki bana yeni nazil olmuştu. Sabah erkenden gittim bu cevabı vermek için.  Girdim dükkâna 27 gündür her girdiğimde bana sorduğu soruyu bu sefer sormadı. Dükkânda oyalandım belki sorar diye ama nafile! Baktım olmayacak, hatırlatayım dedim: “Hani hacı amca ben her girdiğimde bana bir şey derdin ya.” Şaşırarak bana baktı. “Haaaaaa…” dedi “hatırladım”. “Hadi onu tekrar bana sor” dedim: “Selamun aleykum hacı abi ne olacak bu memleketin hali.” “Ra’d suresi 11. ayet senin bu soruna cevap” dedim ve ayrıldım. Bir gün, iki gün, üç gün, altı ay…  Vardım dükkâna “Hacı amca hala bakacak Ra’d 11’e.”

Maalesef hacı amcanın bakmadığı ve hocanın da söylemediği Ra’d 11. ayeti anlatmaya ve ayet üzerinde tefekkür etmeye çalışalım. Rabbimiz bu ayeti kerimede şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki bir toplum kendinde olanı (şirki, küfrü, günahı) değiştirmedikçe Allah, onların durumunu (imana, hidayete, doğruya) değiştirmez.” [2]

Allah (celle celeluhu) bu ayeti kerimede bir sünnetullahtan bahsetmektedir. Ve bu sünnettullah Allah’ın (celle celeluhu) değişmez yasalarından birisidir. Bir şeylerin değişmesi için fert olarak herkesin kendi halini muhasebe etmesi ve düzeltmesi gerekir. Çünkü fertler aileyi, ailelerde toplumları oluşturmaktadır.

Şirkin, küfrün, ahlaksızlığın cirit attığı, birçok kimsenin huzurunun ve refahının kaybolduğu ve İslam şeriatının yürürlükten kaldırıldığı şu dönemde, tekrar huzura, refaha erişmenin tek bir yolu vardır; O’da İslam’dır. Gerçek anlamda huzur İslam’dadır. İslam’dan ve şeriattan uzak olan tüm toplumlar, hizipler; dalalette, bunalımda, iç huzursuzlukta ve çıkmazın içerisindedir. Günümüzden örnek verecek olursak; elimize her hangi bir gazeteyi alsak, televizyon yâda radyo haberlerini dinlesek cinayetlerden, aldatmalardan, boşanmalardan, uyuşturucu kaçakçılığından, hırsızlıktan ve akla gelmeyecek iğrenç bin bir türlü konulara şahit olmaktayız.

Türkiye İstatistikler Kurumunun (TUİK) açıklamasına göre Türkiye’de 2020 senesinde evlenenlerin sayısı 487.270 iken boşananların sayısı da 135.022’dir. Yani ortalama her 3 çiften bir çift boşanmıştır. Son 11 yılda cezaevine girenlerin sayısı 3,8 kat arttı. 2009 yılında cinayet suçundan içeriye girenlerin sayısı 1.514 iken bu sayı 2020’de 6 kat artarak 9.574’e, yaralamada ise 4,5 kat artarak 34.987’ye çıktı. Cinsel suçlar 10 kat artarak 562’den 5.800’e yükselirken, hırsızlıktan hüküm alanların sayısı 7 kat, uyuşturucudan hapis cezası alanların sayısı 11 kat arttı. 11 yılda kaçakçılıktan cezaevine konulanların sayısı 9 kat artışla 935’den 8011’e yükselirken, sahtecilik suçu 5 kat, yağma 11 kat, trafik suçları ise 15 kat artış gösterdi.

Evet, bu kara tablodan kurtulmak için tek bir çözüm vardır. O’da yukarıdaki ayetten de anladığımız kadarı ile toplumu oluşturan fertlerin, İslam’a zıt olan hayat yaşantılarını, Allah’ın sevip razı olduğu hayata tebdil etmek suretiyle hayatlarına yeni bir başlangıç yapmaları ile söz konusu olacaktır. İşte böyle değişime giderse toplum, hem bu dünyada hem de ahirette mesrur olacaktır. Şayet Allah’ın insanlığa hidayet olması ve karanlıktan aydınlığa çıkartması için indirdiği Kur’an’a, onun açıklayıcısı ve şerh edicisi Sünnet’e göre hayatımızı ve yaşantımızı değiştirmezsek Allah (celle celeluhu) bizi, bizden daha iyi bir toplulukla tebdil eder ve halimiz hüsran olur.

Toplum olarak Allah’ın bizlere vermiş olduğu nimetlerin şükrü olarak Allah’a (celle celeluhu) kulluk görevimizi yerine getirmezsek, O’na şirk koşacak, O’nun razı olmadığı amelleri işleyecek olursak Allah (celle celeluhu) elimizde ki var olan nimetleri alacak ve halimizi eskisinden daha kötü bir hale bırakacaktır. Buna işaret eden bir ayeti kerimede Allah (celle celeluhu) şöyle buyurmaktadır:

“Firavun taifesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi, Allah'ın ayetlerini yalanladılar da Allah onları günahlarından ötürü yok etti. Allah kuvvetlidir, cezalandırması şiddetlidir. Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah'ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah'ın işiten, bilen olmasındandır.” [3]

Allah (celle celeluhu) bu ve benzer minvaldeki ayetlerde toplumun düzelmesini, iyi nimetler içerinde olmasını, insanların niyetlerine ve düşüncelerine göre takdir etmiştir. İyiliği isteyen toplumlara hidayeti, huzuru bahşetmiş ve bu nimetleri daha da fazla arttırmış; küfürde, şirkte ve günah işlemede değişikliğe gitmeyen, ıslah olunmaya çalışmayan toplumları ise küfür ve isyanlığın bataklığına terk etmiştir.

Şüphesiz ki Allah (celle celeluhu) adildir; kullarına zulmetmez. Eğer bir kul değişim için çaba gösterir, dertlenirse Allah, bu kula iyi yolları gösterir. Şayet değişim göstermez ve bu hususta adım atmazsa bu kul bocalayıp durur ve şerrin içinde zifiri karanlıklar içerisinde kalır. Şunu unutmamamız gerekecektir ki yaptığımız iyilikler ve hayırlar Allah tarafından bizlere birer ikramdır; başımıza gelen musibetler, belalar, huzursuzluklar ise ellerimizle kazandığımız günahlardan dolayıdır.  

"Başınıza gelen bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzündendir. O işlenenlerin birçoğunu da affeder.”  [4]

Evet, özetleyecek olursak toplumun değişmesi için her ferdin birbirine karşı sorumlulukları ve görevleri vardır. Müslümanım diyen herkesin kendi hayatına çeki düzen vermesi ve hayatında din olarak bildiği bütün amellerin doğruluğunu Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirmesi lazımdır. Süzgeci Kur’an ve Sünnet değil de kendi aklı, hevası ve atası olursa, asıl değişilmesi gerekenler asla değişmemiş olacaktır. Değişim olmayınca da sünnetullah gereği Allah’ta (celle celeluhu) toplumların halini düzeltmeyecektir.

Ra’d 11. ayetten çıkan hikmet damlaları:
        
1) Bir şeyleri değiştirmeden önce, halimizi ve gidişatımızı sorgulamak gerekecektir. Hangi amellerin iyi ve hangisinin kötü olduğunu vahiy bildirmekte, akıl ise onu desteklemektedir. Bunun tespitini yapıp eksikliklerimizin en önemlisinden başlamak gerecektir. Çünkü eksiklikler ve yanlışlıklar tespit edilmezse değişim söz konusu olmayacaktır.

2) Ayette geçen -/بأنفسهمKendi (durumlarını)- kelimesi, ilk olarak değişimin başkasından beklenmeyeceği, kendimizden başlanacağını bildirmektedir. Yani sizler, onlar, şunlar değil önce “biz” hayatımızda bazı değişikler yapmalı, değişim için önceliği başkalarında aramamalıyız.

Ebu Umeyye eş-Şa’banî anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe, “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez…”[5]  ayeti hakkında ne dersin?” dedim. Bana şu cevabı verdi:
    
“Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sormuştum: O’da şöyle dedi:

“İyiliğe sarılın, kötülükten de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, tercih edilen dünyalık görür, re’y sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi re’ylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak...” [6]

3) İnsanın yapacağı iyi ya da kötü ameller, toplumun değişmesine birer sebeptir.

4) Bir şeylerin değişmesi için önce o değişimin farkına varmak sonra da değişim için çaba ve gayret etmek gerekecektir.

5) Birçok meallerde Ra’d 11. ayeti kerimede geçen “Tağyir/Değiştirme” kelimesine, dipnot ya da parantez atılarak açıklanmamakta ya da sadece haram olan şeylerden kaçınma olarak tercüme edilmesi doğru olmakla birlikte eksiktir. Hâlbuki ayette geçen “Tağyir/Değiştirme kelimesi; şirkten hidayete, küfürden imana, dalaletten hidayete, batıldan hakka, kötülükten iyiliğe (vs) manalarına gelir. Tağyir kelimesi istenilen manada -parantez içerisinde açıklanırsa- değişimin hem şirk hem de haram kavramlarını da kapsamış olacak ve kavram eksikliği de giderilmiş olacaktır.

6) Son olarak hidayeti bulabilmek ve ayaklarımızın İslam üzerine sabit kalabilmesi için Rabbimize samimi ve en içten birşekilde dua etmeli, günahlarımızdan ve hatalarımızdan dolayı da istiğfar etmemiz gerekecektir.

“Ve Allah’tan bağışlanma dile! Şüphesiz ki Allah, bağışlayandır, merhametlidir.[7]

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
 


[1] (20/Taha, 124)

[2] (13/Ra’d, 11)

[3] (8/Enfal, 52-53)

[4] (42/Şûra; 30)

[5] (5/Maide, 105)

[6] (Ebu Davud, Tirmizi. Hasen Hadis)

[7] (4/Nisa, 106)