“Sünnet” denilince akıllara sadece bir ameliyatın adı geliyorsa, Peygamberin doğum gününe özel Arapça “Muhammed” yazan pastalar hazırlanıp “iyi ki doğdun” mesajları yazılıyorsa maalesef kaybedilen sadece din değil, akıl da kaybedilmiştir.

Bu ayki hadisimiz;

Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Nebi (as) “Ümmetimden herkes cennete girecektir, ancak istemeyenler hariç” buyurdu. Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasulü, kim istemez ki? diye soruldu. Rasulullah (sav) de “Kim bana itaat ederse cennete girmek istemiş, kimde bana isyan ederse cenneti istememiş demektir” diye buyurdular.[1]

Şerh:

İnsanoğlunun üç temel hayatı vardır: İlki, imtihanlarla dolu olan dünya hayatıdır. İkincisi, ölümden sonra başlayıp kimi için azap, kimi için ise nimetlerle dolu olan kabir hayatıdır. Üçüncüsü ve en önemlisi ise ebedi olan ahiret hayatıdır. Bu sonsuz yaşam, amellerimize göre ya cennet ya da cehennem olacaktır. Dünya hayatında neyi hak ettiğimiz işte o zaman kesin olarak ortaya çıkacaktır.

Ne yazık ki, pek çok insan kuru bir imanın yeterli olduğunu düşünmektedir. Sadece "Kuran’a inandım" demekte, ancak içeriğini öğrenmemekte ve gereklerini yerine getirmemektedirler. "Peygambere inandım" demekte fakat peygamberin getirdiği mesajı ve sünnetini bilmemektedirler. Peki, sadece inanmakla yetinmek, tabi olmadan sadece "inandım" demek, bu din için yeterli midir? Sırattan kolayca geçilebilir mi? Karşılığında cennet elde edilebilir mi?

Yüce Allah “İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler”[2] diye buyurarak bu işin basit ve yüzeysel olmadığını bildirmiştir. Şu anda dünya hayatının içindeyiz ve milyarlarca insanla birlikte ciddi bir imtihandayız. Yüce Allah bu imtihan vesilesiyle “Allah, doğru söyleyenleri de ortaya çıkaracak, yalancıları da elbette ortaya çıkaracaktır.”[3]

İmtihanın ana konusu ise Allah’ın gönderdiği elçiye/rasule tabi olup olmamamızdan geçmektedir. Bir insan, ömrü boyunca belki binlerce kez çevresine iyilik yapar. Bu iyiliklerin boşa gitmemesi için; “Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin de sakın amellerinizi boşa çıkarmayın!”[4] ayetini dikkate alması gerekmektedir. Çünkü Kur’an ve sünnete itaatten yüz çeviren kimsenin yaptığı ameller boşa gidecektir. Binaen aleyh, şu an ve kıyamete kadar yaşayan bütün insanların cennete girmesinin şartı, o Nebi’ye iman etmek ve onun izinden gitmektir. “Eğer ona itaat ederseniz hidayet bulmuş olursunuz. Elçiye düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.”[5]

Şöyle bir soru zihinleri kurcalayabilir: İnsanlar iman ettiklerini söyleseler de, Peygamber'in (sav) yolunu takip etmeseler ne olur?

Kesinlikle cennete giremezler hatta insanlar ‘Allah’ı seviyoruz’ diye yollara dökülseler, yemeden içmeden kesilseler bile, eğer son Resule itaat etmeseler, kesinlikle onlar yalancıdırlar. Zira yüce Allah şöyle buyurur:

“(Rasulüm) Deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[6] Bu ayetle sevenin sevdiğine itaat etmesinin gerekliliğini anlıyoruz.

İmam Kurtubî, Ahkâmi’l Kur’ân’da nüzul sebebi hakkında rivayet edildiğine göre Müslümanlar: “Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin olsun ki şüphesiz bizler Rabbimizi seviyoruz dediler. Bunun üzerine yüce Allah: "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyun...” buyruğunu indirdi.

“De ki: 'Allah'a ve elçisine itaat edin.' Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.”

32. ayet ise manidar bir şekilde şöyle devam etmektedir: “Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.”[7]

İbn Kesir der ki: “Bu ifadeden anlaşılıyor ki, hayat yolunda O’nun emirlerine aykırı hareket etmek küfürdür.”

İbni Kayyım el-Cevziyye der ki: “Allah Teâlâ, peygamberlerinin yolunu takip etmelerini kullarını sevmesinin vesilesi kılmıştır. Kulun Allah tarafından sevilmesi Allah'ı sevmesinden daha yüce bir durumdur. Çünkü bu durum kulun Allah'ı sevmesi değil, Allah'ın kulu sevmesidir. Sevilen kişiye itaat, onun sevgisinin göstergesidir. Bir topluluk Allah'ı sevdiğini iddia etmiş bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirmiştir. 

Yüce Allah, herkese kitap göndermeye de kadirdi. Ancak bunu murad etmedi. Rabbimiz kitabını, kemale ermiş dilediği kullarından seçti ve elçilerine uyulmasını istedi. Bu hakikat “Biz, her peygamberi ancak Allah'ın izniyle kendisine uyulsun diye göndermişizdir”[8] ayeti ile Kur’an-ı Kerim’de kayıtlıdır.

Allah, layık olan kendi seçtiği kuluna vahyedecek, diğer insanlar da elçiye göre kendilerini düzeltecekler. Bugün her ne kadar Nebi (sav) aramızda olmasa da onun sünneti dimdik ayaktadır. Kur’an ve Sünnet elimizin altında mevcuttur. Bu yüzden hayatımızı bunlara göre yaşamak zorundayız. Tabi ki Allah’ın vaadine inanıyor, cennet ve cehenneme inanıyorsak! Ne yazık ki, günümüz insanlarının pek çoğu, sözleriyle ifade etmeseler bile, yaşam tarzlarıyla adeta cenneti, cehennemi ve ahireti inkâr eder bir vaziyettedirler. Araştırma ve okuma gayreti gösterilmemekte, ebedi hayatları hakkında endişe duyanların sayısı ise yok denecek kadar azdır. Rabbimizden tüm toplumumuz için hidayet niyaz ediyoruz. Şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir.

Altın Yüzük Atan Sahabi!

Rasulullah (sav), elinde altın yüzük gördüğü bir adam hakkında Sizden biriniz ateşten bir kor alıyor da, onu eline koyuyor diye buyurdu, sonra yüzüğü çekip çıkararak yere atmıştır. Efendimiz (sav) oradan ayrılınca, yüzüğün sahibine etrafındaki kişiler, “Yüzüğünü yerden al da onunla faydalanırsın.” dediler. Fakat o zat, “Hayır, vallahi onu ebediyen almam. Çünkü onu Rasûlullah (sav) attı.” dedi.[9]

Hâlbuki o sahabi, yerden alıp yüzüğü en azından eşine veya çarşıya çıkıp, satabilirdi. Ama onlar en güzeli ile amel ettiler. Nebi (as) attığı bir şeyi yerden almaya bile tenezzül etmediler. Öyle sanıyorum ki, diğer sahabiler de alayım çarşı da satayım diye de düşünmediler. Onlar, Rasulullah’ı (sav) sorgulamadılar; ‘Biz Kur’an’da altın yüzüğün haramlığını görmüyoruz’ demediler. Bu teslimiyetleriyle hem dünyada hem de ahirette kazandılar.

Bu hadis altın yüzük takmanın haram olduğunu açıkça göstermektedir. ‎Erkeklerin ipek giymesi de böyledir. Kuran’ın bu konuya değinmemesi ‎sonucu değiştirmez. Peygamberine helal ve haram kılma yetkisini veren yüce ‎Allah’tır. ‎

“Peygamber size neyi verirse onu alın, size neyi yasaklarsa ondan geri durun ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah cezası şiddetli olandır.”[10]

Bu konuda âlimlerin genel düsturu şöyledir: “Rasulullah (sav) bize her neyi helal kılmışsa onu kabul eder ve helal sayarız. Bize neyi yasaklamışsa onu da yapmayıp terk ederiz ve ona yaklaşmayız.”

“Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, ‎Allah'ın ve Resulü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini ‎‎(İslam'ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle ‎verinceye kadar savaşın.”[11]

“(Onlar) ümmi resule uyarlar; O, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri ‎‎(kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor.”[12]

Günümüzde ise insanlar; ‘Biz Kuran’da altın yüzüğü erkeğin takmasının haram olduğunu bulamıyoruz’ diyorlar. Onlara ‘Sizler Kur’an okumuyor musunuz?’ diye soracak olsak ‘Elbette okuyor ve öyle bir ayet görmüyoruz’ diyecekler… Bu yaklaşım ise doğru değildir. Rasulullah’ın (sav) Kur’an dışında da vahiy aldığı Kur’an ile sabittir.

Rasulullah’ın (sav) Kuran’dan başka vahiy aldığıyla alakalı birçok delil olmakla birlikte bir tanesini zikredelim: Müslümanlar Medine’ye hicret ettiklerinde Mescid-i Aksa’ya doğru ‎namazlarını kılıyorlardı. İmtihanın gereği yüce Allah emir buyurdu “Bundan ‎böyle namazda yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir”[13] ayeti ile tekrar Kâbe’ye ‎yöneldiler. Bu emir Kuran’da var. Fakat ilk emir, yani Müslümanların Mescid-i ‎Aksa’ya yönelmeleri emri Kuran’da yok. Bu da yine Kur’an dışı vahiyle izah ‎edilebilir. ‎

Asrımızda bazı insanlar, hatta eğitimli ve diplomalı olanlar bile, Rasulullah’ı (sav) âdeta bir postacı gibi görmektedir. O'nun açıklama ve beyan yetkisini tamamen göz ardı ederek, "Kuran’dan ne anlarsak onu kabul eder, onun haricinde hadislere itibar etmeyiz" şeklinde bir yaklaşım sergilemektedirler.

Oysa Kuran’ı hakkıyla okuyan ve anlayan bir kimse, bu tür düşüncelere asla itibar etmez. Çünkü Allah'ın ayetleri son derece açıktır ve Rasulullah’ın (sav) bu ayetleri açıklama ve yorumlama görevi de yine Allah tarafından kendisine verilmiştir.

(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kuran’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”[14]

Demek ki, Kuran’ın anlaşılması ve İslam’ın doğru yaşanması için Rasulullah’a ‎‎(sav) ve sünnetine ihtiyaç vardır. Efendimiz sadece “tebliğ” ile değil, aynı ‎zamanda “tebyin” yani “ayetleri izah etme” ile de görevlidir. Çünkü yüce Allah, her işini eksiksiz ve hikmetle yapar. Şayet insanlara sadece kitap gönderilmiş olsaydı, herkes onu farklı şekillerde yorumlayacak ve dolayısıyla farklı uygulamalar ortaya çıkacaktı. Bu durum, büyük bir ihtilafa yol açardı. Ancak Kuran’ın açıklaması ve hayata tatbik edilişi, bizzat örnek bir şahsiyet olan Peygamberimiz (sav) tarafından sunulduğu için, bütün insanlar o eşsiz örneğe uyma imkânı bulmuştur.

Son pişmanlığın fayda vermeyeceği günler yaklaşıyor! Doğru yolu profesörlerden, başkanlardan veya aristokrat tabakadan bulamayız. Rabbimiz şöyle buyurur: Eğer O'na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık açık duyurmaktır.”[15]

Rasulullah (sav), Rabbinden aldığı ayetleri bizlere eksiksiz bir şekilde tebliğ etmiştir. Bizler de onun bu görevini hakkıyla yerine getirdiğine şahidiz. Dolayısıyla bizlere düşen vazife, O’na kayıtsız ve şartsız teslimiyet göstermek, tıpkı sahabe-i kiramın yürüdüğü yolda yürümektir. ‘Ben yalnızca Allah’a, dolayısıyla Kuran’a teslim olurum, sünnete bakmam’ diyenler aldanmış ve boş konuşmuş kimselerdir. Çünkü Kim Rasûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.[16]

Sahabelerin Efendimize (sav) gösterdikleri saygı ve ihtimam bizim için önemlidir. Allah’ın razı olduğu nesli örnek almak, onların hayatından ders çıkarmak öğrenmenin ve hata yapmamanın en kolay yoludur. Sahabeler, peygamberin yanında saygılı, edepli, sessiz ve dikkatli olurlardı. Onun yüzüne bakmaktan utandıkları gibi, onunla konuşurken de seslerini kısmaya çalışırlardı. Onun gülümsemesini, övgüsünü ve duasını kazanmak için çabalarlardı. Öne geçmemeye çalışırlar, görüşlerini hemen söylemezlerdi. Nebi’nin (sav) bir sorusu karşısında bildikleri bir konu olsa bile ‘Allah ve Rasûlü en iyi bilendir’ diyerek sözü O’na bırakırlardı. Şüphesiz ki bu hassasiyetler, kalplerdeki derin takvanın bir tezahürüdür.

Hikmet ehli azdır!

Bir kadın Abdullah İbn Mes'ûd'a gelip şöyle demiş: Senin aldatmak için başkasının saçını saçına eklemeyi yasakladığın haberi bana ulaştı. Allah'ın kitabında veya Rasulullah’ın sünnetinde bir şey bulduğun için mi bunu yasakladın? O: Evet Allah'ın kitabında ve Rasulullah’ın sünnetinde gördüğüm bir şeyden dolayı yasakladım, dedi. Kadın dedi ki: Allah'a andolsun ki ben, Mushaf'ın iki kapağı arasını inceledim de senin dediğin bir şeyi göremedim. Abdullah İbn Mes'ûd dedi ki: Sen orada "Peygamber size ne verirse onu alın, neyden de nehyederse ondan sakının." ayetini görmedin mi? Kadın; evet, deyince Abdullah İbn Mes'ûd dedi ki: Ben, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'ın saçına başka saç eklemeyi ve yüzünün kılını yolmayı yasakladığını duydum. Kadın dedi ki: Belki bu senin ailenden bir kısmı içindir. O dedi ki: Gir ve bak. Kadın girip baktı sonra çıktı ve hiçbir şey görmedim, dedi. Abdullah İbn Mes'ûd kadına dedi ki: O salih kulun vasiyetini aklında tutmaz mısın: "Size yasakladığım şeylere aykırı hareket etmek istemem."[17]-[18]

Bir başka hadise de Cuma günü Rasulullah (sav) minbere oturunca cemaate: “Oturunuz” buyurur. Henüz mescidin dışında bulunan Abdullah b. Mes’ud bunu duyunca mescidin kapısında olduğu yere oturuverir. Rasulullah Abdullah b. Mes’ud’un bu hareketini görünce: “Ey Abdullah buraya gel” diyerek Abdullah’ı yanına çağırır.[19]

Bu olay, Abdullah b. Mes'ud'un (ra) sözün zahiren sadece mescitte hazır bulunanlara yönelik olmasına rağmen, Peygamber Efendimizin (sav) emrini duyduğu anda nasıl bir teslimiyetle yerine getirdiğini açıkça göstermektedir. Bu davranış, onun emre olan derin saygısının, Peygamber'e (sav) itaatin kurtuluş olduğuna dair kesin inancının ve Rasulullah’a (sav) en ufak bir muhalefetten dahi kaçınma arzusunun güzel bir örneğidir.

Seven Sevdiğine Benzer!

Günümüzde pek çok kişi, asrımızın Müslümanlarının eksikliklerinden yakınmakta. Oysa Peygamber Efendimizin (sav) sünneti, rehberimiz olarak yanı başımızda duruyor. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla hadisler, âdeta havalarda uçuşuyor! Ancak bu hadisleri hayatına tatbik edenlerin sayısı ne yazık ki çok az… Bu durumun temelinde, Rasulullah’a (sav) karşı duyulan muhabbetin eksikliği yatıyor. Eğer O'nu gerçekten kâmil manada sevseydik elbette sevdiğimize benzemeye çalışırdık.

Sahabe-i Kiram'ı, Allah Rasûlüne (sav) benzeten en önemli özellik de işte buydu: Onlar Peygamber Efendimizi (sav) canlarından çok sevdiler ve bu sevgi onları O'nun gibi olmaya, O'nun ahlakıyla ahlaklanmaya sevk etti.

Sünnet Olmadan Denge Olmaz!

Hayat yolculuğumuzda bir rehberin yol göstericiliğine ihtiyacımız vardır. Ölümlü olduğumuz gerçeğini unutmadan hem dünya hem de ahiret için çalışmalıyız. Bu noktada "denge" hayati bir öneme sahiptir. İşte bu dengeyi, Allah'ın kendisinden her haliyle razı olduğu, ahlakı Kur'an olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberin rehberliğiyle sağlayabiliriz.

Sünnet, Allah'a kullukta dengeyi bulabilmek için en temel unsurdur. Zira bazen bir ayeti okur, "dünyadan nasibini unutma" buyruğunu yanlış anlayıp dinden uzaklaşabilirsiniz. Bazen de başka bir ayetin etkisiyle kendinizi tamamen ibadete verip dünyevi sorumluluklarınızı ihmal edebilirsiniz. İşte bu noktada sünnet, bize Kur'an ayetlerini doğru bir şekilde nasıl anlamamız gerektiğini öğretir. Kuran’ı en iyi anlayan kişi Peygamberimizdir. O'na tabi olmak, dünya ve ahiret dengesini en güzel şekilde kurmamızı sağlar.

Denge Olmadan Ümmet Olmaz!

Denge olmazsa Muhammed ümmetinin temsilinde eksiklik yaşarız. Çünkü vasat ümmet olmak, her türlü aşırılıktan, yani ifrat ve tefritten uzak durmak anlamına gelir. Bu da ancak Peygamber Efendimizin (sav) sünnetine tabi olmakla mümkündür.

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık.”[20]

Ümmet olamadan izzet sahibi olamayız. Eğer bugün üzerimizde bir izzet yoksa bunun sebebi ümmet birliğini sağlayamamış olmamızdır. Maalesef, kâfirler Müslüman beldelerini kan gölüne çevirmekte, kutsallarımıza saldırmakta, yaşlı, çocuk demeden her türlü zulmü yapmaktadırlar. Şayet Müslümanlar birlik olabilseydi kâfirler bu kadar kolay zülum işleyemezlerdi. Bu izzeti yeniden kazanmak için sünnete sımsıkı sarılmalı ve sünnetin etrafında birleşmeliyiz. Vasat bir ümmet, örnek bir topluluk olma, ardından da izzetli bir yaşam sürme idealine ulaşmak ancak sünnet-i seniyyeye tabi olmakla mümkündür. Sünnete bağlılık, tüm bu değerlerin temelini oluşturur.

Sünnet, Allah’ın Dinine Davet Etmektir!

Siyeri bilenler iyi bilir ki, Rasulullah (sav) İslam dinini insanlara ulaştırma konusunda öyle bir gayret içindeydi ki ömrünün hiçbir anında bu kutlu görevden geri durmadı. Dolayısıyla, onu örnek alan Müslümanların da bu hususta aynı şevkle hareket etmeleri gerekir.

“Kentin öbür ucundan koşarak bir adam geldi ve dedi ki: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun.”[21]

Bu şahıs, ne bir âlim, ne bir hoca, ne de bir şeyh efendiydi; o, işini gücünü bırakıp yardıma koşan sıradan bir Müslümandı. Ancak o, halkının geleceğini düşünen, Allah için bir şeyler yapma arzusu taşıyan, yürekli bir mümindi. Hatta bu yolda ölümü göze alacak kadar fedakârdı.

Diğer yandan şu önemli noktayı da dikkatinize sunmak isterim: Kimilerine hoca, efendi deniliyor, insanlar onlara soru sormak için kapılarını varıyor. Ancak bu kişiler, kendi kişisel menfaatlerini ön planda tutarak, şehrinde göbeğinde olmalarına rağmen, bildikleri tevhid ve şirki insanlara anlatmaktan çekiniyorlar. "Herkes olduğu gibi kalsın, bildiği kadarıyla yetinsin" gibi bir anlayışa sahipler.

Peki, yüce Allah, şehrin uzak köşesinden koşarak gelip davette bulunan o samimi insanı kitabında anarken şehrin ortasında, yanı başındaki insanlara tevhid ve şirki anlatmayan din adamlarına hesap sormayacak mı?! Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine mutlaka soracağız.[22]

O halde bizler, dinde örnek şahsiyetler olabilmek için öncelikle kendi nefislerimizi ıslah etmeli, ardından da insanları başta tevhid ve şirk gerçeği olmak üzere pek çok hakikate davet etmeliyiz. Şayet insanların kurtuluşuna vesile olabilirsek, ahirette büyük mükâfatımız olacaktır.

Hülasa sünnet, Müslümanın vazgeçilmezidir. Sünnete sımsıkı sarılmak, sadece bireysel kurtuluşumuz için değil, aynı zamanda ümmet olarak yeniden izzetimizi kazanmamız için de yegâne yoldur. Unutmayalım ki, kurtuluş ancak O'na itaat etmek ve O'nun yolunu takip etmekle mümkündür. Rabbimiz bizleri sünnetine bağlı, O'nun ahlakıyla ahlaklanmış, örnek bir ümmet olmaya muvaffak kılsın. Allahumme âmin.

 
 


[1] (Buhari)

[2] 29/Ankebût 2

[3] 29/Ankebût 3

[4] 47/Muhammed 33

[5] 24/Nûr 54

[6] 3/Âl-i İmrân 31

[7] 3/Âl-i İmrân 32

[8] 4/Nisâ 64

[9] (Müslim)

[10] 59/Haşr 7

[11] 9/Tevbe 29

[12] 7/A’râf 157

[13] 2/Bakara 144

[14] 16/Nahl 44

[15] 24/Nûr 54

[16] 4/Nisâ 80

[17] 11/Hûd 88

[18] (Buhari ve Müslim)

[19] (Beyhaki)

[20] 2/Bakara 143

[21] 36/Yâsin 20

[22] 15/Hicr 92