Soru: Bir kimse kendi kendine rukye yapabilir mi? Delilleriyle açıklar mısınız?
Cevap: Hamd, yalnızca Allah'adır.
Müslümanın kendisine rukye yapmasının bir sakıncası yoktur. Bu onun için mubah hatta güzel bir sünnettir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) kendisine rukye yapmış, ashabından bazıları da kendilerine rukye yapmışlardır.
Âişe (radıyallahu anha)’dan rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) hastalığa yakalandığı zaman, kendi üzerine İhlas, Felak ve Nas sûrelerini (Muavvizât'ı) okur ve üflerdi. Sancısı (ağrısı) arttığı zaman ise ben onun üzerine okurdum. Bereket ümit ederek eliyle de onun vücudunu meshederdim.”[1]
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ümmetten hesapsız ve azapsız olarak cennete girecek yetmiş bin kişinin özellikleri hakkında şöyle buyurmuştur: “Onlar rukye yapmazlar, başkasından kendilerine rukye yapmalarını istemezler, uğursuzluğa inanmazlar ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler (dayanırlar).”[2]
Hadiste geçen لاَ يَرْقُونَrukye yapmazlar lafzı, hadisi rivâyet eden sahâbînin sözüdür. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu söylememiştir. Bunun içindir ki Buhârî, bu hadisi rivâyet etmiş (hadis no 5420) fakat orada bu lafzı zikretmemiştir.
Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:
“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hesapsız ve azapsız olarak cennete girecek kimseleri methederek onların kimseden kendilerine rukye yapmalarını istemediklerini belirtmiştir. Oysa rukye duâ cinsindendir. Ama bununla birlikte onlar hiç kimseden bunu istemezler. Hadiste لاَ يَرْقُونَ rukye yapmazlar” lafzı geçmektedir ki bu söz, yanlıştır. Çünkü onların kendilerine ve başkalarına rukye yapmaları güzel bir davranıştır. Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hem kendisine, hem de başkasına rukye yapardı, fakat başkasından kendisine rukye yapmasını istememiştir. Çünkü kendisine ve başkasına yaptığı rukye, kendisine ve başkasına duâ etmesi cinsindendir. Zaten bu da kendisinin emrolunduğu bir davranıştı. Zirâ Allah Teâlâ'nın Âdem, İbrahim ve Musa (aleyhumusselam) gibi peygamberlerin kıssalarında zikrettiği gibi bütün peygamberler Allah Teâlâ'ya niyaz etmişler ve O'na yalvarıp yakarmışlar.”[3]
İbn Kayyım (Allah ona rahmet etsin) bu konuda şöyle demiştir: "rukye yapmazlar" lafzı, diğer lafızların arasında gelmiştir ki bu, bazı râviler tarafından yapılan bir yanlıştır.”[4]
Rukye, müminin ona devam etmesi gereken en büyük ve en önemli ilaçlardan birisidir. Müslümanın, kendisine veya başkasına rukye yaparken söylemesi meşru olan dualar pek çoktur. Bu duaların en büyüğü; Fatiha, İhlas, Felak ve Nas sureleridir.
Ebu Saîd el-Hudrî'den (Allah ondan razı olsun) rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
“Bir grup sahâbî çıktıkları yolculukta Arap kabilelerinin birinin yanından geçerlerken onlardan kendilerini misafir etmelerini istediler. Fakat kabile onları misafir etmedi. Bir ara kabile reisini bir akrep soktu. Kabilenin fertleri onu tedavi etmek için her yola başvurdular ama hiçbir sonuç alamadılar. Aralarından birisi “Şu konaklayan insanlara gidip de sorsanız, belki onlardan birisinin yanında fayda verecek bir şey vardır” dedi.
Bunun üzerine yanlarına gittiler ve “Ey topluluk! Efendimizi akrep soktu. Her yola başvurduk ama ona hiç bir şey fayda vermedi. Sizden herhangi birinizde efendimize fayda verecek bir şey var mı?” dediler.
Bir sahabi “Evet, Allah'a yemin ederim ki ben rukye (Kur'an ile tedavi) yapabilirim. Ancak biz sizden bizi misafir etmenizi istedik, fakat siz bizi misafir etmediniz. Bize bir karşılık belirlemediğiniz sürece size rukye yapmam” dedi.
Sonunda onlarla bir koyun sürüsü üzerinde anlaştılar. Sahâbî kabile reisine gidip Fâtiha sûresini okuyup adamın üzerine üflemeye başladı. Adam, devenin bağından çözülüşü gibi çözülüp sanki hiçbir şey olmamış gibi birden hızla yürümeye başladı. Bunun üzerine kabile fertleri, üzerinde anlaşılan koyun sürüsünü (30 tane koyunu) onlara verdiler.
Sahâbeden bazıları birbirlerine “Sürüyü aranızda paylaşın” dediler. Fakat rukye yapan sahâbî (Ebu Saîd el-Hudrî) “Hayır Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in yanına gidip olup biteni ona anlatıncaya kadar paylaşmayın, bakalım bize ne buyuracak?” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in yanına gidip olup bitenleri anlattılar.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Onun (Fatiha Suresi’nin) rukye olduğunu nereden bildin?” buyurdu. Sonra;
- İyi yapmışsınız (onu alın ve) aranızda paylaşın, bana da bir pay ayırın, buyurdu. Ardından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) gülümsedi.”[5]
Âişe (radıyallahu anha)'dan rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) hastalığa yakalandığı zaman, kendi üzerine İhlas, Felak ve Nas sûrelerini (Muavvizât'ı) okur ve üfürürdü. Sancısı (ağrısı) arttığı zaman ise ben onun üzerine okurdum. Bereket ümit ederek eliyle de onun vücudunu meshederdim.”[6]
Hadiste geçen يَنْفُثُ lafzı, içerisinde tükürük olmadan hafifçe üfürmektir. Bazı âlimler, içerisinde hafif tükürükle üfürmektir, demişlerdir.
Rukye ile ilgili olarak Sünnette gelen dualardan bazıları da şöyledir:
Osman b. Ebi'l-Âs-tan (Allah ondan razı olsun) rivâyet olunduğuna göre, o Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)'e gelerek müslüman olduğundan beri bedeninde hissettiği sancıyı ona şikâyet edince ona şöyle buyurmuştur:
“Sağ elini, vücudunun ağrıyan yerine koy ve üç defa: Bismillah, yedi defa da şöyle de: Çektiğim sancının ve sakındığım (ağrının) şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınırım.”[7]
Tirmizî'nin rivâyetinde ise şu fazlalık vardır: “(Osman b. Ebi'l Âs) dedi ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in dediğini yaptım, Allah bendeki sancıyı (ağrıyı) giderdi. Ben de hâlâ âileme ve başkalarına böyle yapmalarını emrediyorum.”
Abdullah b. Abbas'tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hasan ve Hüseyin'e rukye yapar ve şöyle buyururdu: Babanız İbrahim -aleyhisselâm- oğulları İsmail ve İshak'a rukye yapar ve şöyle duâ ederdi: Her şeytanın, her zehirli hayvanın ve nazar eden her gözün şerrinden, Allah'ın noksansız sözlerine (isimlerine, sıfatlarına ve Kur'an âyetlerine) sığınırım.”[8]
Soru: Sakalı kazımanın ve kısaltmanın hükmü nedir?
Cevap: Hamd, yalnızca Allah'adır
İbni Ömer (radıyallahu anhumâ) hadisinde Nebi (sallallahu aleyhi ve selem)’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur: “Bıyıkları kısaltın ve sakalları salıverin. Müşriklere muhalefet edin”
Bu hadisin sahîhliği üzerine ittifak edilmiştir. Buhârî, Sahîh’inde şu lafızla rivâyet etmiştir: “Bıyıkları kısaltın ve sakalı çoğaltın. Müşriklere muhalefet edin.”
Sahîh-i Müslim’de Ebu Hurayra (radıyallahu anh)’dan, o da Nebî (sallallâhu aleyhi ve selem)’den şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Bıyıkları kesin ve sakalı salıverin. Mecûsîlere muhalefet edin.”
Zikredilen hadislerdeki lafızlar, sakala dokunmadan olduğu hâl üzere bırakmanın ve onu salıvermenin vacipliğini, kesmenin ve kısaltmanın ise haramlığını gerektirir. Çünkü aksine delâlet eden bir şey vârid olmadığı sürece, emirlerde asıl olan vaciplik, nehiylerde asıl olan ise haramlıktır. İlim ehli yanında kabul gören budur.
Allah subhânehû ve te‘âlâ şöyle buyurmuştur:
“Rasûl size neyi verdiyse onu alın ve neyi yasakladıysa ondan uzak durun. Allah’tan korunup sakının. Muhakkak ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Haşr, 7)
Ve yine şöyle buyurmaktadır:
“Onun (Rasûlun) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne isâbet etmesinden veya elem verici bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nûr, 63)
İmam Ahmed dedi ki: “Buradaki fitne, şirktir. Belki de o kimse, Nebi (sallallahu aleyhi ve selem)’in sözlerinden bazısını reddettiğinde kalbine sapkınlıktan bir şey düşer de helâk olur.” Bu ve benzeri hadislerdeki emirlerin mustehablık ifade ettiğine dair açık bir karine yoktur.
Tirmîzî’nin Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’dan rivâyet ettiği “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in sakalının eninden ve boyundan aldığına dâir” hadise gelince; bu hadis, ilim ehli yanında batıl bir hadistir. Çünkü isnadında ‘Ömer ibni Harun el-Belhî olarak isimlendirilen bir adam vardır ve yalancılık ile itham olunmuştur. Üstelik Sahîh hadislere de muhalefetinin yanı sıra bu hadîsi rivâyet etmede, hadis ravileri arasında tek kalmıştır.
Böylece, bu hadîsi ilim ehlinin zayıf ve şaz hadislerden biri olarak değerlendirdiği anlaşılır. Sahih sünnete muhalefette, bu hadise itibar edip onunla hüccet getirmek câiz olmaz.
Şüphe yok ki tıraş etmek, günah olması açısından daha şiddetlidir. Çünkü bu, sakalı tümüyle kazıyıp yok etmek, münker olan bir işte aşırıya gitmek ve kadınlara benzemektir. Kısaltılmasına ve azaltılması sahih hadislere muhaliftir. Ancak sakalı tümüyle kazımaktan daha aşağı derecededir.
Çünkü sakalın hükmü hususunda ilim ehli arasındaki hilaf, “Sakalı salıvermek mi vaciptir yoksa -bir kabzaya kadar- kısaltmak câiz midir?” meselesindedir. Sakalın tıraş edilmesine gelince; buna cevaz veren ilim ehlinden hiç kimseyi bilmiyorum.
Soru: Erkeğin ve kadının saçlarını siyaha boyaması caiz midir?
Cevap: Saç boyama meselesi, genel olarak şu iki hadis üzerine bina edilip hüküm verilmektedir.
Birinci Hadis: Mekke’nin fethi günü, Ebu Bekir (radıyallahu anh)’ın yaşlı babası Ebu Kuhafe’nin saçlarının beyazlaştığını gören Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bu beyaz saçın rengini değiştirin ve siyahtan sakının!”[9]
İkinci hadis: İbni Abbas (radıyallahu anh) şöyle dedi: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Ahir zamanda öyle bir topluluk olacak ki güvercin göğsü gibi sakallarını ve saçlarını siyaha boyayacaklar. Onlar cennetin kokusunu duyamazlar’ buyurdu.”[10]
Bu iki hadis konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. İhtilaflarının sebebi hadislerin sened yönüyle ve metin yönüyle tartışılır olmasından kaynaklanmaktadır. Diyebiliriz ki; Birinci hadiste yer alan “ve siyahtan sakının” cümlesini merfu olmadığı, hadise daha sonra konulan bir cümle olduğu bir kısım tahkiki ehli hadis tarafından söylenmektedir.
Diğer hadiste de aynı şekilde ahir zamanla ilgili olması, bir kavmin cehenneme girme sebebi değil de sadece bir vasfı olması gibi illetlerden dolayı caiz olduğu kanaatine varan âlimler olmuştur.
Diğer yönden hadislerde yer alan bu cümleleri sahih görenler bunun caiz olmadığını söylemişlerdir.
Aynı şekilde caiz olmadığı konusunda ittifak ederken yasaklılığının delaletinin haramlık mı yoksa kerahet mi olduğu konusunda da ihtilaf edilmiştir. Yasak görenlerden bazıları haram, bazıları da mekruh demişlerdir.
Öte yandan bu konuda ittifak edilen bazı meseleler vardır. Bunlar:
1- Kâfirleri korkutmak için Müslümanların saçlarını siyaha boyamaları caizdir.
2- Erkek olsun kadın olsun düşmana karşı tarafa genç görünerek kandırmak için siyaha boyaması haramdır.
3- Kâfirlere benzemek için siyaha boyamak haramdır.
4- Kadının vefat nedeniyle iddet bekleme döneminde saçını siyaha boyaması haramdır.
5- Vücuda zarar vermesi yahut hamile kadının çocuğuna zarar vermesi durumunda haramdır.
6- Siyahın dışında başka bir renk ile kadın olsun erkek olsun saçını boyaması caizdir. Hatta siyaha yakın olan renkler de böyledir.
7- Saçı siyaha boyamak caizdir diyenler; bazı sahabe ve tabiinin saçlarını siyaha boyamalarını delil göstermişlerdir. Hasan ve Hüseyin’in ve başka sahabe ve tabiinin saçlarını siyaha boyadıklarına dair sahih ve zayıf rivayetler vardır.
8- Saç, kına olsun yahut zararlı olmaması ve su geçirmesi gibi özellikler taşıması şartıyla herhangi bir boya ile boyanabilir.
9- Renk olarak siyahın dışında istediği renkle kişi saçını boyayabilir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Erkek olsun kadın olsun ihtiyat olarak saçını siyaha boyamaması en güzelidir. Bu meselenin takva ve ihtiyat yönüdür. Hüküm yönü ise mekruh olmasıdır. Bu mekruhluğun tahrimliği yahut tenzihliği ise -Allah en doğrusunu bilir- kişilerden kişilere neden yaptığına göre değişebilir. Mesela; kadının kocasına karşı saçını siyaha boyayarak süslenmesinin keraheti yoktur; Zira yasak illeti olan kandırma gibi bir durum söz konusu değildir. Fakat bekâr erkek yahut kadının boyamasında kandırma olabileceği göz önünde bulundurularak ve hadislerde yer alan nehiylere dayanarak mekruh olduğu söylenebilir. (Allah en doğrusunu bilendir.)
[1] Buhârî, Müslim.
[2] Müslim.
[3] Mecmûu'l-Fetâvâ; c: 1, s: 182.
[4] Hâdi'l-Ervâh, c: 1, s: 89.
[5] Buhârî, Müslim.
[6] Buhârî, Müslim.
[7] Müslim.
[8] Buhârî.
[9] Ebu Davud, Tereccül, 18; Ahmed b. Hanbel, 1, 165, 356, 2, 261, 499, 3, 160, 322.
[10] Ebu Davud (4212) Ahmed (1/273)