“O Allah ki, rüzgârları rahmetinin öncesinde müjdeci olarak gönderir. Nihayet bu rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları pek hafifmiş gibi kaldırıp yüklendiği zaman, biz onu kuruyup ölmüş bir memlekete sevk ederiz. Böylece oraya su indirir ve onunla her çeşit ürünü çıkarırız. İşte biz ölüleri de kabirlerinden böyle çıkaracağız; umulur ki düşünüp ibret alırsınız.”[1]

Allah’ın (cc) sonsuz kudret, azamet ve bereket tecellilerinden biri de, canlılara rahmet vesilesi olan yağmuru yağdırmak istediğinde, rahmetinin müjdecisi olarak rüzgârları göndermesidir. Bu rüzgârlar, yağmur yüklü ağır bulutları sanki hafif bir şeymiş gibi taşır ve bir araya getirir. Bu noktada ilâhî irade ve kudret yeniden devreye girer; hitap rüzgârdan alınarak doğrudan Yüce Zât’a yöneltilir. Buna göre Allah Teâlâ yağmur yüklü bu bulutları ölü bir beldeye, yani susuzluktan kurumuş, çatlamış ve bitki örtüsünü yitirmiş bir bölgeye sevk eder. O bulutlardaki suyu oraya indirir ve bu sayede meyve, sebze ve diğer bitkilerden çeşit çeşit ürünler çıkarır.

İşin dikkat çeken yönü, Kur’an’ın sözü sadece dünya hayatıyla sınırlı tutmamasıdır. Oradan ahirete geçiş yaparak kâinatta sürekli tekrar eden bu olayı yeniden dirilişe bir örnek kılar. Allah, nasıl ki su ile ölü bir toprağı canlandırıyor ve oradan türlü ürünler çıkarıyorsa, mahşer günü de ölüleri aynı şekilde diriltip kabirlerinden çıkaracağını bildirir. Buna gücü yeten Allah’ın, elbette buna da gücü yeteceği apaçık delillerle ispatlanarak, selim akıl sahiplerini ilâhî hakikatleri düşünmeye, kabul etmeye ve O’na teslim olmaya yönlendirir.

İşte bu manzara, yalnızca dünyadaki ekolojik döngülerin değil, aynı zamanda ilâhî kudretin bir yansımasıdır. Allah’ın (cc) ölü toprağa hayat vermesi sadece tabiatın canlanmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda insana, öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu gösteren canlı bir örnektir. Bu sayede insanlar, yeryüzünde her yıl tekrarlanan bu diriliş sahnesine bakarak, öldükten sonra yeniden dirilmeye dair zihinlerinde oluşabilecek şüphelerden kurtulabilirler.

“...ölüleri dirilten O’dur.” Doğru bir düşünce tarzıyla, azıcık bir tefekkür bile akıllı ve sağduyulu bir insanı, ölülerin her an gözümüzün önünde dirildiği sonucuna ulaştırır. Her insan, “ölü” bir spermden yaratılmıştır. Daha sonra da insanı canlı hâle getiren demir, kireç, tuz ve gazları içeren yiyecekler gibi “ölü maddeler”den hayat bulur. Bir de çevremize bakalım: Rüzgâr ve kuşlar tarafından sağa sola taşınan çeşitli tohumlar ile toprakta ölü ve çürümüş hâlde bulunan bitki kökleri, yağmur suyunu görür görmez canlanırlar. Ölülerin bu şekilde dirilmesi süreci, her yıl yağmur mevsiminde gözlemlenebilir.

Bu örnekler, hem fiziksel hem de manevî anlamda dirilişin mümkünlüğünü gözler önüne sererken, yağmurun yalnızca maddî bir rahmet değil, aynı zamanda ilâhî mesajların bir temsili olduğunu da düşündürür. Zira nasıl ki yağmur kuru ve ölü toprağa hayat veriyorsa, vahiy de kararmış ve katılaşmış kalpleri canlandırır, insana hakikatleri gösterir. Bu benzerlik Kur’an’da da sıkça vurgulanır ve yağmurun hayat verici yönüyle vahyin ruhu aydınlatıcı yönü arasında güçlü bir bağ kurulur.

Yağmurun Vahye, Hidayete ve İlme Benzemesi

Toprağı verimli güzel bir arazi, yağmuru görür görmez Rabbinin izniyle gür ve bereketli ürünler verir. Çorak ve verimsiz toprak ise, ne kadar yağmur yağarsa yağsın, faydasız bitkiden başka bir şey çıkmaz. Biz, şükredecek bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz.[2]

Toprağın durumu, kalitesi ve özelliğine göre elde edilecek sonuçlar farklılık gösterir. Bu sebeple ayet-i kerîmede verimli ve verimsiz iki arazinin durumu örnek verilmiştir. İyi, güzel ve mümbit toprak Allah’ın izniyle faydalı ve güzel mahsuller verir. Ancak habis, kötü ve çorak toprak; kavruk, işe yaramayan dikenlerden başka bir şey bitirmez. İşte insanlar da bu topraklar gibidir. Rabbimizin vahiy, Kur’an, Sünnet ve hidayet rahmetleri karşısında insanlar ikiye ayrılır: Bir kısmı, vahiyle tanışır tanışmaz, peygamberin mesajıyla buluşur buluşmaz hayatı değişir. Allah’ın ayetleri okunduğunda kalbiyle işitir, vahyin bilgisi kalbine yerleşir. Bütün tercihlerini, amellerini vahiy merkezli yapar; yani vahiyle amel eden mümin olur. Temiz kalp, Kur’an ve Sünnette verimli toprağa benzetilirken, kirli kalp çorak, kıraç toprağa benzetilir. Kalp de toprak gibi ürün verir. Kalbin ürünü niyetler, duygular, tavırlar ve iradedir. Bunların sonucunda amel ve davranışlar ortaya çıkar. Toprağın ürünü ise yemesi, rengi ve tadı farklı olan ekin ve meyvelerdir.

Aynı şekilde, vahyin de kalplerdeki etkisi bu ilâhî sistemle benzerlik taşır. Nasıl ki yağmur toprağın durumuna göre yeşillik, bereket ya da kuraklık ortaya çıkarıyorsa, hidayet yağmuru da insanın iç dünyasında benzer bir yansıma bulur. İlâhî mesajın etkisi, kalbin yapısına, temizliğine ve açıklığına göre farklılık gösterir. Bu noktada Kuran’ın ve Sünnet’in rahmet yüklü mesajları ile kalp arasındaki ilişki, tıpkı yağmurun toprağa inişi gibidir.

Hidayet, ayetler, öğüt ve nasihatler kalbe, suyun verimli toprağa inmesi gibi iner. Eğer kalp temizse, bu öğütleri emer, zenginleştirir ve iyilikler üretir. Ancak kalp kıraçsa, o bilgiler süzülüp içselleştirilmeden kulak ardı edilir, kalp katılaşır, kötülük üretir. Çorak toprak gibi sadece diken ve kıtlık üretir.

Toprakların iyisi-kötüsü, verimlisi-verimsizi olduğu gibi insanların da iyisi ve kötüsü, mümini ve inkârcısı vardır. İyiler, peygamberlerin davetinden istifade eder, ilâhî ayetlerden ibret alır, iman eder, hayat bulur. Allah’ın nimetlerine şükrederler. Bu kulların amelleri, verimli toprağın bitirdiği güzel ürünler gibidir.Allah’ın peygamberleri göndermesinin ve Kur’ân’ı indirmesinin hikmeti; bu güzel kulların faydalanarak Rablerine şükranlarını sunmalarıdır. Ancak çorak yer gibi kalbi kapalı olanlar, bu nimeti nankörlükle karşılar, faydalanamaz, mahrumiyet ve felaket içine düşerler.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den (ra) rivayetle Rasulullah (sas) şöyle buyurmuştur:“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilimden faydalanan, hem öğrenip hem öğreten kimse ile buna kulak vermeyen, kabul etmeyen kimsenin benzeridir.[3]

Rasulullah (sas) Allah’ın kendisiyle gönderdiği hidayet ve ilmi, bol yağan rahmet yağmuruna benzetmiştir. Yeryüzü kuruyup, çatladığında, ağaçlar ve bitkiler solduğunda yağan bol yağmur nasıl toprağı diriltip canlandırırsa, insanlık da cehalet, karanlık ve ahlâksızlık içinde boğulurken bir peygamberi, bir hidayet rehberini öyle bekliyordu. İşte Peygamberimizle gelen vahiy ve ilim, ölü toprağı dirilten yağmur gibi, kalpleri ve gönülleri diriltmiştir. Bu hidayetten nasiplenen kalpler diridir; nasiplenemeyenler ise ölü hükmündedir.

Toprak Türleri ve İnsan Tipleri

Her toprak aynı ölçüde verimli değildir. Peygamberimiz (sas) yağmurun düştüğü toprakları da sınıflandırır:

Verimli topraklar: Yağmuru emer, güzel meyveler verir. Bu, hem kendisi hem başkaları için dinin buyruklarından istifade eden müminler gibidir.

Killi ve kayalık topraklar: Suyu emmez ama tutar, başkaları bu sudan faydalanır. Bu, dini kabul eden ve başkalarına aktaran ama kendisi pek istifade edemeyen mümin gibidir.

Kıraç ve kaypak toprak: Ne suyu emer ne de fayda sağlar. Bu ise hidayeti reddeden, nasiplenmeyen inkârcıya benzer.

İslam’ı kabul edenlerin de anlayış ve idrak seviyeleri farklıdır. Rasulullah (sav) Kur’an’ı herkese tebliğ etti, açıkladı, yaşadı. Ama herkes aynı derecede kavrayamadı. Kimisi derin anlayışla hareket etti, kimisi yüzeyde kaldı. İbn Kayyım el-Cevziyye şöyle der:“Yağmur ve vahiy birbirine benzer. Yağmur yeryüzünü, vahiy ise ruhları diriltir. Her toprak yağmura nasıl farklı tepki verirse, her kalp de hidayete öyle tepki verir.[4]

Toprağa Yağmur Kalbe Vahiy Düşünce

Yağmurun vahye, suyun hidayete benzetilmesi yalnızca bir teşbihten ibaret değildir; bu benzerlik, insanın fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları arasındaki derin ilişkiye işaret eder. Nasıl ki bir tohumun yeşermesi için suya, güneşe ve toprağa ihtiyacı varsa insan ruhunun da uyanması, dirilmesi ve anlam kazanması için vahye, ilme ve hakikate ihtiyacı vardır. Bu sebeple Kur’an, yağmurun toprağa hayat verdiği gibi, vahyin de kalbe can verdiğini tekrar tekrar hatırlatır. Vahyin kalbe etkisi ile suyun kurak toprağa etkisi arasında dikkat çekici bir paralellik kurar.

İşte bu benzerliği en etkileyici şekilde ortaya koyan ayetlerden biri de Ra’d Suresi’nin 17. ayetidir:“Gökten su indirdi. Vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de suyun üstüne vuran köpüğü yüklendi. Bir ziynet ya da faydalanılacak eşya yapmak için üzerine ateş yakıp erittiklerinde de böyle bir köpük oluşur. Allah, hak ile batıla böyle örnek verir işte. (Batıl) köpük (misali) atılır gider. İnsanlara yarar sağlayacak olan (hak) ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle verir.”[5]

Kur’an-ı Kerim, vahyin işlevini su ve ateş teşbihiyle anlatır. Çünkü su hayat kaynağı olduğu gibi, vahiy de kalplerin hayatıdır. Su ile vahiy arasındaki ortak payda “diriltmek”tir. Nitekim ikisi de dirilticidir. Su; kâinatı, insanı, bitkiyi, toprağı, kısacası her canlıyı diriltmektedir; hayat kaynağıdır. Vahiy ise kalbi, ruhu, düşünceyi diriltmektedir. Su, ölmüş toprağı diriltmektedir; vahiy de ölmüş kalbi ve ruhu diriltmektedir. Su, ölmüş bitkiyi, yapraksız ve meyvesiz olanı canlandırır; vahiy ise bilinci ölmüş, duygusuz, hissiz insanı diriltmektedir. Su hayatın kaynağıdır; vahiy ise hayatın anlamı ve sırrıdır. Ona yön ve hayatiyet kazandırır. Bu nedenle Allah (cc) vahyi “ruh” olarak nitelemiştir:

“Böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik.”[6] Bu benzerlikler, su ile vahiy arasındaki diriltici etkiyi daha iyi kavramamızı sağlar. Ne toprağın su dışında bir şeyle dirilmesi mümkündür ne de kalbin vahiysiz bir hayata kavuşması... Nasıl ki kurak bir arazi yağmurun gelişiyle canlanır, aynı şekilde hakikate susamış kalpler de ancak vahyin gelişiyle hayat bulur. İşte bu hakikat, Kur’an’da hem somut hem de mecazî anlamda defalarca dile getirilmiştir.

Toprağın yağmur ve su dışında bir şeyle dirilmemesi[7] gibi, kalp de vahiy dışında bir şeyle dirilmez.

“Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi (güzel) çıkar”[8]ayetinde geçen “güzel memleket”, müminin kalbidir. Kur’an’ı dinlediğinde onu kavrar; toprağın yağmurla bereketlenip dirildiği gibi, vahiyle dirilip bereketlenir. İnkârcının kalbi ise çorak toprak gibidir; Kur’an’ı dinlediği hâlde, yağmurdan hayat ve yarar alamayan çorak toprak gibi, onunla hayat bulamaz.

Su hayatın kaynağıdır; canlı her şey ondan yaratılmıştır.[9] Vahiy de manevi hayatın, sağlam inancın ve ibadetin kaynağıdır. Suyun tutulması ve menedilmesi haram olduğu gibi,[10]vahyin gizlenmesi de haramdır.[11] Su, necaseti ve kiri giderir; vahiy de inkârı, cehaleti, küfrü ve nifakı dağıtır. Yağmur, mümin-münafık herkese iner; insanlar suda müşterektirler.[12] Vahiy de âlemlere rahmet olarak indirilmiştir, tüm insanları muhatap alır.[13]

Kur’an, vahiyden nasibi olmayanları ölüye benzetir:

“Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur (ışık) kıldığımız kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup oradan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?”[14]

Yağmur hayat verdiği hâlde ondan rahatsız olanlar çıkabildiği gibi, kalpleri erozyona uğramış insanlar da vahiyden rahatsız olmaktadır. Yağmur sele dönüştüğünde nasıl zarar verebiliyorsa, vahiy de kalplerinde hastalık bulunanların azgınlık ve inkârlarını artırabilir:

“Kur’an’dan, müminler için (şüphe, şehvet, dünya sevgisi gibi hastalıklara) şifa ve rahmet olacak ayetler indiririz. Zalimlerin ise yalnızca hüsranını artırır.”[15]

Bu sebeple, hem suya hem de vahye yaklaşımımız titizlik ve sorumluluk gerektirir. Nasıl ki saf ve temiz su hayat verir, vahiy de arı duru hâliyle kalpleri diriltir, ruhlara nur saçar. Ancak suya karışan yabancı maddeler nasıl ki canlıları zehirliyorsa, vahyin üzerine eklenen her türlü yorum, hurafe ve bid’at da manevî hayatı zehirleyebilir. Bu durum kalp bozuksa da mümkün olabilir. Zira kalp zamanla körelip hakikate karşı duyarsız hâle gelebilir; tıpkı sürekli kirli suya maruz kalan toprağın verimsizleşmesi gibi. Eğer kalp, gaflet, kibir, dünyevî hırslar ve nefisle kirlenmişse, Kur’an, Sünnet ve en saf bilgi bile oraya ulaştığında etkisini yitirebilir. Böyle bir kalp, vahyin nurunu taşıyamaz, hatta onu reddedebilir ya da kendi arzularına göre eğip bükebilir. Bu da manevî bir erozyona, ruhun çoraklaşmasına yol açar.Bu yüzden insan, hem bedenine suyu arı bir şekilde ulaştırmakla hem de ruhuna vahyi bozulmamış hâliyle taşımakla yükümlüdür.Gerçek anlamda diriliş, ancak bu iki kaynağın hakikatle buluşmasıyla mümkündür:Toprağın suyla, kalbin vahiyle dirilmesiyle…

Selam ve dua ile…

   



[1] A’râf, 57

[2] A’râf, 58..

[3] Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15.

[4] Miftâhu Dâr’is-Saâde.

[5] Ra’d, 17

[6] Şûrâ, 52

[7] Nahl, 65

[8] A’râf, 58

[9] Enbiyâ, 30

[10] Ebû Dâvûd, Zekât, 35

[11] Bakara, 159

[12] Ebû Dâvûd, Buyû’, 60

[13] Furkân, 1

[14] En’âm, 122

[15] 17/İsrâ 82