Hayatın zorlukları ve acıları karşısında sabırla durmak, iman edenler için en büyük erdemlerden biridir. Peki, bu sabrın karşılığı ne olacak? İşin sonunda herkes ‘sabrettik artık’ diyor ama bu ne kadar doğru? Konuya ışık tutması açısından bu ayki hadis-i şerifimiz şöyle;
Enes b. Mâlik (ra) şöyle dedi: “Rasulullah (sav) bir kabrin yanı başında ağlayan bir kadının yanından geçti. O kadına:
“Allah’tan kork ve sabırlı ol!” dedi.
Kadın: Beni rahat bırak! Çünkü benim başıma gelen musibet sana gelmedi, sen bunu anlamazsın dedi. Sonrasında Kadına: Bu, Nebi’dir (sav) denilince kadın, Nebi’nin (sav) kapısına geldi ve kapının önünde bekçiler yoktu. İçeri girerek: "Ey Allah’ın Rasulü! Ben seni tanıyamadım" dedi. Rasulullah (sav): “Gerçek sabır, ilk musibet anında gösterilen sabırdır!” dedi. [1]
Şerh:
Dini ve ahlaki bir kavram olarak sabır; inandığı hak yolda kararlılıkla yürüme azmi, sıkıntılara karşı dayanma gücüdür. Hakkı savunmaktan vazgeçmemek ve başa gelen musibetlere Allah için göğüs germektir. Sabrın can yakıcı bir tarafı vardır.
İş işten geçtikten sonra sabrın da değeri kalmayabilir. Her şey zamanında değerlidir. Bir annenin yavrusunu kaybetmesi en büyük acıdır. Annenin kendini tutması/zapt etmesi kolay olmamakla birlikte, iman ehli sabretmelidir. Müslüman teslim olmalı ve farkını ortaya koymalıdır.
Bu hadisten çıkaracağımız dersler
1) Rasulullah (sav)’in güzel ahlakı, hakka ve hayra çağrısı. Kadının ‘çekil git’ diye terslemesine karşılık vermemiş, kendi nefsi için onu cezalandırmamış, kadının hatasını zor kullanarak düzeltmeye kalkışmamıştır. Çünkü kadının büyük bir hüzünle evinden çıkıp kabrin başına geldiğini anlamıştır. Efendimiz (sav) ümmetine karşı çok şefkatlidir.
2) Kadın, Allah’ın Resulünü tanıyamamıştır. İnsanlar kimi cehaletlerinden dolayı mazur görülebilir. Bilmediği şey ister dini bir husus, ister bir hüküm olsun, isterse bir vakıa olsun fark etmez.
3) Rasulullah (sav)’in korumaları yoktu, isteyen ona rahatça ulaşabilirdi. Müslümanların işleriyle ilgilenen kimseler, insanların ihtiyaçlarını dile getirmelerine engel olacak şekilde kapılarını kapatmamalıdırlar. Sadece insanların kalabalık olması durumunda bir düzenleme yapabilirler. Ne yazık ki, günümüzde yöneticiler, halktan uzak bir yaşam sürüyor. İnsanlar, sorunlarını iletmek için türlü engellerle karşılaşıyor, araya aracılar sokmak, rüşvet vermek veya uzun süre beklemek zorunda kalıyorlar.
4) Bazı insanlar musibetle karşılaştıkları ilk anda feryat eder, yakınırlar. Zaman geçtikten sonra ise 'sabrediyoruz, yapacak bir şey yok' derler. Bu sabır değildir. Övülmeyi hak eden sabırlı kişi, musibetle ilk karşılaştığı anda sabreden kimsedir. Sabreder ve Allah’tan ecir bekler.
5) Kabir başında bağıra çağıra, yaka-paça yırtarak ağlamak yasaklanmıştır ve sabra aykırıdır. Ölüye fayda vermek istiyorsan evinde onun için dua et. Kimileri ölenin amel defterinin kapanacağını ve ölüye dua etmeninde anlamsız olduğunu söylerler. Bu ise yanlıştır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla.”[2]Ayette de görüldüğü üzere müminler vefat etmiş kardeşlerine dua ederler.
6) Kişi ağzından çıkan söze dikkat etmelidir. Sözü söylediğimiz kimse de önemlidir. Her söz herkese söylenmez. Nebi (sav) şöyle buyurdu: “…özür dileyeceğin söz söyleme.”[3]
Sabredenlere Allah Sabır Verir!
Ümmü Süleym’in çocuğu hasta idi. Öldüğünde kocası Ebu Talha’ya söylemedi. Ebu Talha hasta olan çocuğunun durumunu sorduğunda eskisinden daha iyi durumda olduğunu, sakin olduğunu söyledi. Üstünü birde süslenip, güzel kokular sürüp kocasıyla birlikte oldu. Sabahleyin ise Ümmü Süleym kocasına şöyle söyledi;
“Birinden ödünç bir şey alan kimse aldığı şey geri istenince onu vermeyip yanında alıkoyabilir mi?” diye sordu, Ebu Talha da mutlaka geri vermesi gerektiğini belirtti. Bunun üzerine Ümmü Süleym, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ödünç verdiği çocuklarını geri aldığını ve onu defnetmesi gerektiğini bildirdi. Karısının bu tutumuna öfkelenen Ebu Talha yaptıklarını Resûl-i Ekrem’e anlattı, o da gecelerinin mübarek olması için dua etti. O gece hamile kalan Ümmü Süleym doğan çocuğu oğlu Enes ile Peygamber’e gönderdi, Resûl-i Ekrem de çocuğa “tahnîk” yaparak ona ‘Abdullah’ adını verdi.[4]
Onlar çocuklarının ölümleri dolayısıyla isyan etmediler, olmadık sözler söylemediler, “bula bula beni mi buldu” demediler; Allah da onlara sabır verdi. Hatta daha güzelini ve hayırlısını verdi. Çünkü Rasulullah (sav)’in duasını aldılar ve bu bereket ile Abdullah’ın çok sayıdaki çocuğunda bu güzellikler görüldü, onlar Ensar’ın en faziletli evlatları oldular.
Allah İçin Sabredersen Daha İyisini Vermez mi?
Ebu Seleme Uhud günü kahramanca çarpışıp birkaç yerinden derin yaralar almıştı. Bu yaralar ise kapanmayınca bir süre sonra şehitliği tattı. Eşi Ümmü Seleme ise kocasını çok sevdiği için bir hayli üzülmüştü. Kocasıyla cennete birlikte olabilme adına bir zaman şöyle demişti; “Cennetlik kocası ölen cennetlik bir kadın, sonradan başkası ile evlenmezse Allah muhakkak onu cennette kocasıyla bir araya getirecektir.”[5]
Ebu Seleme vefat edeceği sırada Nebi (sav) onların yanındaydı. Onun açık kalan gözlerini mübarek elleriyle kapadı ve: "Şüphesiz ruh çıktığında göz onu takip eder" buyurdu. Orada ağıtlar yakarak ağlaşan kadınlara döndü ve:
"Siz kendiniz için hayırdan başka şeye dua etmeyin. Çünkü melekler söylediklerinize Âmin derler" buyurarak onları uyardı. Daha sonra Ebu Seleme (ra) için şöyle dua etti.
"Allah’ım! Ebu Seleme'yi affet. Derecesini hidayete erenler arasına yükselt. Arkasında kalanlar için de sen halef ol! Bizi de onu da affet. Ey âlemlerin rabbi! Ona kabri içinde genişlik ver. Orada onun nurunu çoğalt" buyurdu.[6]
Ümmü Seleme (ranhâ) kocası Ebu Seleme vefat edince Efendimize nasıl dua edeyim diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) de: "Yâ Rabbi! Beni ve onu affet. Bana onun ardından, daha hayırlı bir bedel ihsan et diye dua et" buyurdu.[7]
Ebu Seleme’den Daha Hayırlı Bir Eş Kim Olabilir?
Ümmü Seleme, iddet müddeti bitince birçok kimseden evlenme teklifi aldı. Hatta Ebu Bekir ve Ömer de (ranhum) dahil olmak üzere, gelen tekliflerin hepsini reddetti. Bir müddet geçtikten sonra Rasulullah (sav), ona evlenme teklifinde bulundu. Bu iş için Hatib İbni Belta'yı dünürcü olarak gönderdi. Ümmü Seleme (ranhâ) Rasulullah’ın (sav) elçisi gelince duasının kabul edildiğini anladı. Buna çok sevindi. Fakat gönlünde birtakım endişeleri vardı. Sonra Ümmü Seleme Nebi (sav) ile görüştü:
"Ya Rasûlallah! Ben yaşlı bir kadınım. Hem çocuklarım var. Aynı zamanda çok kıskancım. Benden hoşlanmayacağınız bir hareketle karşılaşırsınız da Allah'ın azabına uğrarım diye korkuyorum. Sonra velilerimden nikâh şahitliği yapabilecek kimse de yok" dedi. Rasulullah (sav) ise “Yaşlı bir kadın olduğunu söylüyorsun. Senin başına gelen benim de başımdadır. Bir kadının kendinden daha yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir. Çocuklarından bahsettin. Senin çocukların benim de çocuklarımdır. Onların geçimleri Allah ve Resulüne aittir. Kıskanç olduğunu söylüyorsun. Bunu senden kaldırması için Allah'a dua ederim. Yanında nikâh şahitliği yapabilecek velinin olmadığını söylüyorsun. Burada olan ve olmayan velilerin içerisinde bana razı olmayacak yoktur” dedi.[8]
Sonuç olarak Ümmü Seleme, eşinin vefatına sabretti, isyan etmedi. Allah’ın razı olduğu kelimeyi söyledi ve Allah, ona en hayırlısını nasip etti. Bizim de bu hayatta benzer durumlar karşısında sabretmemiz gerekmez mi? Elbette herkes ‘gerekir’ diyecektir. Ama bu sahneleri gözünün önünde tutmayanlar, kalbinde sağlam bir yere koymayanlar; imtihan anında yine nefisleri vesveseleriyle yalnız bırakılırlar.
Sabır hususunda örnek şahsiyetler sahabelerdir. Çünkü onlar sabrı, Rasulullah’tan (sav) gördüler ve öğrendiler. Mesela Nebi (sav), birçok çocuğunu kendi elleriyle defnetti. Anne ve babalar bilirler ki, dünyanın en zor şeyi, çocuğunuzu kendi ellerinizle mezara koymaktır/ondan ayrılmaktır. Ya peki 6 çocuğa ne demeli! Elbette ki bütün bunlar ümmete örnek olması sebebiyleydi. Ayrıca onun (sav) derecelerini arttırmak içindi.
“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.”[9]
Rabbimize hamd olsun ki ‘biraz’ dedi. Bu bile çoğumuzu zorluyor, tahammül edemiyor. Ya peki ‘çokça’ deseydi halimiz ne olurdu?!
“Ey iman edenler! Sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin.”[10]
İbni Abbas (ra) bir yolculukta iken oğlunun vefat haberini aldı, devesinden inip iki rekât namaz kıldı ve 'inna lillahi ve inna ileyhi raciun' 'Biz Allah'ın kuluyuz ve yine O'na döneceğiz' dedi.
Bir tavsiye: Başınıza küçük veya büyük hangi musibet gelirse gelsin Allah’a şöyle dua edin: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun
“Sabredenleri müjdele. Onlar öyle kimselerdir ki, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette ona döneceğiz.’ derler.”[11]
İmam İbn Kayyım’ın şöyle bir tesbiti vardır: ‘İnsanoğlu üçlü bir döngünün içerisinde yaşamaktadır;’
1) Ya Allah’tan bir nimete mazhar olmuştur.
2) Ya bir musibet ile karşı karşıya kalmıştır.
3) Ya da bir günaha düşmüştür.
Gerçekten de, insan bu üç halden birinde bulunur ve bu durumlar karşısında sergilediği tepkiler, onun imtihanının özünü oluşturur.
Mümin, Allah'ın bir nimetiyle karşılaştığında, kalbi şükranla dolar ve Rabbine yönelir. Müşrik ise nankörlükle, azgınlıkla karşılık verir ve nimeti vereni görmezden gelir. Musibetler karşısında mümin sabırla direnip, Rabbine tevekkül eder. Müşrik ise isyan eder "neden ben?" diye feryat eder. Günah işlediğinde mümin, pişmanlıkla Rabbine döner, tövbe kapısını aralar. Müşrik ise umursamaz bir tavırla günahını küçümser, bildiği yolda sapmaya devam eder.
Hayatın akışı içinde karşılaştığımız musibetleri ve onlara karşı takınmamız gereken mümince tavırları asla unutmamalıyız. Zira iman, her durumda Allah'a teslimiyeti ve O'nun rızasına uygun davranmayı gerektirir.
Bir kadın, Rasulullah’a (sav) gelerek "Ey Allah'ın Rasulü! Senin konuşmalarından hep erkekler istifade ediyor. Biz kadınlara da bir gün tayin et de o gün sana gelelim; sen de Allah'ın sana öğrettiklerinden bize öğret” dedi. Rasulullah (sav) de cevaben;
"O halde şu gün toplanın" buyurdu. Kadınlar da (o gün) bir araya geldiler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gidip Allah'ın kendisine öğrettiklerinden onlara da öğretti. Sonra;
"Sizden, üç çocuğunu âhirete gönderen her kadın için bu çocuklar, cehenneme karşı bir perde olurlar." dedi. Kadınlardan biri; "Ya iki çocuk?" diye sordu. Rasulullah (sav),
"Evet (iki çocuk da olsa aynıdır)" buyurdu.[12]
Bu hadis-i şerif, Müslümanların küçük evlatlarının vefatı karşısında gösterdikleri sabrın, Allah katında ne denli büyük bir mükâfatla karşılanacağını müjdelemektedir. Elbette bu, sabrın en zorlu anında, yani musibetin ilk şokuyla yüzleşildiğinde gösterilen metanetle gerçekleşir. Böylesine ağır bir imtihanda, kişi eğer ecrini yalnızca Allah'tan umarsa, o vakit evlatları onun için cehennem ateşine karşı bir perde olur.
Bu, aslında ilahi rahmetin ve şefkatin bir tecellisidir. Çünkü küçük çocuklar, masumiyetleri ve savunmasızlıklarıyla merhametin en çok onlara yöneldiği varlıklardır. Büyüdüklerinde ise küçükken ki kadar şefkat duymayız. Yine severiz ama belki ayda bir sefer görüşür olmuşuzdur. Oysa küçüklüklerinde, saf bir şefkatle sarılırız onlara. İşte bu en masum çağlarında vefat ettiklerinde, anne ve baba, eğer sabır ve tevekkülle Allah'a yönelir, mükâfatı O'ndan beklerse, evlatları onlar için cehennem ateşine karşı bir kalkan olur. Yani ateş, onlara dokunmaz.
Ölümün Bir Tadı Vardır!
Her âdemoğlu ölümü yaşayacaktır! “…size ölüm musibeti çatarsa”[13] diye buyruğundan ötürü ölüm, bir musibettir.
“Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz.”[14]
Ne kadar garip değil mi! Ölümü yaşamak, ölümü tatmak… Ayette özellikle “tatma” kelimesi kullanılmıştır. Ölümün bir tadı vardır ve bu tat acıdır… Yüreği burkan, sevenlerin bile yüzünün ekşidiği ibretlik bir tat vardır. Bu tat varken hayattan zevk alınmaz.
Ölüm vesilesiyle sevdiklerimizden ayrılırız. Ümmetin ise ortak hüznü Rasulullah’tan (sav) ayrılmaktır. Sahabeler onun (sav) vefatıyla sanki bir boşluğa düşmüşlerdir. Bu acı hadise hicretin on birinci yılının 12 Rabiulevvel pazartesi günü kuşluk vaktinde meydana gelmiş, Peygamberimiz (sav) altmış üç yaşını tamamladıktan sonra Rabbine kavuşmuştu. Fâtıma dedi ki:
“Ey babacığım! Rabbine ne kadar da yakınsın! Ey Rabbin davetine icabet eden babacığım! Ey makamı Firdevs Cenneti olan babacığım! Ey vefatını Cibril’e haber verdiğimiz babacığım!” diyerek ağladı.[15]
Ömer (ra) başta olmak üzere öldüğüne inanmak istemeyen kişilerle diğerleri arasında münakaşa baş gösterdi. Ömer (ra):
“Bazı münafıklar Rasulullah’ın (sav) öldüğünü iddia ediyorlar. Hayır! Rasulullah ölmedi. Ancak Musa’nın Rabbine gidip kırk gün kavmine görünmediği, öldü denildikten sonra döndüğü gibi o da Rabbine gitti. Vallahi, Allah mutlaka Rasulullah’ı (sav) geri döndürecektir. Onun öldüğünü iddia eden adamların ellerini ayaklarını kesecektir.”[16]
Evet, bazen insan ölümü kabullenemiyor, ne yaptığının farkında olmayabiliyor. Bu kadar çok sevince, sevdiği ölen kimse yıkılabiliyor. Ama bir yerde düşünmek ve hakikati kabullenmek en iyi yoldur. Sonrasında Ebubekir (ra), Ömer (ra) malum ayeti işittiriyor:
“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisingeriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisingeriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”[17]
Ömer (ra) dedi ki: “Vallahi o güne kadar bu ayeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebu Bekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.”[18]
Ümmü Seleme validemiz şöyle anlatır:“Rasulullah’ın vefat ettiği gün, çevresinde toplanıp ağlıyorduk. O gece uyumamıştık. Allah Rasulü evimizdeydi, O’na bakarak teselli oluyorduk. Seher vakti kazma seslerini duyunca feryat ettik. Mescitteki cemaat de feryadı figan etti. Medine tek bir çığlıkla sarsıldı. Hele Bilâl’in ezan okuyup da; «Eşhedü enne Muhammede’r-Resulallâh” diye Rasulullah’ın ismini söylerken hıçkırarak ağlaması üzüntümüzü iyice artırdı. İnsanlar kabre girmek için hücum edince içerdekiler kapıyı kapattı. O ne yaman bir musibetti. Ondan sonra herhangi bir belâya uğradığımızda Rasulullah’ın vefatını hatırlayarak o musibete ehemmiyet vermezdik.”[19]
Her İşin Başı Sabır!
“Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”[20]
Kardeşlerim, dikkat ettiniz mi! Namazdan önce sabır söylenmiştir. Mesela dinde en önemli, korunması gereken amel ihlâstır. Ama ihlâsa da sabretmek gerekmektedir. Kişi amelin başında ihlâslı olabilir ama ihlâslı olmaya sabredemezse yine ameli boşa gidecektir. Dolayısıyla sabır en faziletli amellerdendir.
Namaza sabredilmesi gerekir. Devamlılığa, erkânına, huşuna bir ömür boyu dikkat etmelisiniz. Malî gücünüz varsa zekâta, yoksa infaka devam etmelisiniz. “Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.”[21]
Esasen sabır çok ince bir çizgidir. Olan olmuştur, değiştirmeye güç yetmiyordur. Mesela kol kesilmiş, el gitmiştir vb… Zaten katlanmaktan başka bir çare yok. Şayet kişi, musibetin Allah’tan geldiğini bilir sabrederse mükâfat vardır. İsyan edecek olursa da mükâfatı yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın sabredenlerle birlikte olduğunu ifade edilmiştir. Gerçekten bu çok hoş ve büyük bir birlikteliktir. Kul için şandır, şereftir.
Ömer bin Hattab (ra) şöyle demiştir: "Sabır, imanın en güzel meyvesidir. Sabır, imanın en yüksek mertebesidir."
Durduk Yere Sabır İsteme!
Yani af ve afiyette olduğun bir anda ‘ya Rabbi! Sabır ver bana’ deme! Çünkü musibet istemiş gibi olursun.
Allah’ın Rasulü (sav) yanından geçerken “Ey Rabbim! Senden sabır istiyorum” diye dua eden bir kişiye “Sen Allah’tan bela istemiş oldun; bunun yerine ondan sağlık ve afiyet dile” buyurdular.[22]
Sabır musibet anında gereklidir. Çünkü küçük büyük fark etmez kişiye musibet geldiği zaman, imtihanı kazanıp kazanmayacağı asla belli olmaz. Nice küçük imtihanları kaybedenleri defalarca okumuşuzdur. İmtihanın/musibetin küçüğü büyüğü olmaz.
Suya sabredemediler!
Mesela Talut ile Calut kıssasını düşünelim. O dönemde İsrail oğulları cihada çıkmayı göze almış ve Talut’un peşinden gitmişlerdi. Cihadda bir meşakkat, mal harcama, zaman harcama ve canını riske atmak vardır. Bu büyük imtihanı kazanma adına ciddi gayret ortaya koyan insanlar, bir nehirden geçerken su içmek konusunda imtihana tabi tutuldular. Öncelikle içmeyin dendi, sonra da bir avuç içmeye ruhsat verildi. Cihada çıkma kararlılığı gösteren insanlardan ne beklersiniz?
Ne garip çoğu, bir avuçtan fazla içerek imtihanı kaybetti. Hâlbuki diğer büyük zorluklara katlanan bu insanların böylesi basit bir imtihandan rahatlıkla geçebileceği düşünülebilirdi. Şu bir gerçek ki; “İmtihanın küçüğü olmaz.”Dolayısıyla Allah’ın yardım etmeyeceği her bir imtihanda bizler kaybetmeye mahkumuz. İnsanların kendine güvenmesi bu konuda yapacakları en büyük hata olur.
Abbas İbni Abdülmuttalib radıyallahu anh şöyle dedi:- Yâ Rasûlallah! Bana Allah Teâlâ’dan isteyeceğim bir şey öğret, dedim.
“Allah’tan afiyet dileyin!” buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra tekrar yanına geldim ve:- Ya Rasûlallah! Bana Allah Teâlâ’dan isteyeceğim bir şey öğret, dedim.
“Ey Abbas! Ey Rasulullah’ın amcası! Allah’tan dünya ve ahirete afiyet dileyin!” buyurdu.[23]
Sabretmek kolay değildir, meşakkatlidir. Yıllarca bir hastalığa, bir musibete dayanmak zorunda kalabilirsiniz. Geceleriniz zor geçiyor olabilir, ağrınız süreklilik arz edebilir... Bu zorlu zamanlarda ise kulun ne diyeceği hiç belli olmaz! ‘Beni mi buldu’ deyiverir, kadere laf ediverir de bütün sabrettiği boşa çıkabilir. Bu sebeple sabretmek veya sabredememek ince bir çizgidir. Hâlbuki insan, af ve afiyet içinde olsa, güzelce şükrünü eda etse çok daha kolaydır. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
Allah’ın Rasûlü minbere çıkmış, sonra ağlamaya başlamış ve ashabına; “Allah’tan af ve âfiyet dileyiniz; zira bir kimseye imandan sonra âfiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”[24]
Ali bin Ebi Talib (ra) şöyle demiştir: "Sabır, imanın en büyük kuvvetidir. Sabır, imanın en büyük sırrıdır."
Hasan-ı Basri (ra) şöyle demiştir: “Sabır, imanın en güzel süsüdür. Sabır, imanın en güzel arkadaşıdır.”
Rabbimize duamız ise;“Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.”[25]
“Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya (bu Kur’an’a, akla ve vicdana dayanarak vardığımız kararlarda ve içtihatlarımızda hataen) yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutarak cezalandırma! Rabbimiz; (hadlerini aştıkları ve azıp şımardıkları için) bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır (sorumluluklar) yükleyip (bizi bunaltma!) Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma! Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirgeyip acı! Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”[26]
[1] (Buhari ve Müslim)
[2] Haşr, 10
[3] İbn Hanbel.
[4] (Müslim)
[5] (İbn Sa’d, Tabakât)
[6] (Müslim)
[7] (Müslim)
[8] (Müslim)
[9] Bakara, 155
[10] Bakara, 45
[11] Bakara, 155-156
[12] (Buhari ve Müslim)
[13] Mâide, 106
[14] Ankebût, 57)
[15] ibn Sa’d, Tabakât.
[16] ibn Hişam.
[17] Âl-i İmrân, 144
[18] Buhari
[19] (ibn Kesir
[20] Bakara,153
[21] Âl-i İmrân,134
[22] (Tirmizi)
[23] (Tirmizi)
[24] (Tirmizi)
[25] (Müslim)
[26] Bakara, 286