1. Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da zaten.
2. Malı ve kazandığı ona fayda vermedi.
3. Alevli bir ateşe girecektir.
4. Karısı ise odun taşıyıcısıdır.
5. Boynunda bükülmüş bir ip (ile o odunları taşır).

Tebbet Suresi (Mesed Suresi), Mekke döneminde nazil olmuştur. İslam’ın açıkça tebliğ edilmeye başlandığı dönemde, yani Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın akrabalarını İslam’a davet ettiği bir toplantıda, amcası Ebu Leheb’in sert ve aşağılayıcı tepkisi üzerine nazil olmuştur.

Bu olay, Risaletin üçüncü yılına (Miladi 613-614) denk gelmektedir. Bu dönemde, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Önce en yakın akrabalarını uyar"[1] emri gereği Safâ Tepesi'nde Kureyş kabilesini toplamış ve onları İslam’a davet etmiştir. Ancak Ebu Leheb, bu çağrıya sert bir tepki göstererek hakaret etmiş ve inkâr etmiştir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onun kötü akıbetini bildiren Tebbet Suresi’ni indirmiştir.

DERSLER

1. İslam, zalimlerin eylemlerini her zaman kınar, onları reddeder ve şiddetle karşı çıkar; isterse bu zalimler kavmin liderleri ve ileri gelenleri olsun. Tıpkı Ebu Leheb örneğinde olduğu gibi… Çünkü İslam, siyasi bir din ya da sadece görünüşte bir din değildir. Bilakis, siyaset de dinin ayrılmaz bir parçasıdır. İslam, kul ile Rabbi arasındaki bağı belirlerken, insanların birbiriyle olan ilişkilerini de göz ardı etmez.

Kur’an-ı Kerim, dini baskının bir örneğini ve buna nasıl karşı konulması gerektiğini bizlere bildirir. Ebu Leheb, İslam’a ve Müslümanlara olan düşmanlığını açıkça göstermiş, onları her fırsatta baskı altına almıştır. Peki, İslam böyle bir zulme sessiz mi kalacaktır? Elbette ki hayır! İslam’ın bu duruma karşı net bir tavrı vardır. Bu tavır, Ebu Leheb’in yaptığı haksızlıkları ve kötülükleri açıkça reddetmekle başlar.

Peki, Ebu Leheb Ne Yaptı Ki İslam Onun Bu Eylemlerini Kınadı?

Buhârî’nin, İbn Abbas’tan (radıyallahu anh) aktardığına göre, şu ayet nazil olduğunda:

"Önce en yakın akrabalarını uyar!"

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Safa tepesine çıkarak Kureyş kabilesini topladı. Onlara seslenerek:

"Ey Fihr oğulları! Ey Adiyy oğulları!" diyerek Kureyş’in farklı kollarını çağırdı. Halk bir araya toplandı. Gelemeyenler ise birini gönderip ne olup bittiğini öğrenmek istediler.

Ebu Leheb ve Kureyş toplandığında, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara şöyle dedi:

"Size, vadide düşman süvarilerinin saldırıya hazırlandığını söylesem, bana inanır mısınız?"

Oradakiler hep bir ağızdan:

"Evet! Çünkü biz senden bugüne kadar hep doğruluk gördük." diye cevap verdiler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Öyleyse, ben sizi şiddetli bir azap öncesinde uyarıyorum!"

Bu sözleri duyan Ebu Leheb, öfkeyle:

"Batsın senin elin! Bütün gün bunun için mi bizi buraya topladın?" dedi. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

"Ebu Leheb’in elleri kurusun! Kurudu bile!"[2]

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kureyşlileri bir araya toplayarak onlara hakkı duyurmak, açıkça tebliğ yapmak istemişti. Ancak Ebu Leheb, nüfuzunu ve Kureyş içindeki konumunu kullanarak bu daveti engellemek, insanların dikkatini dağıtmak istedi.

Bu hadisenin ardından Ebu Leheb’e karşılık vermek, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) değil, bizzat Allah Teâlâ’nın emriyle oldu. Böylece herkes öğrendi ki Allah, böyle haksızlıkları asla karşılıksız bırakmaz. O, peygamberine ve onun izinden gidenlere daima yardım eder.

Kur’an Ebu Leheb’in İsmini Neden Andı?

Ebu Leheb, Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanlayan ve ona en çok düşmanlık eden kimselerden biriydi. Üstelik onun amcasıydı. Yakın akrabanın yalanlaması, halkın gözünde daha etkili olabilir, çünkü onlar kişiyi en iyi tanıyanlardır.

Kur’an-ı Kerim, tarihte birçok kavmin kendi içlerinden çıkan salih insanları nasıl yalanladıklarını anlatır. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Her yalancı ve günahkârın vay haline! Allah’ın ayetleri kendisine okunduğunda, kibirlenerek onları duymazlıktan gelir. Sanki onları hiç işitmemiş gibi davranır. İşte onu elem verici bir azapla müjdele!"[3]

Bu yüzden Kur’an, hakka karşı direnenleri ve Allah’ın dinine düşmanlık edenleri isimleriyle anmıştır. Böylece, Müslümanlar bu düşmanları tanır ve onlara karşı sabırla mücadele ederler.

Aynı durum her çağ için geçerlidir. Kur’an, her dönemin Firavunlarını, yani Allah’ın dinine karşı savaş açanları bize tanıtır. Onların zulmünün devam etmeyeceğini ve er ya da geç yok olacaklarını haber verir.

2. Kâfirlerle mücadelede, onların yalanlamalarına cevap vermek kısa ve öz olmalıdır.

Seyyid Kutub, (rahimehullah) "Fî Zilâl-il Kur’ân" adlı tefsirinde şöyle der:
"Tebbe" kelimesi, Ebu Leheb’e yönelik bir bedduadır ve onun gerçekten helak olduğunu bildiren bir ifadedir.

Bu ayet, surede tek bir cümlede geçmektedir. Ancak bu kısa cümleyle mücadele tamamlanmış, hüküm verilmiş ve perde kapanmıştır. İslam, düşmanlara nasıl karşılık verileceğini bizlere öğretir. Cevap sadece sözle değil, aynı zamanda eylemle de olmalıdır.

Burada Kur’an’ın büyük bir mucizesi de ortaya çıkmaktadır. Kur’an, Ebu Leheb’in asla iman etmeyeceğini ve cehenneme gireceğini önceden bildirmiştir. Oysa Ebu Leheb, Kur’an’ın bu ifadesini yalanlamak isteseydi, sadece zahiren bile olsa Müslüman olduğunu ilan edebilirdi. Ancak bunu asla yapmadı. Çünkü Allah’ın sözü haktır ve değişmez.

Ebu Leheb’in ömrü boyunca küfür üzere kalması ve helak olması, Kur’an’ın haber verdiği gibi gerçekleşmiştir. Böylece Kur’an’ın bir mucizesi daha ortaya çıkmıştır.

3. Küfür, her zaman kendisine güvendiği gücün Allah’a karşı bir fayda sağlamayacağını gösterir. Kâfirler, Allah’ın yolundan alıkoymak için ne kadar mal ve sebep biriktirirse biriktirsin, asla galip gelemeyeceklerdir. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiçbir şey olmayacaktır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz inkâr edenler, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar. Onu harcamaya devam edeceklerdir; sonra bu, onlara bir pişmanlık olacak, sonra da mağlup olacaklardır. İnkâr edenler ise cehenneme toplanacaklardır."[4]

4. Zalimin akıbeti ve cezası ahirete saklanmıştır; onun dünyadaki akıbeti önemli değildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azap etmeyi ve onların kâfir olarak can vermelerini istiyor."[5]

Kur’an, Ebu Leheb’in dünyadaki sonunun ne olduğuna bile değinmeye gerek duymamıştır; çünkü onun ahiretteki sonu zaten belirtilmiştir. Oysa Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) duasının, Ebu Leheb’in oğlu Uteybe’ye isabet ettiği bilinen bir gerçektir. Hâkim’in rivayetine göre, Uteybe Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) hakaret ettiğinde, Efendimiz şöyle dua etti:

"Allah’ım ona köpeklerinden birini musallat et!"

Sonra Uteybe, bir kervanla Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Bir yerde konakladıklarında, “Muhammed’in duasından korkuyorum.” dedi. Onlarda, “Hayır, korkma.” dediler ve eşyalarını onun etrafına dizerek onu korumaya çalıştılar. Ancak bir aslan geldi, onu kaptı ve götürdü.

Dünyadaki bu kötü sonuna rağmen, bu onun ahirette saklanan azabından hiçbir şeyi hafifletmeyecektir.

5. Batıl, zalimlerin birbirine destek olmasıyla güçlenir. Hatta her bir zalim, Müslümanlara karşı ateşi körüklemek için bir rol oynar. İşte Ebu Leheb’in karısı da bu ateşi körüklemek için odun taşıyordu. Ancak Allah Teâlâ onların tuzaklarını, sapkınlıklarını ve hilelerini boşa çıkarttı.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

"Ne zaman savaş için bir ateş yakacak olsalar, Allah onu söndürür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk için çalışırlar. Oysa Allah, bozguncuları sevmez."[6]

Peki, Ebu Leheb’in Karısı Ümmü Cemil Ne Yapıyordu?

İbn Zeyd’in (rahimehullah) tefsirine göre “Hammâlete’l-hatab” (Odun taşıyıcısı) ayetinde kastedilen şudur:

“O, dikenli dallar getirir ve geceleyin Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yoluna bırakırdı.”

Mücahid’in (rahimehullah) yorumuna göre ise:

“O, laf taşıyan biriydi.”

Hasan Basri (rahimehullah) da şöyle der:

“O, söz taşır, Kureyş’in ileri gelenlerine fitne ve fesat getirirdi.”

Üstelik bu tavrını, bu sure nazil olduktan sonra bile devam ettirdi. Esma bint Ebu Bekir’den (radıyallahu anhuma) şöyle rivayet edilir:

"Tebbet suresi nazil olduğunda, kör olan Ümmü Cemil, elinde bir taşla çığlıklar atarak geldi ve şöyle diyordu:

Müzezzem’i (Muhammed’i) reddettik!
Onun dininden nefret ettik!
Onun emrine isyan ettik!

O sırada Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) mescitte oturuyordu. Yanında Ebu Bekir’de vardı. Ebu Bekir, Ümmü Cemil’in yaklaştığını görünce, “Ya Resulallah! Geliyor, seni görmesinden korkuyorum.” dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“O beni göremeyecek.”

Sonra Allah Teala’nın şu ayetini okudu:

"Sen Kur’an okuduğunda, biz seninle ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz." (İsrâ, 45)

Ümmü Cemil, gelip Ebu Bekir’in yanına oturdu ama Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) göremedi. Sonra dedi ki:

“Ey Ebu Bekir! Bana arkadaşının (Muhammed’in) beni hicvettiği söylendi.”
Ebu Bekir, “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, o seni hicvetmedi.” dedi. Bunun üzerine Ümmü Cemil dönerken şöyle diyordu:

"Kureyş iyi bilir ki ben onların efendisinin kızıyım!"

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "İşte böylece, her memlekette büyük günahkârlarını oranın önde gelenleri yaptık ki, orada hileler çevirsinler. Oysa onlar sadece kendi kendilerine tuzak kuruyorlar ve farkında bile değiller."[7]

6. Ceza, yapılan amelin cinsinden olur. Ümmü Cemil, Müslümanların boğazını sıkıp onlara eziyet etmek için her türlü fitne ve baskıyı körüklediği gibi, onun da cezası kıyamet gününde aynı türden olacaktır:

Sıkıca bükülmüş bir ip boynuna dolanacak ve onu boğacaktır.

Çünkü o sadece baskı kurmakla kalmamış, aynı zamanda Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yönelik karalama ve yalan kampanyalarını örgütleyenlerden biri olmuştur. Kureyş’i de bu yolda arkasına takmıştır. Tıpkı, kendisi nasıl tuzaklar kurup planlar yaptıysa, ona verilecek azap da o derece sıkı ve şiddetli olacaktır.
 


[1] (26/Şuara 214)

[2] (111/Tebbet 1)

[3] (45/Casiye 7-8)

[4] (8/Enfal 36)

[5] (9/Tevbe 55)

[6] (5/Maide 64)

[7] (7/En’am 123)